1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İçte ve dışta azınlık sorunu (I)

Celâdet Moralıgil
İSTER birey olarak ister toplum olarak insan(lar) için sorunlardan kurtulmak lüksü yoktur. İster bir aile birimi olsun ister bir klan olsun isterse bir imparatorluk olsun hiç fark etmez. Aynı şekilde monarşi, oligarşi veya cumhuriyet rejimleri de fark etmez. Bireylerin ve / veya toplumların dini de, şu veya bu din de fark etmez. “Asrı Saadet” asla olmamıştır ve asla olamaz da!1 Ne Musa ne İsa ne de Muhammed zamanları sorunsuz olmuştur. Ne Dört halife devri, ne Emevî, ne Abbasî, ne Selçukî, ne de Osmanî devirleri... Sorunsuz cennet dahi olmaz. Mutluluk çözümdedir. Çözüm de iki karşıtı gerektirir. Acıkmak sorun onun tatmini mutluluktur. Acıkılmayacak bir cennet ister miydiniz, yani doyum hazzı olmayan? Tabiî ki maksadım bir uzmanlık dalı olan “sorun sorunu”nu incelemek değil. Kısaca, Türkiye’de yaratılan veya patlak veren Azınlık Sorunu’na ve biraz da son zamanlarda Hollandalı Theo van Gogh’un öldürülmesi ile Avrupa’da oluşan yabancı ve din düşmanlığı dolayısıyla Avrupa’da yaşayan Türklerin2 sorununa değinmektir. İkincisini gelecek sayıda ele alacağım.

Azınlıklar konusunda bir öneri veya çözüm getirecek durumda değilim. Özellikle Kürt kökendi yurttaşlarımız için. Bu alanda konunun olgunlaşmadığı da düşünülebilir. Çıbanın iç organ veya organlar bozukluğundan kaynaklanan dahilî ve çevre koşullarından kaynaklanan dış nedenleri bulunmaktadır. Esas çaresi uygarlık düzeyi, kültürel düzeyi, ekonomik düzeyi ve bilimsel-teknik düzeyi çağcıl güçlü bir Türkiye’dir. Ama bunun dışında işin içine bir de Alevî inançlı Türk kökenli yurttaşlarımız yani Türkler karıştırıldı. Özellikle sünnî Türkler’den daha Türk olduğuna inandığım Alevîlerin bu tatsızlık içine çekilmesinin çıban başını seküler zihniyetten koparılmış dinsel yorum oluşturmaktadır. Yani Türk’e üst kimlik olarak islamî sünnî kimlik vermek çabaları! Yani önce (sünnî ve hanefî) Müslüman sonra Türk! Hayır! Doğrusu ve olması şart olan: Öncelikle ve kesinlikle Türk sonra şu veya bu mezhep ve tarikattan Müslüman veya Hristiyan veya şamanist veya deist veya ateist! Bence, öncelikle Türk’üm diyen ve olan bir ateist, önce Müslüman veya Hristiyan’ım diyen ve olan Türk’ten önce gelir. İşte size somut, aşırı (ekstrem), alışılmamış (eksantrik) ve maksadını zorlayan bir örnek: Bir savaşta ateistlerle çatışsam dahi sırtımı rahatlıkla “ben Türk’üm!” diyen bir ateist Türk’e dönerek savaşırım ve inanırım ki o ateist Türk canı bahasına beni koruyacak ve ölürsem çok üzülecektir. Ama, ben önce Müslüman’ım diyen bir Türk arkamda ise Müslüman düşmanla savaşırken; veya ben önce Hristiyan’ım diyen bir Türk ben Hristiyanlar ile savaşırken arkamda ise tedirgin3 olurum, tedirginlik ne kelime...

Seksen yıla yaklaşan dünya sahnesindeki yerimin (“rol” demiyorum çünkü “rol”de “kadercilik” ve “alınyazısı” gibi akıl dışı ögeler var, ben ise pozitif düşünen bir kişiyim!) bana öğrettiği bir ilke var: Türklük ve tüm insanlık için en iy yi düşünce sistemi, ancak sekülerlik ile mümkündür! Yazılarımı okuyanlar anımsayacaklardır, ben, zaten var olan, ortadan kaldırılamamış irtica canavarına âdeta destek veren Türk-İslâm-Sentezi-Tezi’ne daima dilim döndükçe karşı çıkıyorum. Neden? İki başlıca nedenden. Birincisi, Türk(çü)lük millî (ulusal) bir tanımlama ve yorumdur. Yani önce Türk Üst Kimliği demektir. İslâm ise, önce İslâm, demekte ve Türk üst kimliği’ni bastırmaktadır4. Bu sentez(!?) daima Türklük’ün zararına ve İslâm’ın yararına işlemektedir. İkincisi, pozitif İslâm, yani cari İslâm, yani hâlen yaşayan ve yaşanmakta olan, yani AKP’nin de köktendinci gizli felsefesi olan Arap yorumlu İslâm ile Türkiye’nin ve Türk coğrafyasının XXI. yüzyıla ulaşması mümkün değildir5. Türkiye dışındaki Türk Dünyası’nı bekleyen büyük tehlikelerden önemli biri de genç Türk Cumhuriyetleri’nin Türk-İslâm-Sentezi-Tezi’ne veya benzerine kurban gidip – Türkiye gibi – irtica örümceğinin ağlarına takılmalarıdır. Turan Kazanlı arkadaşımın bir sohbet esnasında dile getireceğini söylediği gibi, eğer Türkiye’de Türkçülük Kavramı şu veya bu şekilde kirlenmeğe devam ederse, yapılacak iş “Türkçü Düşünce” ortamını Türkiye dışındaki bir başka Türk yurdu’na taşımak gerekecektir. İsmail Gaspıralı’nın, Yusuf Akçura’nın, Musa Carullah Bigi’nin, Ayaz İshaki’nin, Hüseyinzade Ali Bey’in, Ahmet Ağaoğlu’nun akrabaları yaşıyor. Taa uzakta Kaşgarlı Mahmut’un torunları, kısacası ve özcesi Bilge Kagan’ın tüm torunları... Sadece bayrağı, bağımsızlığı ve toprağı için yılmadan mücadele etmiş olan bir avuç Hristiyan Oğuz, yani Gagavuz kardeşlerimizin ve Kıbrıs Türklerinin Türklük bilinci göz yaşartıcı ve göğüs kabartıcıdır. Benim için tüm Türk toprakları vatandır, ister Gagavuzeli’nde6 olsun, ister Doğu Türkistan’da olsun, ister Sibirya’da olsun.

Bu hususu, yani dinsel inancı (ateist de olabilir) ne olursa olsun tüm Türkler (kötüsünü lânetlesem de) benim kardeşimdir hususunu, her ortamda tekrarlıyorum. Çünkü dinsel yorumun, somut olarak islâmî yorumun Müslüman olmayan Türkleri, Müslüman olup da sünnî (hanefî) olmayan (yani ve maalesef Alevî) Türkleri dışlamak suretiyle, Türk, Türklük ve Türkçülük kavramlarını kirlettiği kanısındayım. Dinci basın ve çevreler Türklük ile İslâm’ı özdeşleştirmekte ve bazı – hattâ bir hayli – “Sentezci” Türkçüler de Türk sadece (sünnî ve hanefî) Müslüman olur anlamında ifadeler kullanmaktadırlar. Bir avuç Gagavuz için Hristiyanları sevecek miyiz, diyen, yazar hatırlıyorum. Açık-seçik söylüyorum: “Ben Türk’üm ve Türklük ile övünüyorum!” diyen her Hristiyan Türk, her Musevî Türk, her Budist Türk, her ateist Türk, tam bir Türktür, benim kardeşimdir. Buna mukabil “Ben Türk’üm ama yalnız Müslüman Türkler de diğer tüm Müslümanlar gibi kardeşimdir” diyen Türk benim için eksik bir Türktür!

Komplo yapıldığına veya yapılabileceğine tabiî ki inanırım ve Türkiye’nin de yapması gerektiği ve yaptığı kanısındayım. Ama, gerçek nedenlerden kaçmak için komplo teorilerinin arkasına sığınmak alışkanlık ve yönteminin de karşısındayım. Ayrıca, evinin içini ve kapısının önünü temiz tutmayanların komplolara kurban gideceğinin de bilincindeyim. Ve, “... şimdiye kadar uygulanan gayrı millî hatalı politikalar...” gibi beylik, içi bomboş, alternatifi gösterilemeyen veya hayalî ve çok zaman hamasî safsatalar yüklü fikirleri de önemsemem. Okumuş Türk’ün okumamış Türk’ten fazla vergi kaçırdığı; hırsızlığın, hortumlamanın, rüşvetin, suiistimalin, yandaş kayırmanın hiçbir akide tanımadan her kesimde7 egemen olduğu bir Türkiye gerçeğinde “... millî kaynakları kullanarak ekonomiyi canlandırmak...” türü lâflara gülmek bile israftır8.

Farklılıklar var ve Türkkan’ın dediği gibi beş parmak aynı uzunlukta değildir, iyi ki de değildir ve olamazdı da... Ancak farklılıkları aşağılama, kavga, dövüş ve öldürmelere dönüştürmek olgun-insanca bir erdemli tutum değildir. Çağımızda kötü maksatlı kaba güce ve kaba söze hiç yer olmamalıdır9. Önce bunu halkalar hâlinde kendi içimizde gerçekleştirmeliyiz. Aile içinde, aileleler arasında, meslek grupları içinde, meslek grupları arasında vs. Farklı dinsel ve politik gruplar da bu kapsamdadır. Hakikatın fikirlerin çarpışmasından (buna diyalekt de denebilir) çıktığı gerçeği çerçevesinde gruplar uygarca tartışabilirler. Ancak tartışma asla kan dâvasına dönüşecek boyutlarda olmamalıdır. Türkiye ve Türklük için somut bir misal olarak Sünnî ve Alevî İnanç Farklılığı’nın özellikle sünnî Türklerce ele alınış şekli çok yanlıştır. Bu, milyonlarca özbeöz kardeşimizi dışlamak ve onları az veya çok kaybetmek demektir. Bu, ulusal bir intihardır. Bu anlamsız olayın gerisinde benim bıkmadan ve usanmadan söylediğim ve söyleyeceğim Türklük Kimliği kayması ve kirlenmesi yatmaktadır. Bu kayma ve kirlenmeyi önlemenin ön koşulu da seküler düşünce ve lâik düzendir...

Bir de içte Hristiyan inançlı azınlıklar sorunu var. Bu konuda açmazlara düşüyoruz. Özellikle Avrupa’daki Türkler için sonsuz, içtekiler için kısıtlı özgürlük istiyoruz. Doğru değil ve olmaz da. İkinci yazı içine bu hususu monte etmek istiyorum.

Konu ile ilgisiz bir dilek: Türk anneler-Türk babalar, çocuklarınıza lutfen Türkçe ad koyunuz! Hiç olmazsa bu işte birlik olalım! Benim çocuğum yok ama şimdiye dek iki düzine çocuğa Türkçe ad önerdim ve koydurabildim!

DİPNOTLARI

1- Biz Türkçüleri kızdıracak bir kanımı da ekleyeyim: Kimse “Türkçüler(!?) yönetime egemen olurlarsa Türkiye gül bahçesi olur” sanmasın! Sakın ha! Hattâ eski Türkçüleri de yadırgatabilecek bir iddiada bulunmak istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti 1944’te Türkçülere baskı yapmakta kısmen haklıydı. Çünkü onların bir kısmının maksadı Hitler çizgisinde bir yönetimdi veya onların mesajı böyle anlaşılıyordu. O zaman bir lise öğrencisi olarak ben de onların etkisinde onlar gibi düşünüyordum. Hayalî olarak aramızda bir örgüt kurmuş ve yatkın sandığımız bir arkadaşa da işkence işini havale etmiştik. Bir otobüsün yaraladığı kedi yavrusunu can çekişirken görünce o bu işten vazgeçti. Bizler (1970ler’in bir kısım komünist öğrencileri gibi) iyi niyetli ama hatalı idik. Sansaryan Han’da Türkçülere işkence ayrı bir konudur ve maalesef toplumumuzda kurumlaşmış genel bir pisliktir ve ister sağcı ister solcu ister dindar olsun hepimizde bulunmaktadır. Kimse solcuların daha az işkence çektiğini söylemesin; belki haklarını helâl etmeseler pek çok sağcının devamlı ikâmetgâhı kazırgandır! AB’nin, “... Türk Türk’e işkence yapmasın!..” demesi ve bunu izlemesi bizim için millî bir utanç konusu olmalıdır. Evimizin içi pis!

2- Benim bakımımdan, T.C. kimliğini, pasaportunu taşıyan her yurttaşını korumak T.C.’nin onur borcudur. Naziler’in elinden T.C.’nin ölümden kurtardığı T.C. vatandaşı bir Yahudi’nin (Sofya, Deutsche Bank müdürü J. Barnatan) gözümün önünde göz yaşları ile öptüğü (1945-1948 arası olmalı) T.C. pasaportu gençlik yıllarımın en onur ve kıvanç verici anılarından biridir.

3- Bu sıra dışı örneği Türklük anlayışımın keskin kenarlarını beni bağlayıcı şekilde dile getirmek için verdim.

4- Bir uç misal daha: Araplar “ya lelli” terennüm ederken Belluca faciasına karşı çıkıp ABD ile ilişkileri bozup ABD’nin karşı önlemine (şantajına) maruz kalmak. Bu kof efelenme realist, akılcı ve yararlı bir davranış değildir. Belluca için miting düzenleyen Türkçüler(!?) Doğu Türkistan kan ağlarken Çin Seddi’nde poz veriyorlar veya Çinlilere madalya takıyorlardı...

5- Sadece bir misal. Cari İslâm kadın hakkı tanımamaktadır. Bir Arap emirliği mahkemesinin, kadınların kemiklerini kırmaksızın dövülmesini karara bağladığını ben okudum. Düşünebiliyor musunuz, Einstein’in kafa yapısındaki bir kadın mahkum edildiği evde işkembe çorbasını kırk yaşında çarpım cetvelini ezberleyememiş kocasının istediği sıcaklıkta ısıtmadığı için ondan dayak yiyecek! Bu kadın annem de olabilir, kız kardeşim de kızım da... Ne mutlu bana ki, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin “Türk’üm!” diyen ve kadına yüzde yüz saygı duyan bir bireyiyim, bir insanım!

6- Gagavuz sözcüğünü bu yazıda sık kullanmamın nedeni, aralık 2004 başlarında önce TRT1’de sonra da TRTINT’te izlemek imkânını bulduğum “Sınırlar Ötesi” programdaki bu mini Hristiyan Oğuzların içten ve sarsılmaz Türklük bilinci ve daha 1930’da Atatürk’ün bu Türkler’e ilgisidir.

7- Yani ve Türkçesi, Türkçü (ülkücü) geçinenlerin de içinde bulunduğu kesim.

8- Kurtuluş veya kalkınma reçetesi sunan pekçok Türkçü yazar bence bu kategoriye dahildir.

9- Maalesef Türkçü denilen veya kendilerini böyle tanımlayan medyada (internet dahil) ve örgütlü kesimde çok ciddî boyutlarda kaba güç ve kaba söz kirlenmesi mevcuttur ve bu kirli ortamda yazı yazan Türkçü akademisyenlerin tepkisizliğini de anlamış değilim. Türkçesi, evimizin içi ve kapımızın önü pislik içindedir!