1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İDİL’DEN TUNA’YA GÜL GİDER

Turgut Güler
Unuttuğumuz değerlerden biri de “komşuluk” müessesesi. Apartman ve şehir hayatı; bu güzel, sıcak insanlık tavrını, muhîtimizden çekip kopardı.

Eskiden “kapı bir komşu”larımız vardı. Üzerine titrediğimiz “komşu hakkı”nın zarar görmesine katlanamazdık. Komşumuz hakkında düşündüklerimizi, bizi komşu bilenler de bizim için hissederlerdi.

Daha da ötesi, dimdik ve sıcacık bir “mahalle rûhu”, dört bir tarafımızı sarıp sarmalıyordu. Kendimizi kat’iyyen yalnız, çâresiz ve tek başına görmezdik. Yalan, dolan, hırsızlık, kapkaç, darp, cinayet gibi hâdiseler nâdirât üzre nâdiratdan, yani “yok” denecek seviyede idi.

Bugünlerde, insanın basından haber tâkib etmeye cesâreti kalmadı. Arka arkaya verilen haberler; dinleyen, okuyan ve görende mecâl bırakmıyor. Soygun, intihar, cinnet, çete, hortum tâbirlerini, günlük hayâtımızın ayrılmaz parçası yaptık.

Bütün bu dehşet-engiz haber tehdîdine, komşumuzu kaybettiğimiz için mâruz kaldığımızı bir anlayabilsek… O zaman, içimizi tıpkı bir güllaç kâsesi gibi ihtimam ve nezâketle dolduracağız.

Sâhi, güllaç sever misiniz? Hayâtımda yediğim güllâç, parmakla sayılacak kadar az. Ama, bu, onu sevmeme engel değil. Ben, güllâcı pek severim.

“Gül” ismini, yufkalar boyu açmasından mıdır, Ramazan’a mahsus bir ağız tadı oluşundan mıdır bilinmez, “ney”e meftûn oluşum gibi, ben güllâca da vurgunum.

Nişasta yufkalarının, incenin incesi bir kalınlıkta açılması; bunların, dokunsan kırılacak bir hassasiyette kurutulması, ambalaj içine konup vitrine çıkarılması, hep “ibâdet” tadında işler gibi görünüyor.

Kurutulmuş güllâç yufkalarının sütle buluşması; şeker, gülsuyu, nar gibi başka nimetlerle karışması, ortaya bir lezzet bayramı çıkarıyor. Ramazan’da, iftar vaktinin damak psikolojisini de bu bayram dekoruna ilâve ettiniz mi, geriye “güllâç saltanatı”na râm olmaktan başka, yapacak ne kalır?

Tuğrul İnançer, bir televizyon programında “Rahman” sûresi için “Kur’ân’ın kreması” gibi değişik, ama pek güzel bir tâbir kullanmıştı. Güllaç da, Rahman’ın “krema” hükmünde bağışladığı nimetlerden. Allah’ın “Habîb”inin rümuzu ile anılması ise, bu kremaya “ulûhiyet” ve “nübüvvet” zerreleri fiskeliyor.

“Güllâç”ın Rahmân’ına hamd olsun… Tuna’nın, İdil’in ve onların suladığı bereketli toprakların Rahmân’ına hamd olsun…

“İdil”, Volga’ya Türklerin verdiği bir isim olmanın ötesinde mânâlar taşıyor. Önce, “At tilâ” gibi müstesnâ bir hükümdâra “ad” vermiş. Hunların Avrupa’ya yürüyüşü ve “Kavimler Göçü” denen büyük harekete sebeb oluşları esnâsında İdil (Volga) vâdisinde dünyâya gelen Attilâ, doğum yerini isminde yaşatarak nâm saldı.

Yine; Avrupa Hunları, Batı Hunları gibi etiketleri olan ve Attilâ”nın hükmü altında Roma’nın her iki kanadını titreten Türk devletinin başşehri, Batı kaynaklarında “Etzelburg” adıyla geçiyor. Buna, “Attilâ’nın Şehri” mânâsını verenler olduğu gibi, “İdil Şehri” diyenler de var. Etzelburg, Ötüken’le aynı paralel üzerinde ve benzer bir coğrafyada bulunuyordu.

Sonraki asırlarda gönlümüzü yeniden titretecek olan Tunalı “Nazlı Budin”, Etzelburg’un mirâsını Kanûnî’ye devretmişti. Bugünkü adı “Budapeşte” olmuş.

Budin’in, Tuna’yı seyreden tepelerinden birinde, “Gül Baba” yatıyor. 1526’da, neferi olduğu ordunun fethettiği bu “gül” şehrine yerleşen Merzifonlu Türk kocası, “gül”le anıla anıla zamanı Tuna’ya akıttı. “Gül Baba”ların yüzü suyu hürmeti, Türk’ün eksilmeyen gayretiyle birleşti ve Tuna’nın suladığı vatan bahçesi, “Kızanlık” misâli güller açtı. Viyana önlerinden Varna sâhillerine ulaşan Avrupa’daki Türk yurdu, insan huzûrunun sembolü hâlinde güllâç kâsesine döndü.

İdil’in hâtırasını yaşatan bir başka Türk topluluğu da Bulgarlar. Ama bunlar, özellikle İdil’le birlikte anılan İdil Bulgarları. Bir de Tuna Bulgarları var ki, Müslüman olamamanın bedelini milliyetlerini kaybederek ödemişlerdi. Gülle zakkumun, güllâç sevmenin ve sevmemenin farkı.

İdil’le Tuna’yı böylesine kavuşturan bir milletin mensûbu olmak ve millet bahçesinde açan güllere bakarak güllâç yemek, ne güzel şey!..

Türk milletinin dünyâ târihinde tecellî ediş şekline ve hâline bakınca, bazı iz’an ehlince (!) yakıştırılan “tesâdüf’lerin, birer “hak ediş”ten ibâret olduğunu hemen anlıyorsunuz.

Hayâtın bin türlü gâilesi içinde, yapmakta geciktiğimiz nice vazife, yerine getiremediğimiz ne kadar vecîbe var? Saymak mümkün değil. Adına “ömür” denilen bir rüzgârın önüne geçmişiz, bizi istediği yöne, istediği sür’atle savurup duruyor.

Mevsimler birbirini takib ederek “zaman” katarına dâhil oluyorlar. Bir yılda, topu topu dört mevsim var. Önümüzdeki, ardımızdaki gün ve aylara bakarak, sanki kırk mevsimde yaşadığımızı zannediyoruz. Aslında, bütün bir insan hikâyesinin özeti, bu değil mi?

Çok sandığımız azlarla, az sandığımız çoklar art arda sıralanıp, hayat hikâyesine dönüşüyorlar.

Tesâdüflerin, gerçekten “rastgele” bir mantıkla bize ulaştığını mı düşünüyorsunuz? O zaman, yanılma payınızı iyice büyütüyorsunuz. Zira, her tesâdüfün, muazzam bir senaryosu var. Bu kadar iyi düşünülmüş ve tesiri, öncesini-sonrasını ihâta eden rastlayış, olsa olsa, bizi tesâdüf hâline getirir.

Bize tesâdüf gibi gelen her şey, mutlaka çok yüce bir makamdan gönderilen hoşluklar, güzellikler cümlesindendir. Tesâdüf yok, isâbet var. Ne mutlu isâbetin hedefinde olgunlaşan rûha… Ah! mine’i-aşk!…

Aşkdan mahrûm olan et ve kemik yığınına “insan” denir mi? Zannımca denmez. Âdemoğlu tarihinin bütün beceriksizlik ve acz manzaraları, aşksızlıktan ortaya çıkmıştır. İdarecinin “aşk”a uzak duruşu ise, yaptığı işin rengine büyük fırça darbeleriyle aks eder. Bu aksin adı, çoğu zaman “idâre-i maslahat” diye kaydedilir.

İdare-i maslahat, neredeyse yarım asırdır Türkiye’nin karakter özelliği hâline geldi. Nice babayiğit (!) siyâsî, bu “idâre-i maslahat” tuzağına yakalandı. Yakın târihimiz, bunların nârâlarıyla “çın! çın!” ötüyor.

Palyatif tedbirlerle günü geçiştirmek, sadra şifâ olacak hiçbir icraat yapmamak, “dostlar alışverişte görsün” diye boş işlerle meşgûl olmak, hep idare-i maslahatın parantezini dolduruyor.

Geçenlerde, bir vesile ile ailece, İstanbul Boğazı’nın uc noktalarından Anadolu Kavağı’na gittik. Tepede, Boğaz’a hâkim bir noktada, “Ceneviz Kalesi” dedikleri, duvar yıkıntısından ibâret harâbeye çıktık. Bu, “Ceneviz” ismi taşıyan vîrân yapı, ne kadar ihmâl edilmiş ve hor kullanılmış ise, buradan görülen Boğaz ve Karadeniz manzarası da o kadar muhteşem ve insanı kendine bende ediyor.

Bu, ne biçim bir belediyecilik anlayışıdır? Bu, ne menem bir vatan sâhiplenişidir? İki evlek yer tutan bu târihî mekânı; kurda, kuşa ve oraya uğrayan insanların bıraktığı pisliğe terk etmişiz.

Daha öncesini de bize saymak lâzım ama, en azından 1453’den bu yana vatan sınırlarımız içinde bulunan bu minik kale sâhasını, hâlâ esas vatana dâhil edememişiz. Bu tarz idâresizliğe, “idâre-i maslahat” demek bile haksızlık olur…

“Temiz şehir”, “temiz belde” sloganlarıyla çöp toplayan belediyelerimiz, ne yazık ki, “temiz eleman” istihdam edemiyor. Buradaki “temizlik” mefhûmunu, elbette fizikî mânâda ve sırf vücud, çevre temizliği olarak anlamak lâzım. Yoksa, mânevî yönden temizlenmenin metodunu da, ölçüsünü de yerli yerine oturtmak bir hayli müşkil.

Ama, mânevî temizliğe giden yolda önce maddî temizlik bulunacağına göre, maddede temiz olmayanın, mânâda kirden kurtulabilmesi mümkün mü?

Belediyelerimizin adlarını, sırtlarındaki gömleklerde taşıyan sokak çöpçüleri var. Hangi sokak veya sokakların çöpünden mes’ul ise, mesâî yaptığı saatlerde, sokak içinde resmen “eşiniyor”, “kaşınıyor” ve de “düşünüyor.” Evet, bu çöpçü arkadaşlar, işlerini düşüne düşüne icrâ ediyorlar. Bu düşünme ameliyesi, fikrî hedeften mahrum ve sâdece oyalanmaya, vakit geçirmeğe mâtuf.

Bir elinde tenekeden bozma faraş, diğer elinde süpürge ile etrâfını kolaçan eden çöpçü, ağzındaki sigarayı dişlerinde tutarak silkeliyor ve önce sigarasının külünü, sonra da okkalı bir balgam ilâvesiyle tükürüğünü, gûya temizlemeye çalıştığı sokağa fırlatıyor.

İki çöpçü yan yana mesâî yapıyorsa ve muhabbete dalmışlarsa, yanlarından geçen vatandaşın kulaklarına musallat olacak lâf kirliliğini hangi belediye ekibi temizleyecek?

Bu, belâ cesâmetindeki kirlilik illetinden kurtulmaya, yazı âleminde baygınlıklar geçiren göz de can atıyor. Orada da “kalem”den fışkıran enfeksiyonlar insanı korkutuyor.

Hâlbuki “kalem”, tek başına “medeniyet” hükmünde bir kelime. İnsan eli ve zekâsıyla elde edilmiş fikir, dimağ hamûlesinin tapu senedi.

Fuzûlî’nin, hatâlı yazan kâtibe beddua ederken söylediği kalem ilenmesi, dünyânın belki ilk “bürokrasi hicvi” dir:

“Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahririn,

Ki, fesâd-ı rakamı “sûr”umuzu “şûr”eyler,

Gâh bir harf sukûtiyle kılar “nâdir”i “nâr”,

Gâh bir nokta kusûrıyle “göz”ü “kör” eyler.”

Burada, kâtib mârifetiyle kaleme yaptırılan hatâlar, işletilen kusurlar, sadece “sûr”u “şûr”, “göz”ü “kör” etmekle kalmaz, “resmî yazı” olarak kaleme alınan bu hatâlı, kusûrlu metinler, muhâtaplarını taştan taşa vurmak, dipsiz kuyulara düşürmek için pusuya yatmıştır.

Klâsik Osmanlı idâresinde; bugünkü “müdürlük”, “büro”, “ofis” sözlerine karşılık gelmek üzere “kalem” tâbiri kullanılıyordu. “Rüsûmat kalemi”, “Âmedî kalemi”, “Tercüme kalemi” gibi devlet dâireleri, hem sivil memurluğun, hem de “setre pantolonlu kâtib”lerin adresini gösteriyordu.

Diyânet İşleri Başkanlığı’nca Mahmud Yazır’a sipâriş edilen “Kalem Güzeli” ile, başta kiraz olmak üzere meyve ağaçlarına yapılan “kalem aşısı”, bu ilenmenin dışında…