1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İnönü’yü Nasıl Tanırım?

Prof.Dr. Reha Oğuz Türkkan
Geçenlerde, sabık başbakan ve başkanımız İsmet İnönü’nün ölüm yıldönümü kutlandı. Biraz geçiştirildi gibi geldi bana. Ben de geçiştirmeye niyetliydim ama, dostumuz Turgay Tüfekçi, İnönü’nün tarihimizde iyi veya kötü bir dönüm noktası olduğunu hatırlatarak, gerçekleri–bildiğim kadar–yazmamı tavsiye etti.

Aslında daha önce de birçok defa bu konuya ilişmiştim (“İnönü’yü Bütünüyle Değerlendirme” yazımı hatırlayan olabilir). Boğaziçi Yayınevince yayınlanan “Tabutluktan Gurbete” kitabımın (sayfa 35..), 2. baskısında da çıkmıştı.

Gene de, o yazılarda hiç değinmediğim olayları burada belirtmek istedim.

2. İnönü ve Lozan’daki Tartışmalı Rolü

İsmet İnönü’nün hep övülen yanları, İnönü Savaşlarındaki rolüyle Lozan Anlaşması’ndaki “başarısı”; bunlar benim uzmanlık ve bilgi alanlarının dışında kalıyor. 2. İnönü Savaşı hakkında kaynağını bulamadığım bir iddiaya göre, çarpışmalar belirsizlikle bitince ordularımızın komutanı Miralay (Albay) İsmet, yenildiğimizi sanıp geri çekilmeyi emretmiş; atına binerken bir subay atının dizginlerine yapışıp “Miralayım, Yunanlılar çekiliyor” deyince emri geri almış. Şevket Süreyya Aydemir, “İkinci Adam” (yani “İsmet İnönü”) kitabında bu bitişten hiç söz etmiyor, bilâkis (ders kitaplarında hep okuduğumuz gibi), onun sayesinde kurtulduğumuzu yazıyor ve Atatürk’ün bu anlamda çektiği telgraftan bahsediyor.

Oysa, “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” adlı kitabında Mustafa Müftüoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver’i, Feridun Kandemir’i ve eski hariciyecilerimizden Sedat Zeki Örs’ü tanık göstererek, ilk iddianın doğruluğunda ısrar ediyor ve asıl Erkânı harbiye (Genel Kurmay) Reisi Mareşal Fevzi Çakmak’a bu şerefin tanınmasını daha haklı buluyor. İnönü’nün “hemen ricat emri verdim” itiraflı telgrafına karşılık Fevzi Paşa, Cephe Kurmay Başkanı Yarbay Naci’ye (Naci Tınaz Paşa’ya), telgraf çekerek “ricat etmeyecek, derhal düşmanı takibe başlayacaksınız” emrini veriyor. İsmet İnönü aranıyor, bulunuyor ve tekrar Garp Cephesi Kumandanlığına geçip “İnönü kahramanı” oluyor.

Peki, Miralay İsmet bunu hak etmediyse Atatürk neden 2. İnönü Savaşı yüzünden onu tebrik etti öyleyse? Herhalde o kritik günlerde sorun yaratmamak için diye düşünüyorum. Bunu, İnönü’yü başbakanlıktan “affettiği” 1935 yılında, Fuat Köprülü’nün, Hasan Reşid’in, Ali Canib’in ve Celâl Bayar’ın hazır bulundukları bir sohbette söylediği şu sözlerden anlıyorum: Atatürk o gece şu itirafta bulunuyor: “Ben bu İsmet’i 20 senedir yola getiremedim. O kadar kararsız, mütereddittir ki, Ordu Kumandanlığı edemez… Belki Erkânıharp Reisi olabilir ama, Ordu Kumandanı asla!”

Nitekim Büyük Taarruz’da, yaralı haline rağmen Ordu Kumandanlığını İsmet İnönü değil, Atatürk üstlenmiştir. Meclisteki görevini ve mevkiini terk edip.

* * *

Lozan’daki şöhretine de gölge düşürecek iddialar var. Ancak bunlar, daha çok rakibi ve hasmı Dr. Rıza Nur’dan menkûl olduğu için inanmakta tereddüt ediyorum. Ortada olan iddia, İsmet İnönü’nün Lozan’da İngilizlerin sert baskıları karşısında Hatay’la Musul–Kerkük üzerindeki haklarımızdan vazgeçtiği ve “Çaremiz yoktu” dediği şeklinde.

Doğru mu?

İnönü’nün sonraki Hatay ve Kıbrıs konularındaki teslimiyetçi politikası hatırlanıp Atatürk’ün de teşhisi yan yana koyulunca iddia ağır basmaya başlıyor.

Gelelim benim bizzat yaşayıp tanık olduğum günlere.

Hatay ve Kıbrıs’taki Rolleri

Kasım 1936–Ocak 1937 yıllarda İnönü’nün başbakanlığı döneminde Suriye’den çekilen Fransa, İskenderun–Antakya illerinde referandum yapılmasına karşı çıkmış, Türkiye oradaki Türkleri destekleyince “devlet-I muazzama” (süper devlet) tavrı takınıp iki zırhlı göndererek Ankara’ya gözdağı vermek istemişti. İnönü derhal geri adım atınca, o sırada ölüme yaklaşan Atatürk hasta yatağından kalkmış, mareşal üniformasını giymiş ve Adana’ya gidip kısmî seferberlik ilân etmişti. Blöfünün sökmediğini anlayan Fransa, zırhlılarını geri çekmişti. Referandum yapılmış, Hatay halkı bağımsızlık için oy vermiş, daha sonra da Türkiye’ye katılmıştı.

Atatürk İnönü’yü başbakanlıktan aldı, yerine Celâl Bayar’ı atadıktan sonra 10 Kasım 1938’de Allah’ın rahmetine kavuştu.

Ve İnönü bu sayede Cumhurbaşkanımız oldu. İktidarı, 1946–1950 devresinde seçimi şüpheli şekilde kazanmasına rağmen sonunda Menderes’e yenildiğini kabule mecbur oldu, ama 27 Mayıs 1960 ihtilalinin bitiminde bu sefer başbakan olarak gene iktidar koltuğuna oturdu. 1963’te Kıbrıs’ta EOKA darbesi oldu, Türkler (bebekler bile) Rumlar tarafından katledilmeye başlandı. Antlaşma sonucu Türkiye Ada’ya müdahale kararı aldı, fakat İnönü çıkarma için yola çıkan savaş gemilerimizin çok yavaş gitmeleri emrini verdi. Atatürk’ün onun için söylediği “kararsız, mütereddit”, çekingen huyu yüzünden işi uzatmayla, müzakerelerle sorunun çözüleceğine inandı. Amerika’da gazeteler, “Türklerin Ada’ya çıkacağı yok, kılıçlarını kınında sallayıp duruyorlar” diye bizi alaya aldılar. Ben oradaydım. Okudum ve çok üzüldüm.

Bu zaman kaybından yararlanan Rumlar kıyameti kopardı, bunun üzerine ABD başkanı Johnson o meşhur ve mel’un mektubunu yollayıp bizi tehdit etti. Kuvvetlerimizi geri çektik.

Türkçü Görüşlere Karşı Tutumu

Şimdi iyice gerilere, 1940’lara, şahsî karşılaşmalarıma gidelim.

Atatürk’ün ölümüyle birlikte pullardan, paralardan onun resmi kaldırıldı, İnönü’nünkiler kondu. Robert Kolej öğrencilerinin çıkardığı dergi benden yazı isteyince, tepki olarak hiciv kullandım, “yakında Atatürk’ün atlı heykelleri de kaldırılacak, yerine ‘Millî Şefimizinki’ konacak; bu çok israf olacak. Bundan sonra şeflerimizin heykellerinin başını vidalı yapalım, sade kafa kısmını değiştiririz” diye yazdım. Dergi toplatıldı. Ama mimlendim.

Çıkardığım Ergenekon, Bozkurt ve Gök Börü dergilerim merhum Atatürk’ün Türkçü görüşünü savunuyordu. Cumhurbaşkanı İnönü ise tam karşı görüşteydi (ilk iş olarak okul kasketlerimizdeki Bozkurt amblemleri kaldırılmıştı). Ve sık sık bu görüşlerimiz yüzünden dergilerimiz kapatılıyor ve toplatılıyordu (meselâ, Bozkurt’un 11. sayısı, sırf kapakta Türklerin yaşadığı yerlerin haritasını koyduğumuz için kapatıldı!).

150 Küsur Azerî Türk’ün İadesi Faciası

Nihayet yüz yüze çatışma günümüz geldi çattı. 1943’lerin sanırım sonbahar aylarıydı. Azerbaycan’dan 150 kadar Azerî Türk’ü Türkiye’ye sığınmıştı. İnönü Hükûmeti’nin onları Sovyet Rusya’ya iade edeceği söyleniyordu. Çılgına döndüm, ama tam da inanamadım. Babamın arkadaşı olan İnönü’nün özel kalem müdürü Kemal Gedeleç ile temasa geçip İsmet Paşa’yla tanışmak istediğimi söyleyip buluşabilmem için yardım etmesini rica ettim. Gedeleç beni Yalova’da Termal Otel’e çağırdı: İnönü oraya gelmiş, birkaç dakikalığına tanışıp elini öpebilirmişim. Hatıratımda uzun uzadıya anlattığım bu karşılaşma çok çirkin geçti. Bana “Sen kim oluyorsun bize karışıyorsun, haddini bil!” diye bağırdı, ben de “haddim olmayarak” alışık olmadığı cevapları verdim. Nerdeyse beni tutuklatacaktı! Kendimi bahçeye attım ama gene mimlendiğimi anladım. 23’lerin en çok işkence gören olmamı böyle izah edebiliyorum (Tabutluk’ta 3 gün 4 gece).

Memduh Şevket Esendal 9 sayfalık bir mektupla beni uyarıyor, bize ağır darbe vurulacağını, dikkatli olmamızı tavsiye ediyordu.

Mülteci kardeşlerimiz Ruslara iade edildi ve hemen oracıkta kurşuna dizildi.

Taşlık’ta Tapu Olayı

O sırada babam, (Tapu Kadastro Genel Müdürü Halit Ziya Türkkan da) mimleniyordu. Maçka civarındaki Taşlık mevkiinde kıymetli bir araziye İnönü ailesi iddialara göre, haksız yere sahip çıkmak istiyormuş, babam da tapunun onlara devrini onaylamamış. Halit Ziya Bey’i yola getirmek için baskılar arttıkça artıyormuş.

3 Mayıs 1944

Kızılordu’nun Balkanlarda ilerlediği, Türkiye’de Sovyet yanlısı Komünistlerin azdığı, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in solcuları desteklediği ve yayınlarını yaydığı günlerdi. Biz Türkler olanca gücümüzle karşı koyuyorduk. Orhun’daki bir yazısı yüzünden Atsız Ankara’da yargılanıyor, ben de oraya gidip yürüyüşler düzenliyordum.

Ve 3 Mayıs’ı takip eden günler ben ve 22 Türkçü ülküdaşım tutuklanıyorduk. İnönü de 19 Mayıs’ta aleyhimizde ağır bir nutuk veriyordu.

Öteki yayınlanan hatıralarımızda anlatıldı: Tabutluk işkenceleri, zindanlar.. v.b. Babam da çekinmeden İnönü’ye ağır bir telgraf çekiyor, “Mahkeme daha karar vermeden, siz nasıl olup da Türkçüleri suçluyorsunuz?” diyordu.

Sonuçta Genel Müdür Halit Ziya bey resen emekliye sevk edildi. 1946’da Askerî Yargıtay 23 Türkçüyü, İnönü’nün tehditlerine rağmen beraat ettirdi ama babam açığa alınmakla kaldı.

Sizi İnönü Olarak Değil…

1960’larda İnönü Amerika’ya başbakan olarak geliyordu. Washington’da elçimiz, Rumların ve Ermenilerin hazırladıkları sert nümayişe karşı New York’ta Türkleri seferber etmemi rica etti. Yüzlerce vatandaşımızı toplayıp azgın nümayişleri susturdum. Uçaktan inen İsmet İnönü’yü ben karşıladım ve “Sizi İnönü olarak değil, Türkiye’nin başbakanı olarak hoş geldiniz demeye geldik” dedim. Homurdanarak yürüyüp limuzinine bindi, gitti.