1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“HİJYENİK ANARŞİ VE CENNET KÖŞKÜ MÜBÂYAASI”

Turgut Güler

İnsan, tam mânâsıyla “tarafsız” olabilir mi? Fıtratı buna müsâit midir? Bencillik, hodgâmlık zincirlerini ne kadar parçalarsa parçalasın, âdemoğlundan steril bir tarafsızlık beklenemez. Zira, o zaman, makine ile aynı derekeye düşer.

Tarafsızlık, bir vicdan işidir ve vicdan, aslâ tarafsız olamaz! Yine aynı şekilde, esâreti yüzde yüz ortadan kaldıran “saf hürriyet”ten de bahsedemeyiz. Nâmık Kemâl’in:

“Ne efsûnkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet!

Esir–i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten...”

deyişi, boşuna kalem idmanı değildir. Aslında, hakikî hürriyet, yüksek ve asîl fikirlere esîr olmaktır.

Tarafsızlığın ve hürriyetin, rafineri çıkışlarına, insânî bakış açısı ilâve edilmezse, ortaya hijyenik (!) bir anarşi çıkar.

Eskilerin tâbiriyle: “Etliye, sütlüye karışmamak”, tarafsızlık mânâsına gelmiyor. Âcizlik, nemelâzımcılık; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” duâsına kapı aralıyor.

Nötr hâle gelmiş kişi, aczin kuyusuna düşmüştür. Aczini duymayan insan ise, kuvvetli olma noktasından uzaklardadır.

Bugün içine atıldığımız ve aşağılık duygusunun hâkimiyeti altındaki hâlet-i rûhîye, bu şekildeki tarafsızlık pompalamalarıyla elde edilmiştir.

Hâlbuki, istikbâlimizin teminâtı; milletten, diyânetten, rûhânîyetten, vatandan, töreden, ahlâktan yana taraf tutmakta yatıyor. Tarafsızlık, sırıtan tarzda bir soytarılık.

Yediden yetmişe aynı tarafı tutmazsak, tutunacak dalımız da kalmayacaktır.

Mes’elenin âciliyet gösteren bir yanı da, eğitim sistemidir. Tez elden, Türk’ten taraf bir eğitim yapısı kuramaz isek; hırpânî talebe kılığındaki anarşinin esîri olacağız. Kravatlarını gevşetip yulara benzeten bu okullu çocuklar, hâlâ tarafsızlığın fazîletini ağızlarına pelesenk yapıp, kaldırım dövüyorlar.

Kurtuluşun reçetesi, taraflı olabilmekte gizli...

Eskiyi hakkıyla tanımayan ve bilmeyen, yenilik yapamaz. Bütün dünyânın, ama, en çok da Türkiye’nin ileriye yönelik adımlar atması, bu yüzden zorlaşıyor.

Eski, öyle zannedildiği gibi bit pazarı metâı değildir. Bilâkis, antikacılar çarşısının nâdide parçalarındandır.

Zâten; oturmuş, kabûl görmüş bir davranış yekûnunu, sırf “yenilemek” uğruna ortadan kaldırmak, “eskici” esnâfını bile hayrette bırakır.

Bir nesnenin, eşyânın, tavır ve edânın, müeyyidenin “eski” hangarına çekilmesi için, tam teşekküllü bir konsültasyondan geçirilmesi lâzım. Yâni, ıskartaya çıkarılacak şeyin, bunu hak etmesi gerekiyor.

Ne hazin bir tecellîdir ki, son iki yüz yıllık Türk târihinde, sapasağlam ve zinde nice “eskiler”, çürük ve kof “yeniler”e teslîm edilmiştir.

Zaman zaman iç geçirerek nostaljik nefesler gönd erdiğimiz eski günler, yenilerinin yanında ne kadar dik ve mağrur duruyor...

Alelacele ve ceffelkalem tedâvüle konan pek çok “yeni”, vücûdumuza uymadığı için tâmire gönderilmedi mi? Öyleyse, lüzumsuz sıfat tevziinden önce, bu vücûdu iyi tanımalı.

İthal malı teknolojiye intibak etmekte pek zorlanmıyoruz ama, ithal hukuk ve sosyal hayat, cemiyetimizin ateşini yükseltiyor.

Ne var ki, bu ince âyâr noktası hesâba katılmadığından, beyhûde bir ömrü, kendimize yakıştırmaya çalışıyoruz.

Rahmetli Tanpınar’ın: “Devâm ederek değişmek, değişerek devâm etmek.” şeklinde formüle ettiği yaşama biçimi; eskiyi de, yeniyi de kucaklayan ışıklı bir sahnedir.

Dünya târihine kocaman huzmeler gönderen Türk milletine, ancak böylesi bir “eski-yeni halitası” yakışır. “Eskimeden yenileşmek...” Bütün sır, burada gizli... Fakat, bahsedilen sırra vâkıf olmanın yolu, sû-i istimâli ortadan kaldırmaktan geçiyor. Bu ise, topyekûn bir hukuk inkılâbı ile mümkün.

Sû-i istimâle müsâit olmayan kânun yoktur. Hangi kânun olursa olsun; eğer onu tatbik edeceklerde kâfi iştah varsa, “delinecek” bir taraf, mutlaka bulunur. Bahsedilen bu iştâhı bertaraf edemiyorsanız, boşuna kânun değiştirmeye çalışmayın. Çünkü, siz kânunu değil, ancak onu kötüye yorma şeklini değiştirmiş olursunuz.

Geçenlerde, batı sâhilimizde otel basıp ortalığa dehşet saçan, cümle âlemin tanıdığı meşhûr suçlulardan birinin oğlu, ellibin lira (YTL) lık kefâletle, hiç içeri girmeden evine gitmiş. Bu neticenin, hukukla belki ilintisi vardır ama, “adâlet”le aslâ!...

Demek ki, bu memlekette, paran varsa; her türlü suçu işleyebilir ve de hiçbir şey olmamış gibi, günlük hayâtına devam edebilirsin.

Parası, pulu, vicdânı mahkemede geçmeyen sâde vatandaşımız; çok basit sebeplerle ve belki de mecbûriyetten üstüne yapışmış hayat cilveleri için “Seydî Ali hâlleri” yaşayan garîban insanımız, bu otel eşkıyâsının nüfûzu karşısında neler düşünür?

Bugünlerde, her yeri saran anayasa değişikliği hummâsı, fikir serdedenlerin seviyesini bütün açıklığı ile belli ediyor.

Şöyle, bir tayy-ı zamân ile 1860’lı yıllara gidebilsek, bugünküne benzer fuzûlî konuşmaların, memleket ufkunda uçuştuğunu görürdük.

Nihâyet 1876’da birincisi ve 1908’de de ikincisi ilân edilip, koskoca imparatorluğu kırpıp kırpıp kuyuya atan anayasa, hangi hayırlı işimize vesîle olmuştur?

Vatansız, yurtsuz, topraksız bir milletin, yaklaşık yüz elli yıldır anayasa mugalâtası ile karın doyurması, dramatik olmanın da ötesinde...

Dünyâ hâkimiyeti el’an süren İngiltere’nin, anayasaya ihtiyaç duymadan yaşadığı huzûra ve refâha bakabilsek; nerede durduğumuzu veya durdurulduğumuzu anlayacağız... Lâkin, önce “anlama” nimetini hak etmemiz lâzım. Bunun içinse, edebiyat tedrisine şiddetle ihtiyaç var.

Edebiyâta az vâkıf olmak, vukufsuzluktan daha büyük bir bedbahtlıktır. Çünkü, en büyük çamlar bu yüzden devriliyor. Haddini bilmemenin en dramatik hâli, gâliba edebiyat âleminde yaşanıyor.

Hâlâ hatırlardadır. Türkiye’nin en büyük matbaalarından birinin sâhibi, sırf bu sıfatına sığınarak, devlet televizyonunda şiir programı yapıyordu. Bu tarz bir programı, yapılabileceklerin en kötüsü mevkiine yapıştıran mâlûm şahıs, yine ticârî duruşunun arkasına gizlenerek, yaptığının âferini hak ettiğini söylüyor ve bâzı mahfillerden bir hayli de alkış alıyordu.

Daha da vahîmi, bu matbaacının, maddî imkânlarına istinâden çıkardığı antolojilere girmek için, renklerin hepsine müracaat eden yığınla “müteşâir”in, güldeste sâhibine yaranmak uğruna ortaya koyduğu tavırlarda yatıyordu.

Bu, misâllerden sâdece biridir ve Türkiye’de “edebiyât”ın içine düşürüldüğü kör kuyunun derinliğini göstermektedir.

Etrafımıza bakıp da; sözlü ve yazılı ifâde kâbiliyetinin fıkdânından, nezâketi tamâmen kaybedişimizden, kaba-saba insanların doldurduğu mekânlarda yaşamaktan hiç, ama hiç şikâyet etmeyin.

Dâima nadasa bırakılan tarlada ayrık otlarından ve börtü-böcekten başka ne barınabilir? Akla gelebilecek her türlü tâlim-terbiye ve ihtimam fiillerine hastalık raporu verip istirahate çekmişiz. Sonra da, onların bıraktığı boşluğu, başta “huşûnet” olmak üzere, boy boy afra-tafra “hudâ-yı nâbit”leriyle doldurmuşuz.

Bu hâl-i pür-melâlin büyütülmüş her karesi, hançer olup bağrımıza, böğrümüze saplanıyor.

Fuzûlî’den, Bâkî’den, Şeyhü’l-İslâm Yahyâ’dan, Nedîm’den, Şeyh Gâlib’den, bir başka milletin, hattâ düşman safındaki temsilcileri olarak bahseden, bunları mekteb müfredâtından kovan bir topluluk, aslâ “millet” olamaz. Neylersin; “Elim ermez yâre/Bulunmaz derdime çâre!”

Lise tedrisâtının - hazırlık sınıfı hâriç - dört yıla çıkarılması, pek çok sektörde ferahlatıcı tesir yapmıştı. İlâve edilen bir yılın, daha çok bilgi ve daha çok mahâret kazandıracağına inanılmıştı.

“Vehbi’nin kerrâkesi” göründüğünde, durumun bambaşka bir mecrâda olduğu anlaşıldı. Bir def’a daha, bu azîz milletin iyi niyeti sû-i istimâl edilmişti.

Dört yıllık lise tahsilinin en göze çarpan tarafı, Yabancı Dil dersinin bütün yıllara yayılarak toplam saatinin arttırılmış olması.

Bu artışı temin için de İslâm Tarihi, Genel Türk Tarihi ve Osmanlı Tarihi, seçmeli dersler listesinden tard edilmiş.

Ortada, kelimenin tam mânâsıyla bir “hâile” var. Yabancı Dil dersinin saatini arttırmak ve -demokrasi, insan hakları gibi- ismi yaldızlı dersler ihdâs etmek, ancak Türk’ün, İslâm’ın ve Osmanlı’nın kökünü kurutmakla mümkün olmuş.

Baş örtüsü etrâfında koparılan fırtınanın, ne kadar sun’î olduğu, bu “ders kovma” ameliyesi ile iyice netleşti. Yâni, siyâsî arenada birbirine rakib görünenler, aslında Türk’e ve Müslüman’a kıymak için kol kola alesta vaziyetteler.

Seçmeli olarak bile, bu milletin çocuğu, Türk ve İslâm târihlerini okuyamayacak. Bunu, %47’lik oy nisbetine güvenen ve sözde Müslüman görünen bir siyâsî kadro, hem de hiç çekinmeden karâra bağlamış.

Başta AB olmak üzere, bir kısım mahfillere şirin görünmek, Türk’ü ve İslâm’ı aşağılamakla aynı mânâya geliyor. Gel gör ki, bunu -arabesk boyalı- çoğunluğa anlatamıyorsun. Daha doğrusu, “demokrasi” adı altında, bir büyük milletin altı oyuluyor. Târihini okulda öğrenemeyenler, sonrası olmayan “apaçık bir zillet”in içine düşerler...

Ölmek için, önce yaşamak lâzım. Dolayısıyla yaşamak, her sâlise biraz ölmektir. Ölümün hayâta yakınlığı, onu hemen yanımızda hissetmemize sebep oluyor. Bir başka ifâdeyle; ölüm, hayâtın ferdâsıdır. Memâtın sonrası da olmalı diyorsanız, bu zinciri âhiretin yollarına kadar taşıyabilirsiniz.

İnkâr, bütün sâhalarda olduğu gibi, mâverâya âit hususlarda da sâhibini yarı yolda bırakır; ciddî mânâda ilerlemenin en büyük ayak bağı olur.

Şimdi, bu akıl yürütme işini tersden alalım ve ölümle hayâtın yerlerini değiştirelim. Öne ölüp sonra hayâta doğsak ne olur? Bilhassa Ramazan ve benzeri -dinî heyecânı yüksek- zaman dilimlerinde, bu tarzda “takdîm-tehir” yapan ve ortalığı söz salatasından çıkan bayıltıcı kokulara boğan din simsarları, mantar biter gibi “neşv ü nemâ” buluyor.

Adam, geçmiş cemaatin karşısına, almış eline mikrofonu; kaba ve tehdidkâr ses tonuyla-dilin bütün saksılarını kırarak- “âhiret emlâkçılığı” yapıyor. Ha bire “cennet köşkü” pazarlıyor.

İşte, ölümü hayâtın önüne aldın mı, ortaya böylesine kerih bir manzara çıkıyor. İlâhî nizâmı ve sıralanışı bozuyorsun; sonra da cennet sitelerinin ferah mekânlarından dem vuruyorsun. Bu cehâlet sâhibi, “din görevlisi” adıyla aramızda dolaşıyor.

İslâmî eğitimi, her derecedeki okuldan ya tamâmen kapı dışarı ettik veya şahsiyetini değiştirerek tanınmaz hâle getirdik. Bugünün okul manzarasına bakarak, yarınlar hakkında ümidvâr olmak, neredeyse imkânsız.

Birileri, bu neticeyi yıllarca önceden planlayıp, dinî hayâtımızı bu noktaya taşımışlar. Câmi kürsüsünden “cennet köşkü” mübâyaası, başka neyle izâh edilir.

Allah, bu milleti daha büyük “cehâlet marketleri”nde alışveriş yapmaktan korusun...