1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Irak operasyonundan sonra

Oğuz Çetinoğlu
KİŞİ Başına Millî Gelir (KBMG) rakamının 10.000 doların altında olduğu ülkelerde, demokrasi rejiminin bütün kurum ve kurallarıyla birlikte yerleşip gelişemeyeceğine dâir yaygın bir kanaat vardır. Dünya Bankası’na bağlı Birlemiş Milletler Nüfus Fonu Komitesi (UNFDA) tarafından açıklanan Nisan 2003 tarihli Bülten’de yer alan rakamlar, bu yaygın kanaat açısından incelendiğinde, Orta Doğu’da yeni çalkantılar sürpriz olmayacaktır.

Petrol, dünyanın en stratejik maddelerinden biri. Orta Doğu ülkelerinin petrolden başka geliri yok. Petrolün bol olmasına rağmen Orta Doğu ülkeleri ekonomilerini büyütemiyorlar. İmar çalışmaları üst seviyelerde olmakla birlikte, halkın refah seviyesi dünya standartlarının altında. Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri istisna edilirse, KBMG 10.000 dolardan az. Orta Doğu ülkelerinin ortak özelliği, demokrasinin hayli uzağında bulunmaları. Gelir düzeyinde sebebi açıklanamayan dalgalanmalar, bölge ile ilgili siyasî ve idarî çalkantıları daima gündemde tutuyor.

1990 öncesinden 2000 sonrasına, Suudî Arabistan’da KBMG; 13.000 Dolardan 9.000 Dolara, İran’da 2.600’den 2.000’e, Irak’ta 1800’den 1.000’e, Suriye’de 1.600’den 1.200’e, Yemen’de 310’dan 280’e, Mısır’da 1.100 Dolardan 800 Dolara gerilemiş durumda. Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar istikrarını koruyor.

Gelir dağılımındaki düşüşü, hızlı nüfus artışına bağlayan ekonomistler var. Onların kanaatlerini, ideolojiye ve Maltüs Teorisi(1) taraftarlığına bağlamak mümkün. UNFDA raporundaki rakamları incelediğimizde, nüfus artış oranları ile gelirdeki düşüş oranları arasında meydana gelen değişimin birbiri ile bağlantılı olmadığı ortaya çıkıyor. KBMG düşüşünü, bir ölçüde petrol gelirlerindeki düşüşle açıklamak daha mantıklı bir yaklaşımdır.

ABD’nin Irak operasyonu, operasyon sırasındaki tahribat, operasyon sonrasındaki vurgun ve soygun sebebiyle Irak’ta KBMG daha da düşecek. Orta Doğu’nun diğer ülkelerinde de aynı düşüşün yaşanması muhtemel. Özellikle İran, Suudî Arabistan ve Suriye’nin, ABD’nin sonraki operasyonlarının hedefi olacağı söylentileri hayli yaygın. Bu ülkelerde bir taraftan y abancı sermaye çekilip yatırımlar azalırken diğer taraftan da savunma giderleri artacak.

SAVAŞIN FATURASI

ABD’nin 1991 yılında gerçekleştirdiği Irak operasyonunun maliyeti 40 milyar dolar olarak açıklanmıştı. Bunun 10 milyar doları ABD tarafından, 30 milyar doları ise Kuveyt, Suudî Arabistan ve ABD’nin diğer müttefikleri tarafından finanse edildi. Türkiye savaşa fiilen girmemesine rağmen ABD’ye sağladığı pasif destek sebebiyle 50 milyar dolar zarara uğramıştı. Türkiye hariç, ilgili bütün ülkelerin zararları fazlasıyla karşılandı.

Üçüncü Körfez Savaşı’nın malî portesi henüz açıklanmadı. Fakat boyutlarının en az ikincisi kadar olacağı tahmin ediliyor. Bu zararın, birincisinde olduğu gibi petrol ithalatçısı ülkelere fatura edileceği tabiîdir. İkinci savaş öncesinde petrolün varili 15 dolardı. Savaş sonrasında 40 dolara çıktı. Bu gelişme, bir yıllık süre için fazladan 50 milyar dolar gelir sağladı. Kime sağladı? ABD ile Irak dışında kalan petrol ihracatçısı ülkelere. Çünkü Orta Doğu’da, petrol üretimi ve ticareti; ABD uyruklu 7 şirketin tekelindedir. Bu yedi şirketten 5 tanesinin bütün hisseleri devlete aittir. Orta Doğu’da geçerli anlaşmalara göre petrolden elde edilen kâr, petrolün bulunduğu toprağın sahibi olan devlet ile üretimi yapan ve pazarlayan firma arasında yarı yarıya bölüşülür. 50 milyar Dolar ekstra kârın 18 milyarı doğrudan, 7 milyar Doları ise iki özel şirketin kârı olarak dolaylı yoldan ABD hazinesine, 25 milyar Doları da Orta Doğu’lu petrol ihracatçısı ülkelerin kasasına girdi. Böylece ABD ve diğerleri, iki yıl içerisinde savaş zararlarını karşılayıp kâra geçtiler. Üçüncü Körfez Savaşı’nda ABD, petrolün Dolar yerine Euro ile satışını da önlemiş olmakla, fâhiş ölçüdeki muhtemel zararlardan kurtulmuş oldu.

Irak’ın işgali ile elde edilen menfaatler, aktif destek veren İngiltere ile ABD arasında paylaşılacak. Pasif destek veren Polonya ve Bulgaristan ise Irak’ın yeni yönetiminde masaya oturmak ve Irak’ın yeniden imarında müteahhitlik hizmetlerini üstlenmek suretiyle hizmetlerinin karşılığını alacaklardır.

SENARYO

İşin bu noktasında Türkiye, Irak’ın yeniden imarı konusunda talepte bulunmadan, ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz’in, Türkiye’yi aşağılayan, azarlayan beyanatı(2), medyanın farfaracı deyimi ile “Gündeme bomba gibi düştü.” ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Grossman da Wolfowitz ile aynı makamda konuştu. Tezgâhlar kurulmuş, Türkiye bir defa daha savunmada kalmak, haklarını isteme cesaretini gösterememek durumunda bırakılmıştı.

Wolfowitz’in fırçalama hareketi bir yönü ile Türkiye’nin Irak pastasından pay istemesini önlemek amacına yöneliktir. Diğer taraftan da tezkerenin reddedilmesindeki ABD hatasını ört-bas etmektedir. Hazırlanacağı üzere ABD, harekâttan önce Trabzon’dan Çorlu’ya, Diyarbakır’dan İzmir’e kadar hava alanlarını kullanma hakkı istedi. Yetinmedi, Irak harekâtının gerektirdiğinin birkaç katı sayıdaki askerinin Türkiye’de konuşlandırılmasına izin verilmesini bekledi. Bu istekler kabul edilse idi, âdeta Irak’la birlikte Türkiye de işgal edilecekti. Türkiye’de bu endişe hükûmet dışı çevreler tarafından cılız bir şekilde seslendirildi. ABD, endişelerin yersiz olduğu konusunda hiçbir teminat vermedi. Sanki tezkerenin reddedilmesi için bütün hazırlıkları yapmıştı. ABD açısından öyle olması gerekiyordu. Türkiye operasyona katılırsa, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasına razı olmayacak, Irak’taki Türklerin yönetimde söz sâhibi olmasını isteyecekti. ABD, bu konuda kendisine isnat edilen kirli düşünceleri yalanlamak ihtiyacını bu güne kadar hissetmedi.

KIRK KATIR – KIRK SATIR

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, demokratik parlâmenter sistemin kuralları içerisinde bir karar alınmıştır. Doğrudur veya yanlıştır. Bunu tartışmak hakkı tamamen ve yalnızca bize aittir. ABD, bir taraftan Irak’ta demokratik rejime geçişi sağlamak amacıyla hareket ettiğini söylerken diğer taraftan demokrasi dışı müdahalelerin olmamasını suçmuş gibi ortaya koymak, çifte standarttır. Dostluğu da, güven ortamını da zedeler.

ABD ile yaşanan gerginliklerin, Türkiye’yi Avrupa Birliği (AB)’ne yaklaştırdığı iddia ediliyor. Türkiye’de “çığırtkan azınlık” denilebilecek belli bir kesim, AB’ne zaten yakın duruyordu. Önemli olan Türkiye’nin AB’ne yaklaşması değil, AB’nin Türkiye’ye olumlu bakmasıdır. Türkiye’nin AB’ne yaklaşması demek, daha fazla tâviz verilmesine razı olmak demektir. Kırk yıldır uygulanan teslimiyetçi politikalar bize yarar sağlamadı. ABD’nin kırk katırından kurtulmak için millî ve kültürel varlıklarımızı AB’nin kırk satırına teslim etmekten daha akıllı tercihlerimiz olmalıdır.

Bizi biz olarak kabullenmeleri şartıyla ABD’nin siyasî desteği ile AB’nin ekonomik avantajları bir arada düşünülebilir.

ABD için Irak’ı yönetmek, işgal etmek kadar kolay olmayabilir. Yönetim zorluklarıyla karşılaştığında ve yardımımıza ihtiyacı olduğunda, Wolfowitz’siz ve Grossman’sız bir ABD için biz burada olacağız. Bunun için daha aktif bir dış politika uygulamamız gerekiyor.

DİPNOTLARI

(1) Malthus Teorisi: Dünyadaki nüfus artışlarının 2, 4, 8, 16… şeklindeki geometrik dizi şeklinde gerçekleşeceğini, gıda ve diğer ihtiyaç maddelerinin ise 1, 2, 3, 4… gibi aritmetik dizi hâlinde artacağını iddia eden faraziye. 1766-1834 yılları arasında yaşayan İngiliz ekonomisti Robert Thomas Malthus tarafından ortaya konan faraziyenin doğru olmadığı, aradan geçen 200 yıl içerisinde anlaşılmıştır. Malthus’e göre nüfus artışları önlenemediği takdirde fakirlik ve sefalet, insanlığın kaçınılmaz kaderi olacaktı. 1800’lü yıllardan bu yana dünya nüfusunda; savaşlara, toplu ölümlere rağmen beklenmedik artışlar olmuş fakat açlık, dünya çapında bir tehlike hâline gelmemiştir. Dünyanın bazı bölgelerinde açlık ve sefalet görülmekte ise de bu olgu, Malthus’ün teorisini doğrulamaktan çok, kaynakların kullanım ve paylaşım mekanizmasındaki aksaklıkları işaret etmektedir.

(2) Wolfowitz’in Beyanatı: Bizi hayâl kırıklığına uğrattınız. Özellikle askerler, kendilerinden beklenen güçlü liderliği göstermediler. Daha büyük hayâl kırıklığı ise Türk Hükûmeti ve halkının, nelerin kaybedilebileceğini anlamaması oldu. Stratejik ortaklığımızın devamını istiyorsanız, hatanızı kabul etmelisiniz. Türkiye’nin, İran ve Suriye ile ilişkileri, tamamen bizim izlediğimiz politika ile uyumlu olmalı.