1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

HEM KETÛM, HEM CÖMERT

Turgut Güler
“Târih” nedir? Şimdiye kadar pek çok “târih” târifi yapıldı. Bu değişik “târih” reçetelerinden çıkarılacak hülâsâ, şöyle bir cümleye sıkıştırılabilir: «Târih, insan geçmişiyle ilgili gelişmeleri yer ve zaman göstererek inceleyen, belgelere dayanarak araştıran, mutlak doğrunun kendisini değil, doğruya en yakın olanı bulmaya çalışan sosyal bir ilimdir. »

Yukarıdaki “târih” açıklamasını, sondan başa doğru ele alalım. Karşımıza çıkan ilk tâbir, ilim. Ne diyor Koca Yûnus:

İlim, ilim bilmekdir.

İlim, kendin bilmekdir,

Sen kendini bilmezsin,

Ya bu nice okumakdır?

“İlim”in ne olduğunu iyi anlayabilmek için, onun yanında duran ve mânâ bakımından ona yakın olan arkadaşlarını tanıyıp, ondan uzaklaştırmak lâzım.

“İlim”in işini, meşgalesini kavramanın en isâbetli metodu, bu, benzerlerinden ayırma ameliyesidir. “Ahlâk” ve “san’at”, pek çok bakımdan ilme yaslanmış durumda görülüyorlar.

“Ahlâk”ın vazîfesi, “iyi”yi arayıp bulmaktır. Peki, “iyi” nedir? İyi, “kötü” olmayandır. Yâni, her mefhûm gibi, “iyi” de zıddıyla kâimdir. İyi de, kötü de topluluk şuûrundan neş’et eden kabûllenişlerdir. Birilerinin iyisi, başkalarının indinde kötü olabilir. Dolayısıyla, iyi, cemiyetten cemiyete değişiklik gösterir.

“San’at”ın temel taşı da “güzel” esprisidir. “Güzel”in peşine düşen faaliyet yekûnuna “san’at” deniyor. Herkesin “güzel”i başkadır. Benim güzelim, senin çirkinin olabilir.

San’atkârın , “güzel”i bulması, yakalaması, muhâl ötesi bir yöneliş. Çünkü, güzelin ele geçirileceği nokta, san’atkârın bittiği, tükendiği yer oluyor. Dünyâ san’at târihi, bunun nice heyecanlı misâlleriyle dolu…

Bizim halk muhayyilemizin nefîs îcâdından, bir “Ala Geyik” hikâyesi, asırlardır dilden dile aktarılır.

Vaktiyle, keskin nişancı avcılar zümresine mensup, şöhreti çok uzaklara ulaşmış bir geyik avcısı varmış. Bu, hedefini tam “on iki”den vuran avcının namlusundan kurtulan geyik, pek olmamış.

İşte, böylesine namlı geyik avcımız, rûyâsında pek alımlı bir “ala geyik” görür. Görür-görmez de, ala geyiğe âdetâ sevdâlanır. Bunca yıllık hayâtında ve avcılık serencâmında, bunun gibisini hiç görmemiştir. Öyleyse, hemen dağlara dayanıp bu geyiği aramalıdır. Öyle de yapar.

Ne var ki, bizim avcı, karşı tepenin üstünde gördüğü ala geyiği vurmak için tam nişan alacağı sırada, geyik gözden kaybolur. Bu sahne; tepeler, vâdiler, ağaçlar, yokuşlar boyu tekrarlanır, ama, nâfile… Hep ramak kalmışken, ala geyik sırra kadem basar.

Sonunda, avcı bu sevdâdan vazgeçer. Aynı zamanda da, şunu düşünür: Hayâtının tek gâyesi hâline gelen ala geyik, diyelim ki, bir yanlış adım attı ve vuruldu. O zaman ne olacak? Sonraki yıllarını, hangi hâlet-i rûhîye içinde geçirecek? Hattâ, ala geyiği vurduktan sonra, kendisi yaşayabilecek mi? En büyük hedefe ulaşan insan, boşlukta kaldığını zannedebilir mi?

Bunları zihninden geçiren geyik avcısı, yâni san’atkâr, güzeli yakalamanın mümkün olmadığını anlar. Mühim olan; bu, yakalamaya ramak kalma, eşikte durma ânıdır. San’atın fotoğrafı da, bundan ibârettir.

Ala geyik, dağ zirvelerinde göz süzmeye devâm edecek ki, peşine düşenler güzellik koridoruna, yâni san’at galerisine girsinler.

Aynı tarzda bir “güzel yakalama” fıkrası da, Michelangelo’nun hayâtından çıkarılmıştır. Rönesans heykel ve resminin, bu büyük san’atkârı, o dillere destân Hz. Mûsâ heykelini bitirince, devrin itibâr sâhipleriyle san’at otoritelerini atölyesine dâvet etmiş. Günümüzün “gala”larını andıran bir “ilk görümlük” programı hazırlamış. Bütün misâfirler, gözlerini yeni heykelden alamamışlar. Aslâ mübâlâğaya kaçmadan, hepsi, Michelangelo’ya takdîr hislerini ifâde etmişler. Bravolar âferinlere karışmış ve Dünyâ heykel san’atının zirve noktaların dan biri, tes’îd edilmiş.

Program sona erince, heykeliyle baş başa kalan heykeltıraş, kulaklarında hâlâ dolaşan beğenilme seslerini duyarak sermest olmuş. Bu sefer, tek kişilik jüri hâlinde, kendi eserini muâyene masasına yatırmış. O saçlar, o kaş, o burun, o ağız, o bakış, o eller; evet, bu, fevkalâde bir heykeldir. Böylesine mükemmele yaklaşmış bir heykelin, eksiği olmamalıdır. O, heykeline; heykeli, ona bakmaktayken, Michelangelo, birden elindeki çekici Hz. Mûsâ heykeline fırlatıp:

«- Konuşsana!..»

diye haykırmış. Bu çizgiye ulaşmış bir heykelin tek eksiği, konuşamamasıdır. Konuşamıyorsa, güzelin kendisi elden kaçırılmıştır. Ala geyik gibi, Hz. Mûsâ heykeli de, san’atkârın ufkunda kaybolmuştur. Böylece, güzele doğru yolculuğa çıkanlar, serap görmeye kendilerini alıştıra alıştıra, san’at cevherlerini gönül örsüne yatırma temrini yapacaklardır…

Nobel armağanlı Japon romancısı Yasunari Kawabata’nın hayat hikâyesi; güzeli yakalayan veyâ yakaladığını zanneden san’atkârın rûh hâlini, pek ibretli tarzda anlatıyor. Nobel’le adını birleştirip, bütün Dünyâ’ya kendini tanıtan bu yazar; 1972’de, herkesin imrenme ve gıbta hislerini üstüne çektiği bir anda, harakiri yaparak vefât etti. Ardında bıraktığı pusulada: “Nobel çizgisini aşamadığım için, yaşamayı lüzûmsuz buluyorum…” diyordu.

Kawabata’nın sözünü ettiği çizgi, güzelin avuca girdiği, menzîl içine alındığı çizgidir. Bunu aşamayan san’atkâr, bunalımların en yakıcısına dâvetiye çıkarıyor. Ala geyik avcısı ile Michelangelo’nun tasavvurları, Kawabata’ya hiç de yabancı değil. Aradaki fark, kumaş dokuyuculuğu hünerinden ibârettir.

Güzeli yakalamak, san’at kulaçlarını tâkatsiz bırakıyor. Fakat, güzeli de, öyle erişilmez mekânlarda, sırça köşklerde sanmayalım. Onunla birlikte olarak, onun peşinden gitmek, pekâlâ mümkün.

Hz. Peygamber’in sevgili oğlu İbrâhim ahrete göçtüğünde, sahâbenin neredeyse tamâmı, cenâzesine katılmıştı. Bütün mezarlık âdâb ve prosedürü yerine getirildikten sonra, tam oradan ayrılacakları sırada; ayağının ucundaki toprak tümseğini gösteren Allâh Resûlü, bunun da mezar üstüne atılmasını istemişti. Etrâfdan meraklı, mütecessis nazarlarla bakanlara, Nebî cevâbı pek sâde ve fakat hârikulâde idi:

«- Bunda derin hikmetler aramayın. O tümsek, gözüme çirkin göründü. Bu yüzden, kaldırılarak mezâra bırakılmasını istedim…»

Gözün tesbît ettiği çirkinliklerden kurtulmanın cehdi san’at; bu cehdin mücâhidi de san’atkâr…

Ahlâk iyiyi, san’at güzeli aramaya, bulmaya çalışırken; ilim, “doğru”nun izini sürüyor. Doğru, yanlış olmayandır; iyi ve güzelde olduğu gibi, topluluk yâhut şahıs indinde farklılık göstermez. Yâni, mevziî doğrular yoktur. O, her yerde aynıdır. İlme haysiyet kazandıran da, bu değişmezlik husûsiyetidir.

Ancak; doğrunun, her dâim olduğu gibi kalabilmesi için, lâzım gelen bâzı şartlar vardır. Meselâ, yer çekimi kuvvetinin ve havanın bulunmadığı bir muhîtte; bu iki nîmetin mevcûdiyetinde elde edilen doğrulardan eser kalmaz. Buna benzer daha nice durum, doğrunun varlık sebebi olmuştur.

İnsan; konuşmaya, yazmaya, tefekkür etmeye başladığı ândan itibâren, ilimle tanışmış; hattâ, kendi varlığının da ilme sermâye olduğunu fark etmiştir.

Âdemoğlunun dikkati, hemen ilim kaynaklı bilgileri tasnîfe tâbi tutmuştur. Umûmî kabûl gören en yaygın gruplandırmaya göre ilimler, laboratuara girip girmemeleriyle iki ana bölüme ayrılmışlardır. “Sosyal ilim” etiketi de, bu bölünmenin tabiî bir sonucu olmuştur. Lâkin, laboratuara girmeyen her ilim için “sosyal” tâbiri kullanılamaz. Psikoloji adlı, kaynağı doğrudan doğruya insanın tavırlarını işâret eden, yâni bal gibi “sosyal” bir ilim, bugün laboratuar ilmi olmakla iftihâr ediyor. Laboratuar kriterinin, sosyal olanla olmayanı ayırmaya yaradığı söylenebilir ama, istisnâsı da her zaman yedekte hazır bekletilmelidir.

Sosyal ilim, malzemesi insan tavırlarından çıkan mâlûmâtın toplamıdır. Bu bilgi şûbesinin en köklü ve mûteber mensûbu, şüphesiz “târih”dir… Bir ilim olarak târih, doğruyu bulma cehdindedir. Fakat, hangi hâdise veyâ gelişmeyi ele alırsa alsın; târihin, mutlak doğruyu bulması mümkün değildir. Bunun bir hayli sebebi var. Evvelâ, zaman şeridinde problem çıkıyor. İnceleme altına alınan vak’a, çok eskilere âitse, onunla ilgili belge bulmakta sıkıntı başlıyor. Tersi durumda, yâni yakın dönemlerden bir gelişme üzerinde duruluyorsa, bu sefer belge çokluğundan, arzû edilen rafine bilgiye bir türlü ulaşılamıyor. Nitekim, vaktiyle öğretilen târihî bilgilerin pek çoğu, sonradan değişikliğe uğramış, iskelete âit mühim unsurlar bile farklılık arz etmiştir.

Daha düne kadar, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzî’nin dedesi, Süleyman Şâh adıyla anılırken; şimdi bu târihî şahsiyetin ismini, Gündüz Alp şeklinde düzeltiyoruz. Bu yüzden, târihin herhangi bir konuda ulaştığı doğru, ilerleyen zaman içerisinde kısmen veyâ tamâmen değişmeye hazır olmalıdır. Mutlak doğru, târihin sâhasında nâdiratdandır.

Târihle doğru arasındaki bu devr-i dâim kovalamacası, biraz da insan fıtratıyla ilgilidir. Zîrâ târih, insan geçmişini inceleyen bir bilgi sistemidir. İnsan ise; biyolojik, anatomik özellikleriyle değil, davranışlarıyla târihe mâl olmaktadır.

İnsan davranışlarının en bâriz vasıflarından biri, değişken oluşudur. Her şartta, her yerde, her zamanda tıpatıp benzer insan davranışı bulunmuyor. Târihin doğruyla münâsebetinde, bu değişkenlik rol sâhibi…

Vesîka yâhut belge, târihin “ilim” sıfatı ile anılmasının baş şartı. Onu, “masal”dan , “destan”dan ayıran husûsiyet, belge ile sahneye çıkıyor.

Belge; insanın, kendinden sonrakilere bıraktığı “iz”dir. Muhtelif miktârda, az veyâ çok mâlûmât, belgeye nüfûz etmelidir. Üzerinde bilgi yükü bulunmayan hiçbir nesne, belge vasfını hâiz değildir.

Belgenin bilgi merkezli tasnîfinde, “yazı”, geçit mevkiinde duruyor. Yazılı belge ile yazısız belge, aslâ birbirinin rakîbi olarak görünmüyorlar. Bilâkis, ikisinin de çok mühim husûsiyetleri var.

Elbette, yazılı belgenin anlatma ve anlaşılma kolaylığı inkâr edilemez. Ama, yazısız nice târihî eser, Dünyâ’nın hemen her yerinde, insanın yanı başında ve de hayâtın içinde dimdik nazar ediyor. Yâni, belgenin yazılı olanı, doğuştan imtiyazlı bir statü elde edememiş. Hattâ, bâzı durumlarda, yazının bile sükûta mecbûr olduğu hâller yaşanıyor.

Mîmâr Sinan imzâlı herhangi bir duvar, sütûn, köprü kemeri; üzerinde yazı bulunmasa da “şâheser” makâmındaki nağmelerini herkese duyuruyor. Bunun, değişik millet ve coğrafyalara mahsûs nice emsâli bulunmaktadır.

Bir kısım belgenin; yazılı-yazısız farkı gözetmeksizin, ancak mütehassısına konuştuğu; böyle oluşunun, ilme ciddiyet kazandırdığı, herkesin mâlûmu. Vaktiyle ömrünü tamamlamış bir sürü dilin, yazıya aktarılmış metinlerini öyle, her babayiğit sökemiyor. Thomsen kâbındaki hamiyet ehline, insanlık, şükran borcunu ödemek istiyor…

“Yer” ve “zaman” mefhûmları, târihin gözü ve kulağı mesâbesindedir. Bu unsûrların herhangi birinden veyâ ikisinden de mahrûm olan bilgi, “târih” vasfını aslâ kazanamaz. Onun için, târihî mâlûmâtın; mutlaka yer, yâni mekân ile zaman, yâni kronolojik özü bulunmalıdır. Aksi takdirde, masaldan başlayarak her türlü değişken ve yuvarlamaya müsâit söz gruplarına pasaport çıkarılır.

İncelemeye esas olan târihî gelişmenin yeri, bâzen kıt’â büyüklüğünde bir mesâhayı kaplarken, bâzen de ev, hattâ oda mikyâsında küçülür. Bu, mekân fikrinin genişliği ile târihî hâdisenin ehemmiyeti arasında ters veyâ düz bir nisbet kurulamayacağını gösteriyor. Önemli olan, doğru mekânı bulmak ve târihe dâhil edebilmek.

Zaman için de benzer ölçüler var. Kimi hâdiselerin vaktini saat, dakîka, sâniye ve de sâlise göstererek ilân eden târih, “kable’t-târih”e âit bâzı hükümleri “bin” yıllık dilimlerde verebiliyor.

Hem zamânın, hem de mekânın sağlıklı ifâdesi, ancak belge mârifetiyle mümkün. Bir de zamânın, günümüz takvîmiyle anlatılması husûsu ön plâna çıkıyor. Bunu hakkıyla yapabilmek için, kronoloji ilminin hazînesinden istifâde etmek gerekiyor.

Yer adlarının telâffuzu bahis konusu olunca da, “onomastik” devreye giriyor. Geçmişden bugüne veyâ aksi bir silsile içinde, yer isimlerini – etimolojinin de desteğini alarak- sıralamak, anlamayı kolaylaştırdığı gibi, anlatanın işini de âsân eyliyor…

Târihin merkezinde, bütün heybet ve haşmetiyle “insan” oturuyor. Geride kalanların hepsi, dekordan ibârettir ve figüran olmanın ötesine geçemezler. Bunca yorgunluğun, mesâînin, çabalamanın tamâmı, insana adanmıştır.

Elbette, canlı-cansız cümle mevcûdâtın teker teker ve toplu olarak târihlerinden bahsedilebilir. Aynı cümlenin içine, ilim şûbeleri başta, mefhûmların târihlerini de dâhil edebiliriz.

Yalnız. insan dışındaki târih başlıkları, pek kuru ve sıradan mâlûmâtın bekçiliğini yapmaktadır. Asıl ve heyecân verici târih, insan geçmişine dâir sistemli bilgi yekûnudur. Zâten, târih deyince hemen anlaşılıveren de budur. Diğerleri, uzun düşünce ve mütalâalara muhtaçtır.

İnsan geçmişiyle ilgili gelişmeler; târihin, köprü başında beklediği veyâ vanasını elinde tutmak istediği hâdiseler ırmağıdır.

İnsanın hükmettiği zaman, üç dilimli meyveye benzer. İlki, üstünde durduğu ândır. Ona “bugün” veyâ “şimdi” deniliyor. İkincisi, yaşayacağını zannettiği muhayyel vakit, yâni “yarın”, yâni “gelecek”. Üçüncüsü ve târihe sipâriş edilen zaman ise; “geçmiş”, “dün”, “mâzî” isimleriyle çağrılıyor. Geçmiş zamanın, halk diline sıkıca tutunmuş bir başka adı da “târih”. Evet, bir ilim disiplini olmanın çok evvelinde, târih, geçmiş zamâna tapu kaydı çıkarmıştır.

Her hususda olduğu gibi, yiğidin hakkını teslîm etme bâbında, geçmiş zamânın üzerine çadır kuran “târih”e hezâr âferin!..

Dün olduğu gibi bugün de ilim şûbelerinin birbirlerine şiddetle ihtiyâçları var. Nasıl olmasın ki, akla geliveren herhangi bir bilgi sisteminin içinde, ayrıca dâvet istemeyen, başka ilim semtlerinden misâfirler bulunmaktadır. En doğrusu, “kendi yağı ile kavrulan” ilmin olmayacağına inanmak.

“Târih”in; yer ve zaman bildirmekten belge tasnîfine, tanımasına uzanan çalışma ritminde, hemen her adım başında farklı bir ilmin koluna girdiğini görüyoruz.

İlerleyen ilim seviyesine paralel olarak, ilim sayısında da sür’atli artış yaşanıyor. Daha evvel “Kulak-Burun-Boğaz” doktorları olurdu. Şimdi, bırakın kulakla burnun ayrılmasını; “Orta Kulak Doktoru” sözü bile banal bulunuyor. “Çekiç Kemiği Doktoru, Örs kemiği Doktoru…” sıkça duyacağımız tabâbet unvanları arasına girdi.

Aynı ihtisaslaşma hassâsiyeti, “târih” için de söz konusu. Kendisine “târihçi” dediğimiz ilim erbâbının, “târih” aroması bulunan her sâhada otorite olması düşünülemez. Zîrâ, târih, öyle muazzam bir mâlûmât hazînesidir ki; daraltılmamış, sınır konmamış mesâîye, insan ömrü kifâyet etmez.

“Kitap” yerine “kütüphâne” okuyan mütebahhir, hezâr-fen gayret ehlini dahî, târihin tamâmından mes’ûl tutamayız. Ummâna, deniz mecâli dayanmıyor.

İnsanın en büyük keşfi, herhâlde “hadd”ine çekmeyi başardığı “sed” olmalı. Bunu yapamayanların içine düştüğü “gülünesi” hâlleri, hemen her gün seyrediyoruz.

Târih, hem ketûm, hem cömert. Yerine ve müşterisine göre….