1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“İşimiz Alazaya Kaldı”

Yahyâ Bâlî
Taşıma, aktarma gibi faaliyetler sırasında, farkında olmadan dökülen tohumlardan çıkan tahıl, soğan vb. nebâta “alaza” deniyor. Bugün, Türk toprağında görülen ve -açıkçası- görenleri şaşırtan iyi, güzel, doğru insanlar, hiç şüpheniz olmasın, “alaza”dır. Yoksa, epeyi zamandır tatbîk edilen sun’î tohumlama ameliyesi ile, bu müsbet vasıflı Türk çocuklarının aslâ yetişmemesi lâzım.

Milletlere, şuûr kaybı mı yaşatmak istiyorsunuz? O hâlde, hemen târihleriyle irtibâtını kesin. Çünkü; târih, bir milletin aort veya şâh damarıdır. Onu devre dışı bıraktınız mı, bütün vatan toprağının hasadını kontrol altına alırsınız. “Alaza” dışında, karşılaşılacak bir sürpriz de, hemen hemen yok gibidir.

Târihine sırt çevirmiş topluluklar, bütün organizmalarıyla beraber, hâfızalarını da kiraya vermişlerdir. Maalesef, Türk milletinin millî hâfızası, yâni târihi, nesiller boyu süren bir kontratla kiraya verilmiştir. Ne acı tecellîdir ki, daha dün bize yalvar-yakar nidâlarla “gedâ” olanlar, bugün bizi yalvartıp, yakartıp duruyorlar. Damarlarında - o, mangal küllerini silkeleyen- asîl kan dolaşan Türklere ne oldu? Barzânî’den de, Talabânî’den de, “adam” profili çıkarma yarışı başladı. Târihini hakkıyla bilen hiçbir Türk, bu tarz bir zillete katlanamaz.

Türk gibi davranmanın, temâyülüne bile tahammül edemeyen kasıt ehlini, sınırlarımızın dışında aramayın. En âlâsı içimizde yaşıyor.

Siz, dünyânın başka yerinde, milletine duyduğu sevgiyi yazıya ve söze döktü diye işkenceye mâruz kalan, hapislerde çürüyen suçlu tipine rastladınız mı? Şanlı (!) demokrasimizin meydanlara nakşolunan nârâları arasında, “Türkçü” safarisinde atılmış nice sayhâ var.

Yakın geçmişimiz, bize âit değerleri ezme, yok etme ve onlara küfür, hakâret sağanağı yöneltme dosyalarıyla dolu. Mes’ele; bayrak, marş, slogan tedârikçiliği seviyesi ile külhanbeyi sesleri çıkarmak değildir. Böyle bir tulumbacı gulgulesi, mevcut ufuk çizgilerini de kapatır.

Yürek yakan ağıtları dindirmenin yolu, sınırın ötesi veya berisini tutmaktan geçmiyor. Aradaki bütün barîkatları kaldırarak, “sınır” belâsından kurtulmadıktan sonra, “ha Hasan’a, ha sana...”. Hiç fark etmez.

Dağ başlarında, yalçın tepelerde, nehir vâdilerinde sınır beklemek, belki fizikî şartlar bakımından zordur. Lâkin, kendi târihimiz üstündeki sun’î sınırları, bu milletin körpe dimağlarına bekletmek, geçmişimize pasaportla bile girememek, katlanılmaz sızılar, acılar veriyor. Neden, Türk’ün işi, ihmâlin eline kaldı, neden? Neden, “alaza” lardan meded ummak dışında, bir çıkış yolu bulamıyoruz? Neden? Bu, hiç hız kesmeyen “albasması” neden?

Yeteri kadar temizliğe dikkat ve riâyet edilmemesi yüzünden, lohusa kadınların tutulduğu ateş nöbetlerine “albasma” veya “albastı” deniyor. “Lohusa hummâsı” mânâsına kullanılan bu “albasma” hâlleri, hayli zamandır Türkiye’nin cadde ve sokaklarına da hâkim oldu. Hayatlarının bahârında “şehâdet” şerbetini içip “al” bayraklara sarılan delikanlılar, hemen her Allâh’ın günü, arkalarında ağıt hıçkırıkları bırakarak yolcu ediliyor. Kısacası, Türkiye’yi “al bastı!”

Örfümüz ve inancımız; ölenlerin en şereflisi, teşrifatça en önde gideni olarak “şehîd”i görmüştür. Şecâat ve vatan aşkına bestelenmiş, “şehâdet”den daha mânâlı bir şarkı, ilâhî biliyor musunuz?

Evet, Türk’ün yurdunda “albasması” var. Vaktiyle, “sinek küçük ama, mide bulandırır.” diyerek icâbınca davranabilseydik, bugünlere başka türlü ulaşacaktık. Birileri, şuûrlu biçimde bize at gözlüğü taktırdı. Etraflı düşünmeyi de, geniş açıdan bakmayı da unutturdu.

Dünyâda hiçbir millet, vatan toprağı uğruna ölmeyi, bizim kadar sevimli ve erişilmez kılamamıştır. Târih sayfaları, Türk’ün “şehâdet” hikâyeleri le tıka-basa doludur. Moralden, yürek gücünden güçlü silâh olamayacağını, cümle âleme hem gösteren, hem de öğreten Türk çocuğu; bu “al” basan günleri de elbette atlatacaktır. Bundan, kimsenin, şüphesi olmasın.

Beyhûde gayretlerin varacağı bir hedefin, ulaşacağı bir menzilin bulunmadığını, daha kaç def’a tekrarlamak lâzım? “Bir musibet, bin nasîhatden yeğdir.” düstûru ile, muhtemel yol ârızalarını gözde büyütmeyen bir lidere ihtiyâcımız var.

Hâdiselerin önünü, arkasını kollamak, tecrübe ister. Bunu hakkıyla yerine getirenler, insanlık hâfızasına “büyük adam” titri ile kaydediliyor. Bâzı hâllerde, büyük adamlık fırsatı, idâreci mevkiinde bulunanların önüne altın tepsi içinde gelir. Tabiî ki, “Mahmud’un” ferâseti, “Mâbud’dan” referanslı olacak. Aksi takdirde, küreğin veya elinin tersini kullanıp “tepme” fiilini icrâ eder.

“Kuzey Irak” mes’elesi diye takdîme çalışılan sıkıntılar yekûnu, aslında Türk siyâsî kadrosunun hamâkat çetelesidir. Dününü rehin bırakanlar, yarından bahsedebilir mi? Türkiye’nin geçmişini hebâ edenler, ne yazık ki, hâlâ söz hakkı istiyorlar.

Öyle, herkese şirin görünerek bu milleti bir yere götüremezsiniz. Hava sâhasını, sınır kapısını kapatmadan; Meclis’den çıkarttığınız “tezkere”yi hak ettiği yere hemen koymadan ve “aldığımız, alacağımız tedbirlerden kimse zarar görmeyecektir.” gibi bir hilkat garîbesini mezâra gömmeden, “adam” gibi hareket edemeyiz.

Bayrağımızın renginden gelen “albasması”na can kurban! Kahreden, rezâletin bastığı “al”!

“Amiyâne”yi “dâhiyâne” yerine koyalı, geçtiğimiz yerde ot bitmiyor, işlerimiz rast gitmiyor. Alışveriş, hemen her sâhada, belli seviyede bir zekâya muhtaç. “Âmiyâne”de bulunmayan tek cevher ise zekâ! En küçük, zerre mikdârı denecek ufaklıkta kavrama melekesinden mahrûm bir siyâsî kadro silsilesi; bol sarmısaklı arabesk mutfak kültürünü, memleketin bütün sathına şâmil hâle getirdi. Yuttuğumuz lokmaları hazmetmede, aslâ muvaffak olamıyoruz. Çünkü; bünye, bu kadar “âmiyâne” yükü kaldıramıyor.

İnsan, bâzı mefhumların peşine bir takım pazarlama gayretleri neticesinde düşüyor. Kazarâ eline geçtiğini gördüğü, gayr-ı mücessem kimi menfaat zerrelerini hemen tabulaştırması; hattâ o cânibe ibâdet edecek derekeye inmesi, hep aynı pazarlama mantığından.

“Âmiyâne” ye, “demokrasi” vb. sistemlerle haddini bildirmek, muhâl! Zirâ, çoğunluğun kabaran ayranına göre tavır almak, aslâ kaliteyi dâvet etmiyor. Aksine, devamlı aşağıyı gösteren grafik çizgilerine mahkûmuz.

Meşhûr “halka inmek” mugâlâtası, herhâlde bu yüzden piyasa değerini hiç kaybetmiyor. Alan da, satan da hâlinden memnun olunca, kimse “halkı yükseltmek” ihtimâlinden bahsetmiyor. Minibüs kasetinin dar ve kıt Türkçesini meclis koridorlarına yaymanın adı, ne olursa olsun, halkın faydasını, menfaatini gözetemez. Avâm edebiyâtı yapa yapa geldiğimiz yer, boyasından gınâ gelen bir medya meydânı. O kadar boyalı ki, tüptekinden vaz geçtik, fırçadaki boyayı sürecek yer kalmadı.

İçinde uygunsuz, ahlâksız, münâsebetsiz işlerin tezgâhlandığı “kerih” bir evi, istediğiniz kadar cicili, bicili hâle getirin; ne mânâ geçmişini, ne de hâl-i hâzırdaki dil vehâmetini ortadan kaldırabilirsiniz. Ziya Paşa merhûm:

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma,

Zer-dûz palan ursan eşek, yine eşekdir.”

derken, bütün “âmiyâne” takımını bir beyite teksîf ediyordu.

Cumhur-cemaat, cehâletin iktidârından duyduğumuz memnûniyete, nâil olduğumuz saadete “kasîde-gû” luk yapıyoruz. Böylesine şapır şapır yağ damlayan bir manzara, bütün zindelik emellerini müebbed hapse gönderir.

“Millî İrâde”, halk çoğunluğunun ortaya koyduğu siyâsî tercihe, kat’â alem yapılamaz. Millet ile halkı birbirine karıştıranlar, farkında olarak veya olmayarak millî felâketimizi hazırlıyorlar. Millet, “dün-bugün-yarın” ufkuna sâhip, ülküsü olan bir şuûrlu topluluktur. Halk ise, sâdece “bugün”ün çarşısında dolaşan şaşkın ve de zavallı kalabalık. İkisini aynı kefeye koyanlar, işte o “âmiyâne” liği hak edenlerdir...

Eski tâbirle “müstehâse”, Frenk deyişiyle “fosil”, aramızda dolaşan birilerini pek güzel tanıtıyor. Hindi gibi kabarıp, her şeyi bildiğini ve de olacakları tahmin ettiğini söylemeye çalışan bu “ehl-i müstehâse”, asırlardır sürdürdüğü kinlerini, kehribarlaşmış intikam taşlarını önümüze koyuyor. Bunu yaparken de, öyle bir makyaj çalışmasına imza atıyor ki, bizi ihânete gönüllü kılıyor.

Türk’ün varlığından ürkenler, onu kendi eliyle iğdiş ettirmenin hazzını yaşıyorlar. En son sahneye konan oyun, Beyaz Saray’da seyirciyle buluştu.

Hangi mânâya geliyorsa, “üçlü hareket” adıyla bir cambaz tekerlemesi, “fosil”lerin diline pelesenk oldu. Güyâ; ABD, Irak ve Türkiye PKK ile mücâdele için birlikte hareket edecekmiş. Türkiye; Irak sınırını geçmeden, uzaktan atışlarla “nokta operasyonları” yapmalıymış.

ABD Başkanı’nın: “PKK, Ortak düşmanımızdır.” demesi, son yılların en büyük diplomatik zaferi olarak T.C.’nin hâriciye defterine yazılmalıymış.

Hiçbir işe yaramayan bu Beyaz Saray şovu, ne yazık ki, târihimizin üstüne kara bir leke hâlinde düşmüştür. İcrâsı birkaç saate sığdırılan bu lekenin silinmesi için, kim bilir, kaç asır gayret etmemiz gerekecek?..

Yâni, Türkiye’nin Irak başlıklı düşünce, tasavvur ve sıkıntıları sâdece PKK’dan ibâret miydi? Koskoca Türk Devleti’ni, bu derekeye indirme hakkını kim, nereden, nasıl almıştır? Üç buçuk çete mensûbunu tesirsiz hâle getirmek uğruna, memleketin bütün ümid rezervini harcamak, “mirasyedi” kelimesini bile utandırır.

Öyle çok uzağa gitmeden, Cumhûriyet’in ilk yıllarına dayanan hukûkumuz dahî, son ABD seyahatini plânlayan, tatbik eden zihniyeti mahkûm eder. Kâğıt üzerinde de olsa, Kerkük ve Musul’da, milletlerarası kabûl görmüş haklarımız bulunmaktadır.

ABD’nin yazdığı senaryo -ki, kalemi İsrâil’den geldi- ile Kandil Dağı’na götürülen sekiz Türk askerinin serbest bırakılma hâdisesi üzerine, mevcud Hükûmet’in bir bakanı: “askerlerin serbest bırakılmalarına sevinemedim.” demiş. Elhak, doğru söylemiş. Peki, aynı bakan, “Beyaz Saray’dan Türkiye’yi Kaçırma” operasını; nasıl keyiften, zevkten dört köşe olarak seyredebiliyor? “Müstehâse”nin dik âlâsı Ovâl Ofis’den direktif alıyor...

“Alâim-i semâ”, “gökkuşağı” veya yeni söylenişi ile “alkım”, bütün dünyâ milletlerinin düşünce, hayâl âlemlerine girmiştir. Çünkü o, pasaport kullanmadan cihânı dolaşıyor. Altından geçen kızların oğlan, oğlanların kız olacağına dâir bâtıl inanışlardan tutun da, müsbet ilimlere verdiği ilhâma kadar, bir ağır yük gemisi hacminde “gökkuşağı” mâlûmâtı yüzüyor.

Renklere duyulan sevgi veya nefret, sosyolojinin de, psikolojinin de işsiz kalmasını önler. Bayrak edinmek gibi renk yücelişleri yanında, insanların deri rengine gösterilen, vebâli büyük protesto nârâları da hâfıza kaydına dâhil olmuş. Sözün özü, âdemoğulları ile havvakızlarının târihi, biraz da renklerin târihidir.

“Ahsen-i takvim” üzre yaratılan beşeriyetin gözü, her çeşit mukâyesenin dışında olarak, rasathâne mevkiindedir. Renkle göz arasındaki muhabbet, “Leylâ vü Mecnûn” hikayesine şerbet süzecek olgunluktadır. Göz olmadan rengin, renk olmadan da gözün kıymeti âyârdan düşer.

Türkün bahçesine konan renkler içinde kırmızı (al), beyaz, mâvi ile yeşilin çok özel ve ayrı yerleri var. Bu güzellik boyalarının ilk ikisi bayrağa, üçüncüsü Türk gök kubbesine, sonuncusu da, “çayırlar boyu” uzanan mâbede zemin olmuşlar.

Maddî renkler kadar-belki onlardan da mühim-mânevî renkler unutulmamalı. Meselâ, “Türk” ile “İslâm”, bu çerçevede ön sırayı kapmışlardır. Türk’ün eksik, gedik yerleri İslâm’la muhkemleşirken, İslâm’ın mevcut hareketi, Türk’le en yüksek “devir”e çıkmıştır. Bu tamamlayıcılığı hesâba katmayan veya katmak istemeyen bâzı kıt görüşlü zümreler; Türk’ü ve İslâm’ı ayrı terâzi kefelerine koyma gayretine giriyorlar.

Öyle fazla kafa karışıklığına mahâl vermeden, “gazete” denen neşir vâsıtasının ilk nümûnelerinden yapılacak deste, akademik bakış istemeden, bizi Batı’nın nasıl gördüğünü anlatacaktır. En erken 16. veya 17. yüzyıla dayanan gazete koleksiyonları, Avrupa’nın müşterek korku kaynağını ya “Türk”, yâhut “Müslüman” ismiyle veriyor. Bunu tesbit etmenin, hiçbir zorluğu da yok.

“Dâhî” unvanlı bestekârlarının, niye “Türk Marşı” bestelediğini, Avrupa Birliği mensupları çok iyi biliyor... Bilmedikleri bir şey var: Bugünkü Türklerin, onlara marş besteleten Türklere Avrupalıdan fazla düşman oluşu.

Renklerin dünyâsında Türk milletinin başına gelene, tabâbet ehli “renk körlüğü” teşhisini koyuyor. Bunca gümrah ve berrak renk arasında kendini fark edemeyenlere başka ne denir?.. “Anavaşya”dan, “katavaşya”dan habersiz leb-i deryâda oturanlara da “deniz âmâsı” mı demeli?

Göçmen kuşlar gibi, “göçmen balıklar” var. Coğrafyamıza âit denizlerde, bilhassa Akdeniz’le Karadeniz arasında, mevsimlere yayılmış bir balık alışverişi yürürlükte. Balık isimlerinin ekseriyeti nasıl Türkçe değilse, bu “muhâceret-i mâhî”nin dilimize yerleşmiş adları da Yunânî. Güneyden kuzeye, yânî Akdeniz’den Karadeniz’e vâki balık akınına “anavaşya”; Karadeniz’den güneye yönelenine ise “katavaşya” denmiş.

Barbaros Hayreddin ve onun mektebini parantezin dışında tutarsak; denizcilik târihimizin hem askerî, hemde sivil sayfaları kendi hâlinde, iddiasız duruyor. Arada bir parlayan yakamozlarımızı, kopan fırtınaların dalgalarında ayırt edemiyoruz.

Yayla tabiatlı Türk milleti, su ile “hemhâl” olmayı çok geç öğrendi. Merkezî Asya topraklarındaki göllerle Yakın Doğu ve Anadolu’nun büyücek sularına “deniz” dememizin altında; rivâyete, şâyiaya göre davranma psikolojisi yatıyor.

Hâlbuki, daha Türk târihinin fecrinde, Oğuz Kağan’ın:

“Takı taluy, takı müren!

Kün tuğ bolgıl, kök kurıkan!”

diye yükselen nidâsı, müstakbel hedefin su hâkimiyeti olduğunu ilân ediyordu.

Sâdece hamâsî maksatlara sermâye yapılan destanlarımızı, başka niyetlerle de ele alıp şerh etmek, milletimize yepyeni ufuklar açacaktır.

“Şemsiye”yi yağmurda kullanmak, belki o kadar garîb görünmeyebilir, ama resmen hükmettiğimiz açık ve kapalı sularda dilimizin yabancı sayılması, garîb üzre garîbdir.

Mikyâsı, hacmi çok daha büyük bir garâbet, bugünlerde inşaat sâhasında yaşanıyor. Gazete ve televizyonların en hatırı sayılır metinleri arasına giren inşaat reklâmları, Türkçeye savaş açmış gibi. Başta İngilizce olmak üzere, bütün batı dilleri, inşaatlı takdimlerle önümüzde resm-i geçide çıkıyorlar. O, ne kapağı kaldırılmadık söz salataları öyle... Bu gayret-keşlik levhalarında Türkçenin kısmetine, sâdece “kâtil kelime”ler düşüyor. Evet, “kâtil balina” misâli, kâtil kelimeler...

Sanki, bu memleketin bütün mimar, mühendis ve müteahhidleri, ağız birliği etmişcesine, o güzelim “hayât” sözünün boğazına sarılmışlar. İlk kaynağı ne ve hangi dilden olursa olsun, “hayât”, Türkçenin saltanatlı bir kelimesidir.

“Hayât”ın yerine konmaya çalışılan çirkin harf yığını; hangi evde, hangi villâda, hangi konakta, hangi sarayda, hangi ormanda, hangi koruda, hangi sâhilde “hayat”a vâris olabilir?

“Hayât”ı, olmayan meskenlerin, bizi hayattan mahrûm ettiğini görmüyor musunuz?