1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Irak “Türk-Türkmen”lerinin Düşündürdükleri

Mehmet Orhun
İnsanlar ibret alsalar tarih tekerrür eder mi idi?!.. Almıyorlar ve de tarih tekerrür ediyor!..

Evet; insan hâliyle bugünkü Irak Türkleri’nin kader konusunu düşünüyor. Bilinen tarihî gerçek odur ki: Türklerin, İslâmiyet öncesi dinleri olan (Göktanrı) inanışıyle, İslâmiyetin (Tevhid Akidesi) bu yeni dini, içlerine sindirmede başlıca âmil olmuştur. Kabulden sonra da, İslâmiyetin düşmanlarına karşı yegâ-ne hamisi ve müdafii olmuşlardır.

Ancak; Türkler İslâmiyeti kabullerine rağmen, atalarından gelen haslet ve töreleri, adalet, dürüstlük, mertlik ve diğer ahlâk değerlerini muhafaza etmişlerdir.

Türkler; İslâmiyetin, Arap alemi içinde geçen Cemel, Sıffin ve Kerbelâ vak’alarının acı hatıralarının da bilinci içinde idiler.

Muaviye’nin; zalim ve baskıcı tutumunu, davranışını; Araplardan başkalarına köleliğin reva görülmesini bir türlü, İslâmiyetin, kavmiyeti red ilkesiyle bağdaştıramamışlardı. Sanki Araplar; İslâm Peygamberi’nin (ben Arap’ım amma, Arap benden değildir) hikmetindeki isabetin, ispatına çalışıyorlardı...

Ne kadar hazindir ki; Araplar arasına girmiş fitne ve fesat tohumları, aynen bugünkü gibi, hizipçilik fikirlerinin arkasında sürüklenerek, gerçek İslâmî doğrultudan sapmış, batıl yönlere ulaşmaya yüz tutmuştu...

Muaviye’nin adaletsiz tutumu; Türkler arasında hakkıyla bir direniş ve isyana yol açtı.

“Hak Dini Kur’anımızın” Maide Suresi’nin 54. Ayeti:

“Ey İnsanlar; içinizden kim dinimizden dönerse, şunu bilsin: Allah, yakında kendilerini sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı boynu bükük, kâfirlere karşı başı dik bir topluluk getirecektir.

Bunlar Allah yolunda savaşırlar, hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine sunduğu bir lûtuftur.

Allah, yaratılışı ve yarattıklarını genişletir, her şeyi bi lir.”(1) ile Aziz Peygamberimizin; (Mir’ac) ındaki:

“Dünyanın dörtbir tarafına dağılır gördüğü beyaz atlıların, Allah’ın süvarileri olan Türklerdir...(2)

İlâhî müjdesi,

Nihayet; Türk anayurdu Horasan’da başlayan Ebû Müslim’in ayaklanması hâlinde tecellisini bulmuştur.

Zâlim Emevînin Horasan valisine karşı isyan bayrağını açan Horasanlı Türkler, çeşitli oymak ve Türkmenlerle birlikte; Merv ve Isfahan Savaşlarıyla İran’ı, Zap Suyu Savaşı ile Irak’ı, Fırat Savaşı ile de Suriye’yi zapt ederek Şam’a dayanmış ve Emevî Saltanatı’nı ortadan kaldırmışlardır. Hak olan halifelik makamına da, Peygamberimizin amcası Abbas’ın 3. kuşaktan torunu Saffah’ı getirmişlerdir. Merkezi de Şam’dan, Horasan’a daha yakın Bağdat’a almışlardır. Devletin teşkilâtlanması işini de Bermek Oğulları’na vermişlerdir. Bu suretle Türkler, devlet içinde imtiyazlı bir yer almıştır.

Aile yapısında ise; Türk geleneklerine göre uygulama yer tutmuş, Türk kızlarıyla evlenmek bir asalet payesi olmuştur.

Abbasî Devleti’nin en parlak devri olan Halife Harun Reşid’in iki oğlunun, Memun ve Mutasım’ın anneleri de Türk’tü.

Devletin sadece Hilâfet makamı Arap, idarî ve askerî yönetimi, tamamıyla Türklerin elinde idi. Özellikle bu iki kardeşin halifelik dönemlerinde, Türklere olan yakınlık daha da artmış, Seyhun ve Ceyhun yöresi oymaklarının, Bağdat’a getirilmesi sağlanmıştır.

Halife Mutasım bu Oğuz oymakları için, yeni bir yerleşim yeri olarak Bağdat’ın 130 kilometre kuzeyini seçmiş, Samarra kentini inşa ettirmiş ve Hilâfet Hassa Ordusu’nu bunlardan kurmuş, kendisi de burada oturmuştur. Bu suretle başkent, Bağdat’dan Samarra’ya alınmıştır.

Devletin içindeki Türk gücü; İs-lâmiyet’teki hizipleşmeyi ortadan kaldırdığı gibi, kuzeydeki Hristiyan Bizans’a karşı emniyeti de sağlamıştır. Bu maksatladır ki, Bizans sınırı boyu Türklere tahsis edilmiş, imtiyazlı Avâsım eyaleti kurulmuş ve başına da bir Türk kumandanı getirilmiştir. Bu suretledir ki: devletin güvenliği teminat altına alındıktan sonra, sınır, Kafkasların ötesine kadar genişleyerek, imparatorluk olmuştur. Halife Vâsık’ın döneminde ise; imparatorluğun mukadderatı tamamıyla Türkler’in kumandanları elinde idi. Bunlar; halifenin, dinî ehliyetsizliklerinin görülmesi hâlinde, yerlerine daha liyakatlı olanlarını getirirlerdi.

İmparatorlukta Türkler; sadece Bağdat’ın “Emir-ül Ümeralığı”na değil, eyalet valilik ve kumandanlıklarına da el atmışlardı. Bunların başında, Buhara ve Horasan yöresinde geçici hâkimiyet kuran İran kökenli Sâmânoğulları hanedanı ile Mısır ve Suriye’deki Tolunoğulları hanedanı gelir. Vâsık’ın ölümünden sonra, bunlarla birlikte, Karahanlılar, Fatimîler, Hamdaniler, hepsi ayrı birer devlet oldular.

Dağılan Abbasî İmparatorluğu’nu birleştirmek, İslâm kültürünü yüceltmek ve azgın Haçlı Seferleri’ni göğüslemek, ayrıca da İslâm âlemi içerisindeki (Batınîlık) kisvesi altında hortlayan (Hürremiye Mezhebi) gibi, (Batıla) sapmış dinî hareketleri önlemek himmeti, bu kere de, yine Oğuz Boyu Selçuk Oğulları’na nasib olmuştur.

Halife Kaim; hutbelerin, Selçuk Hakanı Tuğrul’un adına yapılmasıyla dünyevî saltanattan feragatı; “Devlet Sultanı” ve “İslâm’ın Rüknü” payelerinin tevcihi suretiyle, Selçukluların, İslâm âlemindeki gerçek yerini tescil etmiştir.

Böylece, Abbas Oğulları İslâm İmparatorluğu; Büyük Selçuklu İmparatorluğu çatısı altında yeniden kurulmuştur. Ardı arkası kesilmeyen Haçlı Seferleri’ne karşı celâdetle karşı koyarak, İslâmiyeti Araplardan ziyade korumuşlar ve onları Hristiyan egemenliğine düşmekten kurtarmışlardır.

Türkler; İslâmiyeti, bir yaratılış ve bir hayat düzeni olarak kabul etmişlerdir. İslâmiyetin tek ve gerçek temsilcisi olmuşlardır.

Selçuklu Devleti’nin yeni kurulmuş olmasına rağmen; 1095’den 1270’e kadar 175 yıl süren Haçlıların seferlerinde Türkler; ırklarının varlığında, İslâmiyeti tek başlarına (TEVHİD İNANCI) içinde savundular.

İçte ise; İslâmiyeti kökten yıkacak olan din dışı cereyanların siyasî ve askerî kuvvet hâlini alan şer yuvalarını da yok eden, Türkler olmuştur.

Zamanın en dehşet verici örgütü olan (Haşhaşiye) yi, yine Türkler yok etti.

Bu yıkıcı teşkilâtın kadrosu ise; ya Arap, ya İranlı idi...(3)

Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde: özellikle eski Avâsım eyaleti bölgesinde, Musul atabeyleri, Akkoyunlu ve Karakoyunlular zamanlarında yoğun bir Türkmen akını başlamış, Samarra’dan itibaren ülkenin tekmil kuzeyine yayılmışlardır. Başlıca oymakları, Bayat, Bayındır ve Avşar’dır.

Bölgeye Osmanlılar’ın hâkimiyeti döneminde ise; Kanunî Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi ve IV. Murad’ın Bağdat Seferi’nde, soydaşları olan bu Türkmenlerden çok faidelenmişlerdir. Dönüşlerinde, emirlerindeki askerlerden bir kısmını, aileleriyle birlikte buraya yerleştirmişlerdir.

İmparatorluğun bu tutumu; daha sonraları sulh devresinde de, Urfa, Afyon, Tokat ve diğer Anadolu içi yörelerden büyük sayıda Türklerin getirilerek yerleştirilmesi suretiyle devam etmiştir.

Türkmen Bölgesi; Irak’ın 34. paralel altındaki Mendeli’den başlayarak, kuzeye doğru: Samarra -Hanikin - Karatepe - Kifri - Tuzhurmatu - Altınköprü - Kerkük - Erbil - Ravandiz - Köysancak - Ranya - Kuştepe - Mahmur - Yunus Peygamber - Kara Koyun - Ak Koyun - Süleymaniye - Telefar - Musul ve hâvalisi, kısmıdır. Merkezi; Kerkük’tür.(4)

Irak; Mondros Mütarekesi’ne kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir eyaleti olarak, Türklerin hâkimiyetinde kalmıştır.