1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Irak’ın yeniden yapılanması

Nefi Demirci
OSMANLI, ulu bir devlet. Asırlarca devam eden hükümranlığı sürecinde, henüz demokrasi anlayışı ve kültürü olmayan dünyada ve özellikle de Orta Doğu’da eşitliği sağlamış, dinler, ırklar, renkler arasında ayrım yapmamış, Şam’ı, Bağdat’ı, Balkanların yönetimini, insanlarını İstanbul’dan, Erzurum’dan, Edirne’den farklı tutmayan, yönetmeyen, tarihe altın harflerle geçen bugünkü büyük devletler gibi vukuatı olmayan, şanlı şerefli yüce bir Türk devleti.

Beş asra yakın 80 yıl önce yapay olarak uydurulan ve adına da Irak denilen o toprakları ve üzerinde yaşayan insanlarını, Arap, Kürt, Türk, Sünnî, Şiî, Hristiyan farkı yaratmadan, âdil, eşit bir şekilde yönetmiş.

Osmanlı, insanlarına güven vermiş, adalet sağlamış, şehirleri, kutsal yerleri korumuş, imar etmiş. Bağdat’ı Bağdat yapmış, medrese, mektep, bimar-hane inşa ettirmiş, insanlarını okutmuş, okuyanların önünü açmış. Kürdü, Arabı sadakatlerini aramadan liyakatlerine göre devletin en üst kademelerine kadar yükseltmiş. Halkını devlet yönetiminde emniyet, güven içerisinde nasıl yaşayacaklarına alıştırmış.

Ne yazık ki, bütün bu güzellikler 1918’den sonra alt üst oldu. O ülke bugüne kadar huzur yüzü görmedi.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Basra’dan girmeleri, bir kısım Bedevî ve Arap şeyhlerinin yardım ederek kanması, Osmanlı’nın aleyhine dönmeleri (dün Saddam’ı alkışlayıp bugün aleyhine dönenler gibi) sonucu kısa zamanda Bağdat’ın, daha sonra da mütareke akdi ve bu akdin ahkâmına aykırı olarak Musul vilâyetinin hile ile işgali. Musul vilâyetinin kaybı, yeni bir devletin kurulması ile sonuçlanır (ABD dün İngilizlerin yaptığını bugün yapmış, kitle imha silâhları yalanı ve hilesi ile Irak’ı işgal etmiştir).

1920’lerde halkın büyük bölümü, işbirlikçilerin dışında Osmanlı’nın devamı olan ve yeni kurulmakta olan Türkiye’ye sevgi ile bakmakta idiler. Her an onların gelip kendilerini işgalcilerden kurtarmalarını beklemekte, yer yer isyanlar ve çatışmalar olmakta idi (Kürtler dışında Irak halkının çoğunun ABD’nin işgalinden sonra özellikle de Türkmenlerin gözü yollarda Türk bayrağını bekledikleri gibi). Bunlardan örnekler:

4 Temmuz 1920’de İngiliz yönetimine karşı başlayan ayaklanma hemen hemen bütün Irak’a yayılmıştır. Kerbelâ’da, Necef’te Şeyh Mehdi El-Halis ve oğlu verdikleri vaizlerde, hutbelerde Türkler aleyhine savaş açılmasını haram kılmıştır1. Telâfer’de 1920 yılında başlayan “Kaça kaç” direnişi aylar sürer, Millî Mücadelemize destek ve İngiliz işgaline karşı bir ayaklanmadır bu.

Telâferliler “Kaçakaç” dağı eteklerine liderleri Seyit Abdullah, Seyit Vahap ile sığınırlar. İngilizler tarafından bu direniş kanlı ve acımasızca bastırılır ve ondan sonra da Telâfer cezalandırılmış olarak nüfusu bir çok vilâyetten fazla olmasına rağmen alt yapıdan mahrum, lisesi olmayan ilçe olarak uzun yıllar kalır.

Müntefik şeyhi Acemi Paşa-Es Sadun Kurtuluş Savaşı’nda, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşaya her türlü desteği veren, İngilizlere karşı gelen, Telâferlilerin direnişine “Sunusî” aşiretleri ile destek veren, silâh ve maddî yardım edenlerin başında gelenlerdendir. Acemi Paşa daha sonra Türkiye’ye sığınır. Atatürk ona her türlü imkânı sağlar. 1922 yılında Ankara’da toplanacak İslâm Konferansına 1919 yılında Millî Mücadele’ye desteğinden dolayı verilen “Irak Şeyhülmeşayihi Acemi” unvanı ile katılması istenir. Atatürk’e mazeretini bildirerek yerine vekilini gönd erir. Acemi Paşa Atatürk’ü her zaman Musul’u almaya, kurtarmaya teşvik ederdi.

Görülüyor ki Osmanlı’nın adaleti, Türk yöneticilerin insanlara eşit davranışı, ırk, din, renk farkı gözetmeden yasaların eşit uygulanması sayesinde, bugün olduğu gibi Musul, Kerkük, Orta ve Güney Irak’ta 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da Osmanlı ve Türkleri aramışlar, sömürgeci, işgalci, işgal ettikleri ülkelere köle muamelesi yapanları istememişler, direnmişler, karşı gelmişler.

Türk ordusunun işgalci ABD kuvvetlerinin yanında Orta ve Güney Irak’a gitmesi büyük hata olur. Bölge insanı, Türk’ü işgalci kuvvetlerin yanında değil, kurtarıcı olarak görmek istemekte idi...

Ama bunun yanında da her zaman, her devirde, her ülke ve toplulukta olduğu gibi işbirlikçiler, yandaşlar, şakşakçılar, Atatürk’ün dediği gibi gaflet ve dalâlet içinde olan yönetici insanlar olmuş.

1918 yıllarında İngilizler Nuri Sait, Cafer El Askerî gibi işbirlikçilerinin yardımı, hıyaneti sayesinde Şiiîlerin çoğunlukta olmalarını göz ardı ederek dışardan Sünnî olan, daha önce Osmanlı’yı arkadan vurup hıyanet eden Faysal’ı getirip kral tayin etmişler, (ABD’nin Irak konseyini tayin ettiği gibi). Irak bir türlü rahat yüzü görmemiş, kalkınamamış, sömürülmüş, alt yapısı gelişmemiş, sanayileşme olmamış, hazır yemiş parası bol, gel keyfim gel, ilerisi düşünülmeden, yöneticiler keyif safa içerisinde, Türk mazlum, yıllar geçmiş bugünlere gelinmiş, Irak parçalanmış ve Türkler, Türkmenler yok olma aşamasına gelmiştir.

İngilizler Irak’ın işgalini gerçekleştirmeden önce ve sonra bir çok ajanını özellikle Kürtlerin çoğunlukta yaşadıkları bölgelere göndermiş, Binbaşı Soon Süleymaniye, E.W.C. Noel ve Kaptan Hay Erbil bölgesinden sorumlu olarak çalışmışlar. Kürt aşiret reislerini kışkırtmışlar, Kürdistan propagandası yapmışlar, vaatler, para vermişler, Türkiye aleyhine isyanlar çıkartmışlar. Sonuçta kendi istekleri doğrultusunda Irak’ı yöneten bir yönetim kurulmasını sağlamışlardır. (Bugün olduğu gibi, Kürtler desteklendi, ajanlar çalıştı. Sonunda Türkiye, Kuzey Irak’ta istenmedi, şanlı bayrağımız yakıldı, ama Havice Arapları Türkiye’yi görmek istemektedirler)

1918’den sonraki yapılanmada harp mağlûbu Türkiye yok. Olması zaten mümkün değildi. Türkmenler ikinci plâna atıldılar.

Türkmenler bugün olduğu gibi o zaman da işgalcilere âlet olmamış, tayin edilen yönetimi desteklememiş, Kral Faysal’ı istememiş, içlerinden çıkan ajanları, işbirlikçileri affetmemiş, gözü Türkiye’den başka kimseyi görmemiş, ona bel bağlamış ama bir türlü siyasî teşkilâtlanmaya gidememiş, gitmeleri için çaba gösterilmemiş. 1990 yılından sonra da hep edebiyat, kültür denilmiş etkin teşkilâtlanma akla gelmemiş. İsteyenler dışlanmış olarak bugünlere gelinmiş ve KERKÜK SİLÂHLA İŞGAL EDİLMİŞTİR.

2003 yılına gelindiğinde ABD ve İngiltere’nin uydurdukları bin bir türlü yalan ve iftiralarla Irak işgal edilir. Amaç eşi bulunmaz bir katili ve rejimini bertaraf etmek ise, bir ülke sonu belli olmayan bir yaşama, bir karanlığa niçin sürüklensin? ABD’nin ne yaptığını, İngilizin ne düşündüğünü kimse bilmez. Geçmişe bakarsak aynı sistem uygulanmaktadır. Kürt bölgeleri himaye edilir, himaye için zemin hazırlanır (Körfez Savaşı), Wilson’un 1917’deki Osmanlı-Türkiye ve Türkleri parçalara ayırma, üzerinde Kürt-Ermeni ve İsraillilerin isteklerini tesis etme plânının zamanı, zeminin fırsatı 1990 Körfez Savaşı ile ortaya çıkar, çıkartılır. Türkiye’nin o dönemdeki benim kanımda Kürt kanı var diyenin, uzağı görmeyenlerin yardımı, gafleti ile de plân uygulanır, insanî yardım kisvesi altında bir de misyonerlik faaliyetleri eklenince 1918’lerdeki gibi, bu sefer İngilizlerin yerine başta ABD olmak üzere güvenli bölge içine alınır (azınlıktaki Türkmenler ile) teşkilâtlandırılır, alt yapıları tamamlanır. DÜNYA KAMUOYUNA MAZLUM MİLLET OLARAK, MAZİLERİ, PKK GİBİ YAPTIKLARI KATLİAMLARI GİZLENEREK TANITILIR. 2003 yılına gelindiğinde, Türkmenler ve Türkiye uygulanan başarısız politika sonucu Irak’ın İKİNCİ SİYASÎ YAPILANMASINDAN SİLİNİR. ITC. 12 YILDAN SONRA YERİNİ BAŞKA BİRİLERİNE BIRAKARAK BAŞARILI OLMAMIŞTIR. Ben Türkmenleri temsil ediyorum, onların tek temsilcisi benim deyip, dursunlar, SONGÜL Hanım Irak yönetim konseyine halefleri gibi tayin ile gelse dahi, “ben Türkmenler için daha yararlı olacağım. Cephe başkanı çalışmak istiyorsa kendisini yardımcım olarak tayin ederim” diyebiliyor. ABD ve AB Kürtleri bazı Arap ve Türkler arasından da muhalefet yandaş grubu oluşturmuş, Ahmet Çelebi ve benzerlerinin geçmişini bir kenara iterek, ABD zikrettiğimiz emellerini gerçekleştirmek için istediği, uygun kişileri seçmiş, uzun yıllar beslemiş, eğitmiş, korumuştur ve zamanı geldiğinde de kullanmıştır.

Türkmenler haklı olarak soruyor: “Bizleri temsil eden kim? İTC mi?”

Türkiye’nin siyasî iktidarı, köklü devletimizin temellerini, bütünlüğünü sarsan, tartışmalara neden olan AB kapısında nöbet beklememiz için peş peşe uyum paketleri çıkarmakta, yakın takipçisiyiz. Böyle şey olmaz diye diye başımıza çuval geçirildi, IRAK’TAN, ÖZELLİKLE KUZEY IRAK’TAN SİYASÎ OLARAK SİLİNDİK, müteahhitlerin insafına kaldık, üç beş kuruş kazanma derdine düştük. Bununla da kalınmadı:

A) ITC, kurum olarak Türkmenlerin temsilcisi kabul edilmiş, kongresine katılarak destek verdiğimiz bu siyasî teşkilât, yöneticileri sayesinde halkının güvenini kaybetmiş, 10 Nisanda Kürtler Kerkük’ü işgal etmiş, yakmalar, yağmalamalar olmuş, ortada İTC’nin akıncıları, Türkiye’nin kırmızı çizgileri yok.

B) Uygulanmakta olan, Irak, Kuzey Irak, Türkmen politikası hükûmetin kendi ifadesi ile yanlışmış. Bakanım diyor ki: Bundan sonra:

1) Politikamız Bağdat üzerinden olacak. Araplar, Kürtler, Türkmenler, Asurîler bu politikanın içinde olacak “Ne anlama geliyorsa, bundan sonra millî çıkarlarımızdan, kırmızı hatlarımızdan kimse bahis etmesin, çuval hazır.” ABD’nin Bağdat politikası içersinde Türkmenler yok, Kürtler var.

2) Artık Türkmenleri etkilemeyeceğiz. Veciz ve millî bir söz, acaba bu lâfla ne demek istemiş sayın bakanım? Türkmenleri bugüne kadar biz kışkırttık, bundan sonra ne isterseniz o olsun, Kerkük’ü de Kürdistan’a katabilirsiniz.

3) Kırmızı çizgiler, hassasiyetler, harp nedenleri (inşallah EGE de unutulmaz) unutuldu, zira:

Barzanî:

a) TBMM’sinde 70 yandaşım var diyor. Sayın Bakanımın ABD’deki konuşmalarında: “Meclisimizde 100’den fazla Kürt kökenli kardeşimiz var, bunlar içinden bakanlar, daha önce cumhurbaşkanı olanlar var.”

b) TBMM’sinden tezkere çıkmadığı için meclise teşekkür etti ve % 80 işimiz oldu dedi. Hoşyar Zebarî Irak yönetim konseyinin açılışını yapmadan bir gün önce Cengiz Çandar ile sohbet ederken demiş ki: “Türkiye, Irak konusunda bu kadar hatayı, bizi Amerika ile özel müttefik konumuna getirecek şekilde nasıl yapabildi? Benim aklım almıyor. Hiçbir mantıklı açıklamasını bulamıyorum. Sence, nasıl yapabildi? Niye yaptı bunu?..” (Tercüman, 21 Temmuz 2003)

Güney Irak’a asker göndermek için çırpınan hükûmet, millî menfaatlerimiz, kırmızı çizgilerimiz, harp ilânı sebeplerimiz ortada iken neden o zaman grup kararı alınmadı, aldırmadı? Bugün neden hiçbir millî çıkarımız yokken grup kararı alma niyetinde?

Türk milliyetçileri iş başına... İnanın bu gidişle çok geçmeden Kürtler devlet hâline gelecek, Güneydoğumuz sancılı günler geçiriyor!..

c) Türk Silâhlı Kuvvetleri bundan böyle Kuzey Irak’a giremez, karşı geliriz cesaretinde bulunuldu, Talabanî’nin yardımı, isteği ile başımıza çuval geçirildi, askerlerimiz Türk olan Kerkük’e, Türkmenlere gösterilmek için götürüldü. Türklere kurtarıcılarınızı görün imajı verilmek istendi (bu olay Kerkük’te nefretler içerisinde karşılanmıştır).

d) Süleymaniye’deki Türk askerleri için:

1. Talabanî: Haberim olsaydı ABD’den rica ederdim, yapmamalarını isterdim, diyor. Tabiî ki der, çok değil kısa müddet sonra başbakanımızla aynı masada oturup resmî müzakereler yaparsa şaşmayalım.

2. Songül Hanımefendi de Türk askerleri için ABD Albayı Mayville görüştüğünü söylemiş. Ne günlere kaldık, vay benim başıma geçirilen ÇUVALLAR.

Sonuç:

Kürt Federe Devleti veya devleti henüz ilân edilmedi, bu gidişle ilân edilecektir. Gidişat, siyasîlerimiz tarafından verilen demeçler (onlar Irak vatandaşı kararlarını kendileri verir!) onu gösteriyor, Kerkük peşmerge ve ABD’nin işgali altında, ABD’nin stratejik müttefiki Kürtler her yerde hazır ve nazır. Kürtler itimat edilen tek kuvvet ve unsur “ABD’nin kafasında “iyi çocuklar ve kötü çocuklar” ön yargıları var. İyi çocuklar sadece Barzanî-Talabanî ikilisi. Sadece ikisine güveniyorlar. Belki de Türkmenlere, Sünnî ve Şiî Araplara hiçbir zaman güvenmeyecekler.” (Hürriyet, Özdemir İnce, 25.7.2003).

Karşılıklı bayraklar imzalanıyor.

Şehir Kürt bayrakları ile dolu, Türkmenler bu bayrakları, her tehlikeyi göze alarak geceleri indiriyorlar, imha ediyorlar, gündüz yine asılıyor, siyasî gelişmeler varsa da tatmin edici değil, Teşkil edilen konseyde asılan Irak haritasına dikkat edilirse, Irak ÜÇ PARÇAYA BÖLÜNMÜŞTÜR. Siyasî oluşum bu doğrultudadır, bunun içinde ne Türkmen ne de Türkiye vardır, Türkiye elini kolunu Irak’ın siyasî yapılanmasından çekmiştir.

Türkiye Güney Irak’a asker göndermemeli, bizim millî menfaatlerimiz Kuzey Irak’tadır. Askerlerimizin coğrafî Kuzey Irak’ta, Kerkük’te olması gerekirdi. Güney Irak’ta ancak ABD’nin yanında yardımcı oluruz. Gönderilirse hata üstüne bir hata daha eklenir. Müslümanları, Şiîleri, Şiî Türkmenleri karşımıza almış oluruz, BMM kararı olursa onu da çok iyi düşünmek gerek. Fırsatı kaçıran Türkiye’yi çetin günler beklemektedir.

Türkmenler kendi yollarını bulmak zorundadır. Türkiye benim yolum Bağdat’tan geçer deme gafletine düşmemeli idi. Türkmenlere daha ciddî yardım yollarını bulmalıdır. Yardım yolları vardır, aranıp bulunabilir.

Kerkük’ün Bozkurtları ölmedi, zaman zaman uyuştu, uykuya daldı, bugün bütün gücü, isteği ile ayaktadır, uyanmıştır. Sizin gibi ülküsünün ne olduğunu bilen “KÜRŞAD”ların çabaları, çalışmaları durdurulamaz KÜRŞADLARIMIZ, TÜRKMENLERİN KÜRŞADLARI, ÖZDAĞLAR’DAN aldığı ilhamlarla, kuvvetle, destekle BOZKURT’unu takip ederek kurtuluşa ve özgürlüğe er geç kavuşacaktır.

DİPNOT

(1) Irak ve Kemalizm Hareket, 1999, Doç. Dr. İzzet Öztoprak.