1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İran krizi ve Türkiye-2

Dr. Şenol Kantarcı
ABD’nin “İmparatorluk Projesi”ni gerçekleştirme

düşüncesi çerçevesinde

Türkiye İçin Önemli Bir Deneyim: Irak Laboratuarı

ABD-Irak Savaşlarında Türkiye’nin Zararı

1991’deki I. Körfez Savaşı sırasında Ankara’nın Washington’a sağladığı yardım, Washington açısından hayatî bir önem taşımıştır. Washington, petrol boru hattının kapatılması ve Bağdat’a yönelik ekonomik ambargosunun başarısını, büyük ölçüde Ankara sayesinde bu dönemde garantilemiştir. Ayrıca İncirlik Hava Üssü, Irak açısından kuzeyde yeni bir cephe açması nedeniyle, bu ülke (Irak) üzerinde büyük bir baskı oluşturmuştur. Amerikan uçakları tarafından kuzeyden gelebilecek muhtemel bir saldırıyı göz önünde bulundurmak zorunda kalan Irak üzerinde İncirlik büyük bir baskı unsuru olmuştur. Bu desteğin bir diğer önemi ise, Washington’un müttefiklerine ihtiyaç duyduğu bir sırada Ankara’nın (Washington’un) yardımına koşmasıdır.

1990’ların ilk yıllarında, Körfez Savaşı’nın yanı sıra Orta Asya’daki hareketlilik de gerek ABD gerekse Batı için Türkiye’nin stratejik önemini bir kere daha gözler önüne sermiştir. Söz konusu dönemden sonra Washington’un güvenlik düzenlemeleri düşüncesi içerisinde yer alan örneğin, Kafkasya ve Avrupa’nın kanatlarındaki jeopolitiğin yeniden keşfedilmesi, kitlesel imha silâhlarının ve nükleer füzelerin artmasına tepki verme konusuna daha fazla eğilime ve bölgesel dengelere hâkim olmayı isteme gibi faktörler, Washington’un Ankara’ya karşı stratejik ortak olarak daha fazla ilgi duymasını da beraberinde getirmiştir.20 Gelişmeler Amerikan yetkililerini, Türkiye’yi NATO içerisinde yeni cephe devleti olarak görmenin yanı sıra Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ekseni ve Avrupa güvenliğiyle ilgili olarak temel aktör şeklinde görme durumuna getirmiştir.21

Gerek stratejik önemi bakımından gerekse ABD’ye olan sâdık müttefikliği ile Türkiye, I. Körfez Savaşı sırasındaki tutumuyla ABD ve Batı nezdinde puan toplarken, savaş sonrası gelişmeler ve Ankara’ya verilen sözlerin bir anda unutulması veya kasıtlı olarak yerine getirilmemesi, ekonomik açıdan Türkiye’yi oldukça sarsmış ve bir o kadar da hayâl kırıklığına uğratmıştır.

Sonraki 10 yıl içinde, Türkiye’nin sâdece Irak’a uyguladığı ambargo yüzünden uğradığı kayıp, 14 Mart 2000 tarihli Milliyet gazetesinin Hazine Müsteşarlığı’ndan aldığı bilgiye göre, 100 milyar dolar civarında22 olduğudur.23 Çünkü, söz konusu dönemde boru hattından elde edilen transit gelir durmuş, Irak’la yapılan ticaret (sınır ticareti dâhil) büyük ölçüde bitirilmişti.24 Ortaya çıkan durum, özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde işsizliği artırmış, hatta Irak’ın Türkiye’ye olan borçlarını ödememesi ve müteahhitlik hizmetlerinin durması gibi neticeleri doğurmuştur.

Birinci ABD-Irak Savaşı sırasında uygulanan ambargo sebebiyle, Kerkük - Yumurtalık petrol boru hattının durdurulması, Türkiye-Irak ticaret düzenine büyük darbe indirmiştir. İki ülke arasındaki ticaretten hem Irak’ın kuzeyinde hem de Türkiye’de Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayanlar yararlanırken, ABD ve İsrail’in baskıları ile ambargo sert bir şekilde Türkiye-Irak ilişkilerine uygulanmış25 ve bu uygulama dar anlamda en çok iki bölge insanını genel anlamda ise Türkiye ekonomisini yaralamıştır.

Ambargo öncesinde Irak’a en fazla mal satan ülke Türkiye iken, ambargo sonrası Irak’a en fazla mal satan ülke, Ürdün üzerinden her türlü malı Irak’a satarak gizli yollardan petrol paralarını kendi şirketleri aracılığıyla toplayan ABD olmuştur.26

1990’larda, -yenidünya düzenine geçiş süreci içerisinde- Irak ile beraber bölgenin kaybeden ve gerileyen ülkesi Türkiye olmuştur.27

Irak-Türkiye ilişkilerinde son 12 yıllık değerlendirmeyi ticarî açıdan ele alan, Chicago Tribune yazarlarından Paul Salopek:28

“ Türkiye’nin Irak’la 150 mil uzunluğunda ortak bir sınırı bulunuyor. (Paul Stopek’in bu bilgisi yanlıştır.) Türk Hükûmeti, geçtiğimiz 12 yıl içerisinde BM’nin Bağdat’a karşı uyguladığı yaptırımlar nedeniyle uğradığı ticarî zararın büyük olduğunu iddia ediyor… Rakam ne olursa olsun, Ankara’nın Washington’u desteklediği için ekonomik zarara mâruz kaldığına hiç şüphe yok.

Bu acı hiçbir yerde, kaçakçılığı da içerisinde barındıran ticaretin yüzyıllardır artık bir yaşam biçimi olduğu ülkenin yoksul köşesi Güneydoğu Anadolu’nun ıssız plâtolarında olduğu kadar açık değil. Cizre, Silopi ve Diyarbakır gibi tarihî kentler, Balkanlar ve Ortadoğu arasında kapı oldukları için uzun seneler boyunca gelişmiş kent unvanını korudular. Körfez Savaşı’ndan önce buradaki ticaret geliri yılda yaklaşık 1,5 milyar dolardı. Ancak, Saddam’a karşı uluslararası yaptırımların uygulanmaya başlamasıyla bu görkemli yıllar sona erdi.”29 şeklindeki ifâdeleriyle Türkiye’nin önündeki on yıllık tablonun da renklerini ortaya koymuştur.

Uluslararası sistem içinde yürütülen ilişkilerde devletlerin siyasî ve kültürel amaçlarının yanında “güvenlik ve ekonomik çıkar”30 gibi iki temel hedefi daha vardır. Bu düşünceden yola çıkarak bir değerlendirme yaptığımızda I. Körfez Savaşı, ekonomik açıdan yukarıda ifâde edilen zararlara yol açtığı gibi siyasal açıdan da faydalı olmamıştır. Güneydoğuda işsizliğin artması, PKK/KADEK/KONGRAGEL’in işine yaramış ve bölgede Türkiye’ye karşı yürüttükleri faaliyetlerine güç katmıştır. Özellikle Irak’ın kuzeyindeki otorite boşluğu PKK/KADEK/KONGRAGEL’in işini kolaylaştırmıştır.

Siyasî olarak bir diğer konu da, -Türkiye’nin Batı yanlısı tutumunun- Türkiye-AB ilişkilerinde bir iyileşme sağlayacağı düşüncesiydi. Ancak bundan da beklenilen neticeye varılamamıştır. Hattâ ekonomisi büyük yara alan Türkiye’nin AB üyeliği süreci, ABD ile gizli ittif ak yürüten ve AB’nin motor gücü görevini üstlenen Avrupalı ülkelerin (İngiltere/Fransa/Almanya) inisiyatifine kalmıştır. Yine, siyasî anlamda ortaya çıkan önemli noktalardan birisi de, savaş sonrası Ortadoğu’daki barış süreci için Madrid’de yapılan zirveye Türkiye’nin çağrılmamasıdır.31 Bütün bu gelişmelerin yanı sıra savaş sonrası Kuveyt’in yeniden imarı konusunda, Türkiye’nin bekleyiş içerisinde olduğu müteahhitlik fırsatları sunulmamış, hatta Kuveyt ve Suudi Arabistan savaş sırasında kendisini destekleyen ülkeler için yayınlamış oldukları teşekkür bildirgesine Türkiye’nin ismini koymamışlardır.32

Ankara, 2003 ABD-Irak Savaşı öncesinde Washington’dan; teknoloji transferi alanında karşılaşılan güçlüklerin çözümü; 1.3'ü faiz, 2.7'si ana para olmak üzere toplam 4 milyar dolara çıkan askerî dış satış (FMS) kredilerinden doğan borcun silinmesi ve Türkiye'nin genel ekonomik sıkıntılarına dikkat çekerek, bölgedeki bir savaşın ekonomisi üzerinde yol açacağı olumsuz sonuçların bertaraf edilmesi; Washington yönetiminin Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini kuvvetli bir şekilde desteklemesinin yanı sıra harekât sonrası Irak'ın siyasî ve coğrafî geleceğine ilişkin sorunların çözümünde Türkiye’nin önceliklerinin dikkate alınması -ki bunlar arasında Irak'ın toprak bütünlüğünün ve birleşik anayasal yapısının korunması, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmaması, federal bir yapının oluşturulmaması- gibi konularda teminat istemiştir. Türk tarafı, Türkmenlerin yoğun yaşadığı, Bağdat'ın idarî yapısına bağlı olan ve ayrıca petrol yataklarının bulunduğu Musul ve Kerkük'ün Kürt denetimine geçmesine izin vermeyeceğini kuvvetli bir dille Washington yönetimine aktarmıştır. Dönemin ABD Savunma Bakan Vekili Paul Wolfowitz’in, bu taleplerin önemli bir bölümüne ''evet'' demesine ve bir bölümü üzerinde de çalışacağı karşılığını33 vermesine rağmen Washington yönetimi, 2006 yılı itibariyle Türkiye’nin yukarıda sıralanan isteklerinin hemen hiç birisini yerine getirmemiştir.

Türkiye’nin önemli güvenlik sorunlarından birisini oluşturan PKK/KADEK/KONGRAGEL terör örgütü ve bu örgütün Irak’taki yapılanması ve faaliyetleri konusunda Washington Yönetimi’nin vurdumduymaz tavrı, (hatta terör örgütünü beslediği iddiaları) ABD’nin Türkiye politikasını açıkça gözler önüne sererken, Türk kamuoyunda da Türk-Amerikan ikili ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını 2004-2005 sürecinde gündeme taşımıştır. Böylesi bir tartışmanın doğmasının büyük etkenlerden birisini de hiç şüphesiz, Türkiye’nin “Not Ettiği” 4 Temmuz 2003 Süleymaniye olayıdır34.

2003 yılı Mart ayında Irak’a yönelik İkinci ABD işgali ve bu işgalin bölgede yarattığı tahribatın Türkiye için maliyeti 1991-2003 yıllarını kapsayan 12 yıllık süreçten farklı olmamıştır. ABD-Irak Savaşı ile bölgede Koalisyon Güçleri büyük kazançlar elde ederken, Türkiye, gerek siyasî gerekse ekonomik anlamda savaştan en çok etkilenen ülke olmuş, olmaya da devam etmektedir.

Muhtemel ABD-İran Savaşı ve Türkiye

İran’ın pragmatist dış politikası ve gerektiğinde kendi rejimine ters ülkelerle bile işbirliğine gitmesi sâdece ABD ile sınırlı değildir. İran’ın daha önce benzer pragmatist dış politik adımlar attığı ve dış politikasında, gerek mezhepsel gerekse dinî önceliklerini birçok durumda göz ardı edilebildiği bilinmektedir.35

Karabağ sorunu sebebiyle savaşan Azerbaycan ve Ermenistan’ın bu mücadelesinde Tahran, nüfusunun çoğunluğu Şîi olan Azerbaycan’a karşı, Hıristiyan Ermenistan’ı savunmuştur. Kendi içerisinde 30-35 milyona yakın Azerbaycan Türkünün yaşadığı dikkate alındığında kuzeyinde güçlenecek bağımsız bir Azerbaycan devletinin kendi güneyi için bir cazibe merkezi olacağından ve bunun Güney Azerbaycan’ın ayrılma yönünde dürtülerini kamçılayacağından korkan İran yönetimi, Erivan’ı desteklemekten çekinmemiştir. Aynı şekilde Ruslara direnen Müslüman Çeçenlere karşı Moskova yönetimi ile işbirliğini tercih eden İran’ın Tacikistan iç savaşında, İslâmî direnişe karşı laik yönetimi desteklediği, Andican olaylarında yine Müslüman direnişçilere karşı, Kerimov yönetiminin yanında yer aldığı gözlemlenmiştir. Yine, Keşmir sorununda da Müslümanların yanında yer almaktan çekinmiş ve tarafsız kalmayı yeğlemiştir. Irak ile yıllarca savaşan İran’ın, Müslüman-Arap ülkeleri ile ilişkilerinde de yine Fars milliyetinin ve Şîi mezhebinin ortak Müslüman kimliğinin önüne geçtiği görülmüştür.36

Bütün bunlar İran’ın kendi güvenliği açısından ideolojik kimliğinin dayattığı politikaları terk edebileceğinin birer göstergesidir ve bu durum Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi açısından önemli bir noktaya işaret etmektedir. Geçmişte Türkiye’ye karşı olumsuz tavır takınan İran’ın, uluslararası sistemden izole edilmekle karşı karşıya geldiği şu günlerde aynı olumsuz tavrını sürdüremeyeceği/sürdürmeyeceği tahmin edilmektedir. Millî Mücadele’de Türkiye’nin Batı ile olan savaşı ve sonrası AB süreci ile başlatılan ilişkiler, bu konu tartışılırken göz ardı edilmemelidir.

Türkiye’nin çevresinde, gerek Avrupa’da gerekse Ortadoğu’da (İsrail gibi) çok sayıda nükleer silâha sâhip ülke varken, buna yenilerinin eklenmesinin (İran örneğinde olduğu gibi) Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit ettiği mutlak bir gerçektir.37 İran’a yönelik ihtimal dâhilinde görülen ABD-Koalisyon Güçleri (şu ana kadar net tavır gösteren İngiltere ve Almanya var) ve İsrail ittifakı saldırısından, bölgede sâdece Türkiye değil Suriye ve Irak doğrudan etkilenmekle beraber, daha geniş açılımla Rusya-Çin ve Hindistan gibi ülkeler de büyük ölçüde etkilenmiş olacaktır.

İran konusunda, Türkiye’nin güvenliği ile ilgili olarak Türksam Başkanı Sinan Oğan: “Türkiye, güvenliğinin büyük bir oranda İran'a bağlı olduğunun bilincindedir. ABD’nin müdâhale gündemine aldığı İran ve Suriye, büyük Kürt grupların yaşadığı bölgedeki dört ülkeden ikisidir. Irak zaten ABD müdâhalesi sonucu parçalanma noktasına gelmiştir. İran ve Suriye de muhtemel bir müdâhalenin ardından Irak’la benzer kaderleri paylaşabilir. Bu durum ise, bölgede, üç komşu devlet içindeki Kürt unsurları, birleşme yönünde kamçılayabilir. Ve elbette ki, böyle bir durumdan Türkiye’deki Kürtlerin etkilenmemesi mümkün değildir. Eğer, İran rejiminin yıkılması söz konusu olursa, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den toprak alarak bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasının önlenemeyeceği yüksek bir ihtimaldir”38 şeklinde değerlendirme yapmıştır. Oğan bu tespiti ile gittikçe artan İran-ABD gerginliği ile yıllardır komplo teorisi olarak nitelendirilen Batı’nın Kürdistan projesinin ciddiyetini, bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

Yıllardır ABD’nin, PKK/KADEK/KONGRAGEL terör örgütüne yönelik takınmış olduğu vurdumduymaz tavır, hattâ söz konusu terör örgütüne Türkiye’nin yapmayı düşündüğü sınır ötesi askerî müdâhaleye karşı Washington’un sergilediği duruş, yukarıdaki iddiayı iyice kuvvetlendirmektedir.

Amerikan imparatorluk projesinin bir raporu niteliğinde olan “Büyük Satranç Tahtası” adlı eserinde Zbigniew Brzezinski’nin “Avrasya Balkanları” konu başlığıyla verdiği ve “etnik kazan” olarak nitelendirdiği bölgedeki ülkelerin içerisine, Türkiye ve İran’ı da dâhil etmesi düşündürücüdür.39 Kaldı ki, Türkiye politikalarında Washington’la birlikte hareket eden Brüksel’in (AB’nin) son yıllardaki “Türkiye’deki azınlık politikaları” yine aynı tezi destekler mahiyettedir. 2003’de Irak’ı işgalinden önce Washington’un, Ankara’ya verdiği güvencelere rağmen Irak’ta Türkmenleri hiçe sayarak izlemiş olduğu Kürt yanlısı politikalar, yukarıdaki uyarıların ispatı niteliğindedir.

ABD’nin muhtemel İran saldırısı öncesinde Türkiye’ye yönelik, önce taahhüt edip sonra yerine getirmeyeceği vaatlerden birisini de, hiç şüphesiz İran’daki Azerbaycan Türklerinin güvenliğinin sağlanması hattâ federatif ya da özerk bir yapıda olacakları sözü oluşturacaktır. Washington’un, mevcut plânı devreye sokarken, Türkiye’deki kalemlerinden, mürekkeplerinden (Türk milliyetçiliği) milliyetçilik akan/damlayan analizler istemesi, şaşırtıcı olmayacaktır. Bu analizlerin; İran’daki Türklerin bağımsızlığını kazanması, Güney ve Kuzey Azerbaycan’ın birleşmesi, büyük Turan hayallerinin gerçekleşmesi olgusu… vb. şeklinde olması muhtemeldir. Ankara’nın hattâ Bakü’nün ve Türk kamuoyunun bütün bunlara hazırlıklı olması ve bu olasılıkları göz ardı etmemesi gerekir.

Ankara’nın her türlü olasılık karşısında stratejisini eksiksiz oluşturması gereklidir. Geleceği, yüzyıl öncesinden hesaplayan Batı’nın (Rusya dahil) 1920’lerde Türkiye’nin Orta Asya ile bağını koparmak için çizdiği Ermenistan sınırı olgusu, unutulmamalıdır. İran ve İran Türkleriyle ilgili Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın önünde çok daha değişik stratejiler olmalıdır.

ABD-Koalisyon Güçleri-İsrail ittifakı ile İran’ın işgali sonrasında, bölgenin tek önemli gücü olarak Türkiye’nin kalacağı gerçeği ortadadır. Jeopolitik ve jeostratejik konumu ile İran sonrası Türkiye’nin kazanacağı yeni konum, Batı’nın uykularını kaçıracaktır. Batı’nın can damarı konumunda bulunan Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Yumurtalık-Kerkük gibi enerji nakil hatlarını sınırlarında barındıran, su kaynaklarıyla bütün dünyanın yıllardır ilgi odağı hâlinde olan bölgenin, tek güçlü devleti -hâline gelecek olan- Türkiye, İran sonrası bölge politikalarını iyi okumalıdır.

Olası İran müdâhalesi sırası ve sonrası Türkiye’yi bekleyen en önemli konulardan birisi de, hiç şüphesiz ekonomik anlamdaki kayıplarıdır. Daha önce Batı yanlısı bir tavır takınarak (1991-2003) Irak’a ambargo uygulayan ve 100 milyar dolar kayıp veren Türkiye, 2003 ABD-Irak Savaşı öncesi Washington’la yaptığı sıkı pazarlıklara rağmen bölgenin yine kaybeden ülkesi olmuştur.

2003 savaşı öncesi, ABD Kongre koridorlarında Türkiye’ye 6 ile 20 milyar dolarlık yardım yapılacağı konusunda yaygaralar yapılırken, Washington, Türkiye’nin Irak’taki kayıpları için 1 milyar dolar yardım sözü vermiş, bu yardımı da daha sonra İMF’ye havale etmiştir. Oysa, Türkiye’nin sâdece son üç yılda (2003-2006) ABD-Irak savaşı yüzünden -Irak’la gerçekleştiremediği ticaretteki- net kaybı, 15 milyar doların üzerindedir. İran’a yönelik ambargo ve müdâhale konusundaki senaryolar şimdiden, Türk taşımacılık sektörünün, doğrudan İran ve bu ülke üzerinden Asya kıtasındaki diğer ülkelere yönelik yaptığı seferlerin yüzde 10 azalmasına yol açmıştır.

Yaklaşık 3 milyar dolarlık (doğalgaz anlaşması hariç) Türk-İran ticaretinin sekteye uğramasının yanı sıra, İran’da yatırım yapmış olan Türk işadamları da tedirginlik içerisindedir. Gelişmeler, Türkiye ekonomisinin bu konuya ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koyarken, ekonominin kamu ve özel sektördeki aktörleri, şimdiden İran’a yönelik bir müdâhale ve ambargo sonrası Türkiye’nin ne kadar etkileneceği üzerinde kafa yormaktadır. Konuya hassas olan sektörler, İran olayının olumsuz etkilerinin hissedilmeye başladığını ifâde etmeye başlamıştırlar.

İran’a yaklaşık 40 bin sefer düzenlendiğini ifâde eden Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND) Başkanı Çetin Nuhoğlu, yaklaşık 2 milyar dolarlık mal hareketinin söz konusu olduğu bu taşımaların yapılabileceği başka bir güzergâh olmadığını, İran kapısının kapanmasıyla ihracat şartlarının zora gireceğini, Gürbulak sınır kapısını yap-işlet devret modeliyle işleten UND üyelerinin, gelişmeleri endişe ile izlediğini dile getirmiştir.40

Sonuç olarak, Ankara’nın önünde 1991’dan başlayan ve bugüne kadar uzanan, kendi bölgesinde cereyan eden ve dersler çıkartması gereken bir Irak laboratuarı olgusu bulunmaktadır. Ankara, kendi arka bahçesinde, kendi geleceğini doğrudan etkileyecek olan, Irak’tan sonra Türkiye için çok daha büyük bir önem arz eden İran satrancında ne Kasparov’un oyun taktiklerine ne de Sam Amca’nın Polyannacılığına inanmalıdır.

Ankara, 1904 H. J. Mackinder’ın hâkimiyet teorisinden 2004 yılı G. W. Bush’un Daha Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) olan süreci ve bu süreçteki ABD -daha geniş bir açılımla- Batı politikalarını, soğuk savaş dönemini ve özellikle soğuk savaş dönemi sonrası Yeni Dünya Düzeni-Medeniyetler Çatışması-Haç/Hilâl Çatışması sürecini çok iyi okuyup/çözümleyip yeni stratejiler geliştirmek zorunluluğu içerisine girmiştir. Türkiye için, bölgede Irak bir ön hazırlık kursuydu, asıl sınav İran’dır…

DİPNOTLARI

20- Son dönem Türk-Amerikan ilişkileri için bkz: George S. Haris; Troubled Alliance: Turkish-American Problems in Historical Perspective, 1945-1971,Washington, D.C.,1972.- Dankwart A. Rustow; Turkey-America’s Forgotten Ally, New York, 1989.- Philip Robins; Turkey and the Middle East, London, 1991.- Ömer Karasapan; “Turkey and the U.S. Strategy in the age of Glasnost”, Middle East Report, Vol. 19 (5), September-Oct. 1989.- Kemal Kirişçi; “Turkey and the United States: Ambivalent Allies, Middle East Reviev of International Affairs Vol. 2, No.4 (Dec. 1998).- Ian O. Lesser; Turkey, Greece, and the U. S. In a Changing Strategic Environment, Rand, Santa Monica, 2001.- Lesser, NATO Looks South: New Challenges and New Strategies in the Mediterranean Rand, Santa Monica, 2000.- Zalmay Khalilzad- Ian O. Lesser and F. Stephen Larrabee; The Future of Turkish-Western Relations: Toward A Strategic Plân, Rand, Santa Monica, 2000.

21- Ian O., Lesser; “Turkey’s Strategic Options”, The International Spectator, C. 34, No.1, Ocak-Mart 1999, s.88.

22- İlhan Uzgel; “ABD ve NATO’yla İlişkiler”, Türk Dış Politikası, C. II. Ed.: Baskın Oran, İstanbul, 2001, s. 258.

23- “Antakya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Narin'in özel konuğu olarak Antakya'ya gelen Irak ve Çin’den karma bir heyet, protokol ziyaretlerinde bulundu. Vali vekili Fethi Yorulmaz tarafından kabul edilen Bağdat'ın Ankara Büyükelçiliği müsteşarı Issam Al Ravi, Türkiye'nin Körfez krizindeki yanlış tutumu sonucu ülkesiyle ticarî bağlantıları kesmesi yüzünden 100 milyar doların da üzerinde bir kayıpla karşılaştığını bildirdi. Irak'a uygulanan ambargo'dan Irak ne kadar zarar gördüyse, Türkiye de benzer bir kaybı yaşadı. Türkiye'nin zararı 100 milyar doların üzerinde’ dedi.” (http://www.omnishaber.com/hatay/guneyruzgari/2001/09/21/10921195834.php, İndirme tarihi: 6 Şubat 2006.)

24- “Körfez Savaşı’nın görünürdeki nedeni olan Kuveyt’in kurtarılmasından sonra, bölgede zarara uğrayan ülkelerin bu zararları Kuveyt’in petrol gelirlerinden ödenirken, Türkiye bunun dışında kasıtlı olarak bırakılmıştır. Bir anlamda savaş ile Irak yıkılırken, Türkiye’nin de dolaylı yollardan zarara uğramasına neden olunmuştur. Batı ittifakı uğruna fedakârlık yapan Türkiye’nin gözlerinin yaşına savaş sonrası dönemde kimse bakmamıştır. Türkiye Batı’ya yaranmak isterken komşuları ile kötü olmuş ama karşılığında uğradığı zarara Batılı ülkeler ilgi göstermemiştir. Kuveyt gibi zengin bir ülke bile savaş tazminatları sırasında Türkiye’yi görmezden gelmiştir. Bu durum açıkça Irak’ın Türkiye’nin ne derece benzer koşullara sâhip olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.” Anıl Çeçen; “Güney Komşumuz Irak”, Avrasya Dosyası Irak Özel, Sonbahar 2000, C: 6, Sayı:3, s.23.

25- A. Çeçen; a.g.m., s.24.

26- A. Çeçen; a.g.m., s.24.

27- A. Çeçen; a.g.m., s.24.

28- Chıcago Trıbune, 21 Şubat 2003.

29- Chıcago Trıbune, 21 Şubat 2003.

30- Armağan Kuloğlu; “11 Eylül Sonrası Değişen Dengeler Çerçevesinde Türkiye’nin Irak Politikası” ASAM, Irak Özel, www.avsam.org.

31- “Türkiye daha sonraki çalışma gruplarında alt düzeyde temsil edilmiştir” (İ. Uzgel, a.g.m, s.258)

32- İ. Uzgel; a.g.m, s.258.

33- Sedat Ergin; “Irak İçin Yapılan Pazarlığın Perde Arkası!...” http://www.diplomatikgozlem.com/yorum_oku.asp?id=27, İndirme Tarihi: 6 Şubat 2006

34- ABD’nin Süleymaniye’deki hareketi ile vermek istediği mesaj; Türkiye’nin bölgesel olarak ABD’den bağımsız politikalar üretmesini engellemek, TSK’yı Irak’ın Kuzeyinde Amerikan otoritesini kabul etmeye zorlamak, Pentagon’daki yeni muhafazakâr ekibin Türkiye’ye duyduğu intikam duygularını tatmin etmek, Türk ordusunda bulunduğuna inanılan anti Amerikancı ekibe gözdağı vermek, Türkmenlere Türkiye'nin kendilerini koruyamayacağını anlatmak, Türkmen Cephesi’ni Irak siyasetinden silmek, Barzanî, Talabanî ve PKK'nın üzerinden Türkiye baskısını kaldırmak amaçlıdır.

35- Sinan Oğan; “İran’ın Nükleer Krizi’ne Farklı Bir Bakış”, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=1&yazi=736 , İndirme Tarihi: 6 Şubat 2006.

36- Sinan Oğan; a.g.m.

37- Sinan Oğan; a.g.m.

38- Sinan Oğan, a.g.m.

39- Z. Brzezinski; Büyük Satranç Tahtası, s.178. (Brzezinski, Pentegon’un yol haritası niteliğindeki kitabını yazdığı dönemde Avrasya Balkanları olarak nitelendirdiği bölgede, RF’nin etkisizleştirilmesi plânında istikrarlı bir Türkiye ve İran portresini savunsa da Washington’un 2000 sonrası değişen politikalarında mevcut tablonun değiştiğini (özellikle Washington’un saldırgan yeni İran politikasında) gözlemlemek mümkündür.

40- http://www.ekocerceve.com/haberDetay.asp?Kategori=1&haberID=9453 İndirme Tarihi: 28 Ocak 2006.