1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İki cihan arasındaki Türkiye’nin geleceğine dair

Selçuk Karakılıç
Uzun zamandır gündemimizi Avrupa Birliği ile ilgili münâkaşalar işgal ediyor. ‘Uzun zamandan’ kastım 211 yıllık gibi geniş bir zamanı kapsıyor. 1793 yılından itibaren ‘Batı’yla ilişkilerimiz çok farklı bir mecraya girdi. “Devlet-i Ebed Müddet” değişen ve gelişen dünyâyı tâkib edebilmek ve varlığını devâm ettirebilmek gayesiyle devlet kurumlarını tanzîm etmek istedi. Târih kitaplarına ‘Tanzîmat Fermânı’ diye kayda geçirilen ‘genel değişiklikler paketi’nin sonuçlarının iyi veyâ kötü olduğunu elbette zamanın dudağı söyleyecektir; ancak burada önemli bir hususu zikre şâyân buluyoruz: Zamanın akışı ve değişkenliği içerisinde, Devlet-i Aliyye’nin birtakım değişiklikler yapması devletin devâmı ve selâmeti açısından zarurî idi. Bu değişiklikleri, Cumhûriyet hükûmetleri de yapmak istemişlerdir; ancak son yıllarda yapılmak istenen ‘genel değişiklikler’ Avrupa’nın tahakkümü ile olmaktadır. Bu ise millî vicdanı derinden yaralamaktadır.

Avrupa Birliği’nin kâğıt üzerinde 50 yıllık bir geçmişi bulunsa da aslında Avrupalılar kendi tabirleri ile “medeniyet projelerini” 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde binâ etmediler. Geçmişi kadim yıllara dayanan AB, ‘siyâsî ve iktisadî teşekkül’ olarak şimdi dünyâ siyâset sahnesinde arz-ı endam ediyor. Türkiye, bu siyasî ve iktisadî teşekkülün şemsiyesi altında bir yer bulabilmek için var gücüyle çabalayıp duruyor; ancak buna mukabil Avrupalı devlet adamlarının Türkiye’ye bakış açısı ortadadır. Buradan hareketle, acaba Türkiye’nin adaylığı, üyelikle neticelenir mi? Üyelikle neticelense bile Türkiye’nin bundan kazancı ne olacaktır? Türkiye’nin üyeliğinin askıya alınabileceği de muhtemel olduğuna göre bu durumda ne yapılacaktır? ‘Uzun düşünmek’ icab ederse bir asır sonra, Türkiye’nin bölgesinde müstakil bir devlet olarak var olacağını kim garanti edebilir? Bu tarz sorular bize âcilen zihin jimnastiği yapmamızı emrediyor. İnsan hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı, kişi başına düşen millî gelirin en az 15.000 dolar olduğu, eğitim seviyesinin ve kalitesinin yükseldiği, sosyal güvencenin her fert için temin edildiği, en geniş anlamıyla Türkiye’nin ‘sosyal ve hukuk devleti’ olması her Türk’ün iştiyâkla arzu ettiği bir hedeftir.

Türkiye’nin sıkıntısı ve çıkmazı, bu hedefe nas sıl ve kimlerle arkadaşlık ederek varacağı konusunda beliriyor. Özellikle son yıllarda birtakım kimseler, Avrupa Birliğini “kaçırılamayacak kadar büyük bir fırsat” olarak görmekte ve göstermektedir. Acaba Türkiye, AB’ye giremezse kendi geleceğine dâir çeşitli seçenekler ortaya koyamayacak kadar âciz bir ülke midir veyâ "Birliğe" dahil olamazsa açlığından nefesi kokan bir ülke hâline mi dönecektir? Hayır, bunlar atış serbestliğinin bulunduğu bir ortamda, zihni kilitlenmiş, serbest spekülâsyon yapma istidâdına sâhip birtakım kimselerin hezeyânlarıdır. Demokrasi ve kalkınma projeleri, hiçbir zümrenin ve Avrupalı’nın inhisarında değildir.

Türkiye’de estirilen kuvvetli rüzgâr AB’nin tek çıkış kapısı olduğudur. Bazı basın organlarının taraflı yayınlarıyla Türk halkı, AB'yi bir kurtuluş olarak görmektedir. Bu sayede işsizlik asgarî seviyeye çekilecek, sağlık, eğitim ve adalet hizmetleri en üst noktaya ulaşacak. Herhangi bir vatandaşımız, uçağa binerek Avrupa'nın çeşitli şehirlerine vizesiz seyahat edecek, orada iş bulacak, hattâ oturma izni alacak. Ve daha sevindirici (!) tarafı Türkiye, demokrasiyi özümsemiş ve sanayileşmiş bir devlet olacak! Hiç de inandırıcı ve gerçekçi olmayan bu yüzyılın yalanına inanmak –en azından inanmış gibi görünmek- safdilliktir. Türkiye’nin gerçekleriyle AB’nin gerçekleri taban tabana zıttır ve mes'ele hiç de bu kadar basit değildir. Avrupa'nın kendi bünyesindeki işsizler ordusuna her gün yenileri eklenirken, AB'nin Türkiye'deki işsizlere istihdam yaratması, dolaşım izni vermesi Avrupa'nın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır.

Avrupalı devlet ve siyâset adamlarının demokrasi, insan hakları, eşitlik, adalet gibi konularda samimî olmadığına inanıyoruz. "Daha çok demokrasi daha çok refah" sloganını, Avrupa emperyalizminin başka bir versiyonu olarak telâkkî ediyoruz. Avrupa'nın göbeğinde meydana gelen bir terör hâdisesinde, ülkesinin güvenliği için en sert tedbirleri alan ve uygulayan Avrupalı devlet adamları, Türkiye'de terörizmin yok edilmesi, tepelenmesi için çıkartılan kanunların, insan haklarının çiğnendiğini iddia ederek değiştirilmesini istemektedir. Lügatlerimizde bunun anlamı en hafif tabirle riyâkârlıktır.

Millî birliğin temel taşlarından biri de dildir. Avrupalılar, kendi ülkelerinde bütünlüğü bozmak isteyenlere asla pirim vermemektedir; ancak söz konusu Türkiye olunca, Türkçenin yanında dâhiyâne bir fikir ve müthiş bir kurnazlıkla, farklı dillerde de tâlim yapılmasını demokrasi olarak dikte ettirmektedir. Kıbrıs mes'elesi, Yunanistan'la Ege Denizinde yaşanan ihtilâf, Sözde Ermeni soykırımı gibi çok hayatî mevzularda Avrupa'nın Türkiye'yi köşeye sıkıştırması çok manidârdır.

Sınırlarımızın hemen yanı başında ABD'nin Irak'ı işgali ile bölgenin güvenliği ve kontrolü daha da zorlaşmıştır. Türkiye; Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, Afganistan, Irak, Filistin gibi çatışma alanlarının ortasında bulunmaktadır. Buna rağmen AB'nin, demokrasi havariliği taslayıp Türkiye'nin güvenliğine yönelik alacağı tedbirler konusunda aslan kesilmesi şâyân-ı dikkattir.

Avrupa Birliği'nin, sonu hiç gelmeyecek heyecanlı bir medeniyet projesi olarak telâkkî edilmesi garâbetlerin en büyüğüdür. Avrupalıların, uzun vadede "aynı çatı altında" kardeş gibi geçindikleri görülmemiştir. Bizce, AB orta vadede kendini feshedecek konuma gelecektir. Böyle bir senaryo karşısında Türkiye'nin geleceğini, AB'ye teslim etmeyi siyâsî ferasetten uzak ve yoksun buluyoruz.

Ezcümle, Avrupa Birliği’nin Türkiye için bir "altın kapı" olduğuna inanmıyoruz. “Birliğin” istikbâlinin belirsiz olduğu gün gibi aşikârken geleceğimizi sonu şimdiden kestirilemeyen "projeye" teslim etmek, mantık sınırlarını zorlayan bir karar olacaktır. Başkalarının medeniyet projesini intihâl yoluyla kaydımıza geçirmeyi ahlâkî bulmuyoruz. Bırakalım, Avrupalılar, kendilerine münhasır sonu gelmeyecek çok heyecanlı projelerini kendi topraklarında uygulasınlar. Biz ise, nereye varacağı belli olmayan bu projeye müdâhil olacağımıza, kollektif akıl ve irade ile demokrat ve müreffeh Türkiye’nin geleceğini tâyin edecek “bizim” projeyi hazırlayalım ve hayata geçirmenin yollarını arayalım. Peki, bu zihnî donanım, akıl ve irade bizde var mıdır? Hiç şüphesizdir ki, dün kendi medeniyetimizi haddeden geçirerek nasıl tesis ettiysek, bugün de o kuvvet milletimizde mevcuttur. Bu toprakların tapusunu bin yıl önce devralan atalarımızdan tevarüs ettiğimiz “devlet tecrübesi”, rüyâsını tasavvur ettiğimiz projenin hayata geçirilmesinde yolumuzu aydınlatacaktır. Biz, Büyük Türkiye Rüyâsı’nın gerçekleştirilmesi imkânsız bir hayâl olduğu iddiasını ve safsatasını taşıyanlara, zihnî bir seyahat yapmalarını âcilen tavsiye ediyoruz. Hâfıza-i beşer nisyân ile malûldür darbımeselini kendilerine hatırlatmayı millî bir vazife telâkkî ediyoruz. Zihnî bir seyahate çıktıkları zaman hem hafızalarını yeniden tazeleyecekler hem de gerçekleştirmek istediğimiz “rüyâmızın” güç ve kuvvetini nereden aldığımızı öğreneceklerdir. Yıl: 1699. Yer: Karlofça. Devlet-i Aliyye’nin baş müzakereci olarak Karlofça’ya gönderdiği Rami Mehmed Paşa, “Kutsal İttifak temsilcileri” ile sanıldığının aksine hiç de eğilip bükülmeden, bütün konuları müzakere ve münâkaşa ederek onlara şu yiğit ve asil sözleri söylemiştir: “ Avn-i Hakk ile Devlet-i Aliyye’nin kudretini siz de biliyorsunuz. Kuvvetimizi her geçen gün karada ve denizde artırıyoruz. İttifakınıza aldanmayın. Çünkü kendi kuvvetine güvenmek, başkalarının yardımıyla kuvvetlenmekten daha mühimdir.” Bu hikmetli sözlerden kudret ve kuvvetimizi alıyor ve geleceğe daha güvenle bakıyoruz. Evet, kendi kuvvetimize güveniyoruz. Eğer kesmediyse çok değil seksen yıl öncesine gidelim ve Türk’ün istikbâl ve istiklâlini müdafaa eden kahraman ve yiğit Atatürk’ün sözlerine kulak verelim: “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Avrupa Birliği’nin yılmaz müdâfîlerinin temel yanlışlarından biri de bu “sonu gelmeyecek ve heyecan verici projeyi” Türkiye’nin tek çıkış yolu olarak görmeleri ve göstermeleridir. Takdir edilmelidir ki, bu zümrenin içerisinde vatanperverliğinden şüphe edemeyeceklerimiz de vardır ve onlar hüsnüniyetle Türkiye’nin içinde bulunduğu kritik çıkmazlardan kurtulmasını istemektedirler. Buna mukabil biz, vatanperverliğinden aslâ şüphe etmediğimiz kimselerin Türkiye’nin geleceğini AB’de aramalarına saygı duymakla berâber iştirak etmediğimizi beyân ediyoruz. Zira “bu ülke”nin çocukları, Türk dünyâsı ile sağlam köprüler kuracak ve Batı dünyâsı ile dirsek temasını koparmadan “Büyük Türkiye Rüyası”nı hayata geçireceklerdir. Buna inancımız ve imanımız tamdır. Çünkü başkalarının yardımıyla kuvvetlenmiyoruz bilâkis kendi kuvvetimize güveniyoruz. Bu bakımdan En Emin Yol'un AB değil, Büyük Türkiye Rüyâsı olduğuna samimiyetle inanıyoruz.