1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İmtiyazlı soytarı

Turgut Güler
AB’nin cümle kapısı önünde, olmadık hakâretlere mâruz kalarak şaklabanlıklar yaptırılan Türkiye, Gümrük Birliği Antlaşması’nın - yeni AB üyelerini de içine alacak - genişletilmiş şeklini imzalamış; fakat durumu idâre etmek için, göstermelik bir deklârasyon yayınlamıştı. Böylece, “Kıbrıs Rum Devleti”ni tanımıyorum, demeye getirmişti. Bu, tamamen aczi örtmeye yönelik, “istedim ama, yapamadım” tavrıdır.

AB, Türkiye’nin deklârasyonuna, bir karşı deklârasyonla cevap verdi. “Dostum”uz Blair’in İngiltere’si, dönem başkanı olarak ağırlığını koydu (!) ve Türkiye’nin, müzâkereler sırasında Kıbrıs Rum Devleti’ni tanıması istendi.

Bu karârın neresi iyi ve neresi Türkiye’nin hayrına ise, zâten etrâfımızı sarıp sarmalamış olan “OLUMLU HAVA” (!), tadından yenmez hâle geldi. Başta “İMKB kuş cenneti”ndekiler olmak üzere, bütün ekonomi kuşlarımız kanat çırptılar. Yalnız, dikkat etmek lâzım, havanın bu derece olumlusu (!), en sağlıklı ciğerlere bile dokunur.

Halbuki, “millî yas” ilân edilmesi gereken günlerdeyiz. Adamlar, müzâkereler esnâsında Rumları tanımazsanız; Ermenileri soy kırımına tâbi tuttuğunuzu kabûl etmezseniz; Ankara’da dernekleri kapatılan livatacılara hoş davranmazsanız, görüşmeler kesilir, diyorlar. Biz, bu aşağılamayı “dostluk jesti” olarak yorumluyoruz.

Eski İngiliz krallarının maiyet kadrolarından biri “soytarı”ya âitti. Kralın her türlü gülme ve stres atma ihtiyâcını, bu soytarılar karşılardı. Kral soytarılığı, çok zor bir işti. Kral hazretlerinin tebessümünden kahkahasına, can sıkıntısından efkârına kadar bilumum psikanalitik ve pa ranoyak tavırları, soytarının vücudunda kurulan canlı ve de heyecanlı merkezde şekilleniyordu. Soytarının, sâdece komiklik yapması, güldürmeye çalışması kâfi değildi. Kralın bâzı bedihî ihtiyaçlarının giderilmesi; meselâ, at veya eşek niyetine soytarının sırtına binmesi; keskin bıçak, makas gibi âletlerle soytarıya işkence yapması; nihâyet Haşmetmeâb’ın yüce canı isterse, soytarıyı zevk için öldürmesi bile mümkündü. Bütün bunlar, kralın tabiî hakkı; soytarının da aslî vazîfesi sayılıyordu.

Efendim, bu AB, kendini kadîm İngiliz Krallığı’nın yerine koymuş görünüyor. Türkiye’ye de, ancak ve ancak kraliyet sarayının imtiyazlı “soytarılığı” verilmek isteniyor.

Türk milletine karşı; kendilerini “medenî” sanma vehmine kapılan bir avuç haddini bilmez, perâkende hesâba dahi gelmez basit kişilerin pek galîz, pek rencîde edici ithamlarına:

“-Aman puanımız düşmesin, aman hakkımızdaki kanaat menfî olmasın...” mantığıyla cevap vermemek, târih önünde hem gaflet, hem dalâlet, hem de hıyânettir.

Şimdiye kadar AB’ne verdiğimiz tâvizleri, bu uğurda kırdığımız cevizleri aslâ kâfi görmüyorlar. Onların, Türkiye’nin dirisiyle işleri yok, ölüsünü istiyorlar. Biz de, cenâze namazımızın hazırlıklarını yapıyoruz; defin lâzimesini tedârikle meşgûlüz.

Avrupa, kendi hazin sonunu hazırlıyor. Avrupa, yaşlı ve bunamış nesillerinin elinde, kendi traji-komiğini yazıyor. Sadece Avrupa’ya değil, bütün dünyaya lider olabilecek Türkiye, içindeki cevheri önce bulup sonra parlatmalı ve şerefiyle, haysiyetiyle “devlet” bulmalıdır. Dünün, bugünün ve yarının Türkiye mefkûresi, bu şeref ve haysiyet çizgisi üzerinde ışıldamaktadır.

Bu ışıltıyı yakalayan bir Türkiye, bir daha aslâ açmamak üzere AB dosyasını kapatmalıdır. Ama, kapatırken, bu asîl milletin bütün ağırlığını hissettirmeli; bunca zilleti Türklüğe ve Türkiye’ye revâ görenleri de millî vicdanda mahkûm etmelidir.

Türklere izzet-i nefis kırıcı muâmele, sâdece AB cenâhından gelmiyor. Aynı tarz, hattâ daha şiddetli bir aşağılamayı da ABD yapmaktadır.

Geçen sezon Devlet Tiyatrosu’nca sahneye konan “Çayhane” isimli oyunda, Okinawa’yı işgâl eden Amerikan birliğinin komutanına “patron!” diye hitab eden sevimli Japon (Sakini), Şark tefekkürü ile Yeni Dünya pragramatizmini ne güzel harmanlıyordu. Fakat, bu “patron!” hitâbında öne çıkan husus, “bön” ve “ahmak” Amerikalı imajı idi.

Geçtiğimiz Eylül ayının ortalarında Newyork’da, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın altmışıncı kuruluş yıldönümü dolayısıyla dünyanın neredeyse bütün hükûmet veya devlet başkanları bir araya geldi. Bu liderler toplantısında, ABD’nin “Dünya patronluğu” bir defa daha vurgulandı.

Şu, içine düşürüldüğümüz perişan hâllere bir bakınız: Newyork’daki bu altmışıncı yıl kutlamasına çağrılan başkanlardan biri de, peşmerge elebaşılığı ile mâruf Talabânî. Irak Cumhurbaşkanı sıfatıyla o da Newyork’a gitti. Patron Bush, önce Talabânî ile görüşüyor. Ertesi gün de, staratejik ortağı T.C. Başbakanı ile bir araya geliyor ve tam ortağa yakışır bir edâ ile:

“- Şu sizin PKK işini Talabânî’ye söyledim. Bu konuda bir şeyler yap, dedim. Merak etmeyin, bu hususta duyduğunuz rahatsızlığı aynen aktardım.”diyor.

Artık, bundan sonra Türkiye’de PKK’nın esâmisi mi okunur? Terörün kökünü, bu sâyede kazımış olduk!.. Bu, nasıl bir rûh hâlidir ki, Bush’un himmetiyle Talabânî’den meded umuyoruz.

25 Ekim 2005 günü George W. Bush. Mesut Barzânî’yi “Başkan” pâyesi vererek Beyaz Saray’da misâfir etti. Peşmerge kıyâfetiyle Bush’un huzûruna çıkan Barzânî, hem bu kılığı ile, hem de Saddam’a karşı gösterdiğini Bush’dan öğrendiğimiz kahramanlığı ile bizzat patron tarafından meth ü senâ edildi.

Burada, Barzâni’de vehmedilen “başkanlık”, artık Beyaz Saray seviyesinde telâffuz edilen “Kürdistan”ın başkanlığıdır. Türkiye açısından utanılası ve yerin dibine geçilesi bu durum karşısında biz ne mi yaptık? İşi pişkinliğe vurdurup, Kuveyt ve Yemen çöllerinde deve hörgücü saymaya çıktık.

Hani, ABD bizim stratejik ortağımızdı?.. Hani, PKK belâsı ABD ile birlikte def edilecekti?.. Hani, bizim “denenmeye gelmeyecek bir sabır ve tahammül derecemiz” vardı?... Barzânî, Oval Ofis’de peşmerge heykeli niyetine poz verirken, biz Kuveyt ve Yemen’de “Türkiye’yi pazarlamak”la meşgûldük.

Evet, sonunda Barzânî’yi, hem de Bush’un takdiriyle “Başkan” yaptık ya, daha ne demeli?

Vakit, Türkiye’yi Arap maşlahlarının hışırtısına teslîm etme vakti değildir. Vakit, Türkiye’nin haysiyetini, gurûrunu ve millî geleceğini düşünme vaktidir... Türkiye’yi korumak ve kollamakla kendini görevli hisseden herkesin, bu düşünme vaktinde buluşması lâzım. Yoksa, tribünleri dolduran Türk’ün felâkete uğramasına teşne gürûh, kralın -eşek niyetine- soytarının sırtına binmesini bekliyor...