1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“İşgüzarlığın Mâsûmiyeti”

Turgut Güler
Gülmeye de, ağlamaya da hakkını veremiyoruz. Yâni, bu iki temel insânî duruşun içine giremiyoruz. Oysa, gülmek ve ağlamak, uzunca bir sırığın iki ucu gibidir. İpte yürüyen cambazın, dengesini sağlamak için, iki eliyle tuttuğu bir sırığı vardır. Ayağıyla ipe basar ve adım atarken, en büyük yardımcısı, bu sırıktır.

Hakkıyla gülen ve ağlayan insanın vaziyeti, cambaza benzer. Bu fiillerin hakkı verilmiyorsa, sendeleme ve düşme mukadder olur.

Örfümüzde, kahkaha makbûl bir mevki bulamamıştır. Hele, şûh ve nârâ şiddetindeki kahkahalar hep kınanmış, yadırganmıştır. Hattâ bu neviden kahkahalar “hafiflik”ten sayılmıştır.

Aynı şekilde, yüksek râkımlı ağlama, hıçkırma, vâveylâ koparma klişeli gözyaşı seansları da, sâhibine puan kazandırmamıştır.

Ciddiyet sınırına çekilmiş, “tebessüm” adını almış gülme ile mâtemin şiddetini gözden akan habbelere hapsetmiş ağlama tarzı, asâlet pâyesini kazanmışlardır.

Neylersin ki, bugün gülme ve ağlama kitaplarımızın şirâzesi çıkmış. Hattâ; adresleri, güzergâhı karışmış. Ağlanacak hâlimize gülme gayretleri görülüyor.

Dünyâda, asker uğurlama şenlikleri yaparak cinâyet işlenen başka bir ülke var mı? Motorlu araç konvoylarıyla şehir trafiğini alt-üst etmek ve bayrağın kudsiyetine sığınarak etrâfa rahatsızlık vermek, rastgele ateş etmek, ne ile izâh edilir? Ağlanması gereken bu maganda tavırları, Türkiye’de kahkahalara vesile oluyorsa ve AB mahreçli aşağılama furyası, karşısında dişe dokunur bir mukâvemet bulamıyorsa, bütün vidalarımız boşa dönüyor demektir. Ağlasak da, gülsek de fark etmez.

Vaktiyle Dışişleri Bakanlığı da yapmış emekli bir Büyükelçi, Papa’nın Türkiye ziyâreti üzerine konuşturulduğu televizyon kanalında: “Papa’dan kimse özür dilemesini beklemesin. Bu dünyâda kim kimden özür diliyor ki?” dedi.

Yıllarını “hâriciye” mesleğine hasretmiş bir tecrübeli bürokratın, bu derece basit, derinliği olmayan, âmiyâne lâflar savurması, Türkiye’nin dış politikasındaki zavallılığını, büyük boy resim hâlinde gösteriyor.

İslâm dinine ve Hz. Muhammed’e açıkça dil uzatıp hakâret eden Papa, durup dururken Türkiye’ye gelmek isteyecek. Bu ziyâretin, gizli mahfillerde alınmış karârı ve çizilmiş bir niyet programı, elbette var. Göstermelik ve barış havâriliği kokan dış jelâtini en küçük rüzgâr esintisinde k ayıp, düşecek cinsten zayıf.

“Papa’dan, özür dilemesini kimse beklemesin.” sözü; temelsiz, belli mihrakların tesiriyle söylenmiş bir özenti cümlesidir. Bir T.C. bürokratının, Papa’ya hayranlık duymasını ve onu “lâ yüs’el” makâma çıkarmasını mâzûr gösterecek hiçbir sebep yoktur. Bu, aynı zamanda Türk milletinin şahsında, bütün Müslümanları hafife almaktır. “Papa’nın şamar oğlanı” olarak görülen İslâm dünyâsı, böyle bir kanaatin Türk hâriciyesini temsilen paylaşılmasından, infiâle sürüklenecektir.

Kısaca, “monşer” sözünde mânâsını bulan ruhsuz, adressiz, milliyetsiz, hâriciyeci tipi; Türk milletinin bütün değerlerine, mukaddeslerine yabancı, hattâ düşman bir mevkide durmaktadır.

Tanzimat’dan bu yana, serî imâlâta geçtiğimiz “monşer” marka hariciyecilerin, millî bünyede meydâna getirdiği tahribât, artık tahammül sınırlarını aşmış bulunmaktadır. Bunlar, taşıdıkları unvânın hakkını vererek “hârici”mizde kalmışlardır.

Alman asıllı Papa’nın Türkiye’ye gelişi dolayısıyla yaşananlar, hangi aşağı durakta beklediğimizi bir def’a daha ortaya koydu. Bir zincir hâlinde bütün Türk devlet erkânı, Papa karşısında el-pençe divan durdu. Bu, ne menem bir perîşanlıktır? Bu, nasıl bir şahsiyet kaybıdır? Hesâbı mümkün değil.

THY’nin yüzde onuna sâhip olduğu söylenen bir yabancı yatırımcı “Türkiye’nin lâik kalması, AB’ne girmesinden daha mühim bir kazançtır.” demiş. Tam da, Papa’nın tozu dumana katarak Ankara’ya ayak bastığı anda bulunulan bu lâiklik tenbihâtı, her mânâsıyla bizi pohpohlamaya, hedef saptırmaya yönelik yıkama-yağlama ameliyesidir.

“Papa” mefhûmu ile “lâiklik” yan yana ne kadar durabilirse, Türkiye’ye “lâik kal!” komutu da o kadar ciddîye alınabilir. Bu “lâiklik” özendirmesinin altında, Türkiye’nin tâkib ettiği siyâsetin derbederliği yatıyor... Rum, Ermeni, Kürt vs. hezeyanlarının cesâret aldığı en önemli husus da, yine bu “derbederlik”.

Rum gemilerine limanlarımızı açmadık diye, AB ile Türkiye arasındaki müzâkerelerin askıya alınması tavsiye edildi. Bu tavsiye, bir üst komisyonda karâra da bağlandı.

Koskoca Türkiye’yi, yeni yetme acemî bir çırak yerine koyanlar, tâkib ettikleri teslimiyet politikası ile bugünlere zemin hazırlayanlar ve Türk’ün hakkını çiğneterek ilelebed taşıyacakları bir vebâli, omuzlarına rütbe yapanlar! Gözünüz aydın!

Bu AB uğruna, katlanmadığımız zillet kalmadı. Adamlar, her def’asında bizi aşağılayacak yeni bir vesile buluyorlar. Kedinin fâreyle oynadığı gibi, bizimle - en çok da millî haysiyetimizle - oynuyorlar.

Türk’ün sofrasından beslenen nice etnik grubu peşlerine takıp, en mahrem yerlerimize destûrsuz giren bu AB bandıralı şarap fıçılarının niyetini; Türkiye’yi idâre ettiğini sananlar, hâlâ anlayamadıysa, vâh hâlimize...

Artık, şöyle derin bir nefes alıp silkinmenin zamânıdır. Sık sık ifâde edilen: “Türk’ün Türk’den başka dostu yok” serzenişi, aslında târihin süzgecinden geçmiş bir tecrübe cümlesi. Buradan hareket ederek çâresizlik fotoğrafları çekmenin hiç yeri yok. Çünkü, bize bizim dostluğumuz, dünyâ nisbetinde kâr ilâveleri yapacaktır.

Ne zaman kendi varlık ve hazinemizin farkına varıp, onu harekete geçirdiysek; çağlar devirdik, dağlar yürüttük. Zâten, AB’nin târih okumuş tilkileri, bunu bizden iyi bildikleri için; adı, resmen “oyalama” olan müzâkere takvimini başlattılar.

Türk milletinin ve Türkiye Devleti’nin kurtuluşu, AB’ye kuvvetli şekilde “hayır!” demekten geçiyor. Bunu yapabildiğimiz gün, AB ülkelerinden başlayarak, bütün dünyâda itibârı yükselen, sözü dinlenen bir Türkiye olacak...

Gelgelelim, Türkiye’yi idâre edenleri işgüzârlık vâdisinden bir türlü kurtaramıyoruz. Gerçi, beterin de beteri var. Bâzı hâllerde mevcûdu muhâfaza etmeğe bile râzı oluyorsunuz.

“İşgüzârlık”, Papa’yı korumak adına İstanbul’da alınan tedbirleri görünce, kendini lüzûmsuzluk kategorisinde hissetti. Hangi “âferin” uğruna yapılıyor ise, böylesine mübâlâğa veznine yerleştirilmiş âsâyiş tedbiri, dünyâda menendi olmayan bir dalkavukluk nümûnesidir.

Bilumum Papa hizmetçiliğine soyunmuş işgüzarlar, ülke üstü büyüklükte bir şehrin ahâlisine zulmetme yarışına girdiler. En hayâtî ana yollar trafiğe kapandı. Deniz otobüsü, feribot, tramvay çalışmadı. Üst geçitlerde yayalar, Nazi kamplarını aratmayacak sefâlet manzaraları içinde polis kontrolüne tâbi tutuldu.

Bir büyük şehri esir alarak Papa’yı korumaya çalışmak, ancak bize mahsus bir idâre anlayışıdır. Aynı zamanda da beceriksizliğin ve emniyet bilgisizliğinin zirvesini teşkîl eden bu Papa terörü (!) İstanbul’da oturan insanları canından bezdirdi.

Bütün mes’ele, başta AB ve ABD olmak üzere, bâzı mahfillere şirin görünme gayretkeşliğinde yatmaktadır. Oralardan gelecek birkaç parlak, ama içi boş övme cümlesi, bu Neron mukallidlerini mest edecektir.

“Kraldan fazla kralcı olmak”, Papa’nın İstanbul’a gelişi ile, Türkiye’den bol taraftar bulan “Budalalar Kulübü”nün adı oldu.

Hâlbuki; Papa, yollar trafiğe kapanmadan, şehri polis kaynayan bir kovana çevirmeden, işinde-gücündeki vatandaşı rahatsız etmeden de korunabilirdi. Böyle bir koruma, profesyonellik ve ihtisas ister. Bizim idâre-i maslahatçı kadromuzda bu özellikler bulunmadığı için, en kolay ve çirkin tedbîri almaya mecburdular. Onları ve zihniyetlerini ber-tarâf etmeden, misâfir ağırlamayı bile beceremeyeceğiz...

Öldürülmesini tasvib etmek, aslâ mümkün olmayan Ermeni gazeteci Hrant Dink’in cenaze merâsimi vesilesiyle at ve it izleri yine birbirine karıştı. Televizyon kanalları ve gazeteler, Türk milletinin mukaddesleriyle alay etme, hasletlerimizi inkâr yarışına girdiler.

Sahtekârlığın ve yüzsüzlüğün de bir haddi vardır. Türkiye’de faaliyet gösteren basın kuruluşlarının, parası ve nimetleriyle semirdikleri bu azîz memleketin –bırakın özünü– kabuğuyla bile münasebeti kalmamıştır.

Anlı (!), şanlı (!) Türkiye medyasının, Hrant Dink’in cenâze merâsimi için attığı manşetlerden biri: “Bir Ölü, Yetmiş Milyon Yaralı!” şeklindeydi. Güyâ, bütün Türkiye, öldürülen Ermeni’nin kaybından yaralanmış. Haberi savurmanın ve üfürmenin bu kadarı, ancak Türkiye’de olur.

Evet, cenâze havası teneffüs edilirken takınılacak bir takım tavırlar vardır. Naaşın başında söylenecek sözlerin, alışılmış ve hüzne beste yapan bir edâsı olmalıdır. Bunların hepsini kabûl ediyorum. Ama, daha dün Türk’ün – en başta kanı olmak üzere – mânevî unsurlarına ağız dolusu hakâretleri, aşağılamaları gazetesinde kaleme alan, bu Ermeni değil miydi? Bunlardan ötürü Türk hâkiminin huzûruna çıkarılan saygısız, küstah gazeteci, bu Ermeni değil miydi.

Cum’a’dan Salı’ya ne değişti de yetmiş milyonu yaralı hâle getirdiniz. Hâdisenin fâili sıfatıyla der-dest edilip, yakalanması bir kahramanlık destânına dönüştürülen delikanlının; bu işe karıştırılmasının, baştan sonra usta işi bir senaryo eseri olduğu, gün gibi âşikâr. Gölge oyununun iplerini ellerinde tutanlar, Siyon Dağı’nda kahkaha atıyorlar.