1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Hasreti bitiren top

Şükrü Karaca
Dün olduğu gibi, bugün de bir devlet dünyanın en öbür ucundan gelip, şahsî çıkarlarının tahakkuku için yapacağı her türlü zulmü mübâh görüp, kâinatı da kendisi gibi düşünmeye mecbur bıraktırabilmiştir. Mazlumların âhü fîgânına kulak tıkayarak, vahşete karşı sırt çeviren insanlık âlemi, 91 yıl önce, tarihte belki benzeri bulunmayan bir vahşeti biz yaşarken de, “Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ”nın istilâsına ses çıkarmamıştı. Zâten, “Düşenin dostu” nerede görülmüştü ki!..

Ebedîyen Türklüğün başına musallat olan İngilizler, her üç Türk evinden mutlâka bir “şehid”, her evden de mutlâka iki “gazî”nin verildiği ve metre kareye 6.000 merminin düştüğü “ÇANAKKALE MUHAREBELERİ” harb sahasına, yetmemiş gibi zehirli gaz da atarak cibillîyetinin îcâbını bir daha ortaya koymuştu. Varoluşları îcâbı, bir adam boyu yüksekliğindeki 215 okkalık mermiler içine yerleştirdikleri 10.000 adet misketin öldüremediği kahraman Türk askerlerinden esir alabildiklerini Mısır, Hindistan ve Malezya’ya götürüp insanın ayakta duramayacağı kadar basık ve dar hücrelere kapattıktan sonra, Ermeni ve Rum doktorların (!) maharetli ellerine teslim etmişlerdi. Yıllar sonra, ama çok yıllar sonra, âdeta iskelete dönüşmüş olarak hayatta kalabilenlerin pek azı, kimisinin gözleri kör, kimisinin de belleri bükük köylerine çıkageldiler.

Bugün umûmî olarak, vatanın nasıl kazanıldığı hakkında hiç bir fikri olmayan gençlik yetişti. Cumhuriyetimizin temellerinin atıldığı Çanakkale’de, dedelerimiz açlıktan ölmemek için at midelerinin öğütüp eritemediği arpaları, ölmüş at etlerini ve un çorbalarını yiyerek midelerini doyurmuş (!), çelik süngülerini de istilâcı İngiliz ve F ransızlar ile onların kölesi olanların îmânsız göğüslerine saplamışlardı. Onların kimi nişanlı, kimisi de evli idi; kimilerinin de dünyada kimsecikleri yoktu. Kimsesizlerin kimsesine sığınarak, dillerinde “Kelime-i şehâdet” veya “Selâtin tüncüne”, nasıl kazanıldığını çoğumuzun düşünmediği aziz vatanımızın kucağına düştüler. Onlar, vatan istilâdan kurtulmadan aslâ dönmeyi düşünmediler. Onlar, evlât ve torunlarının hür, müreffeh yaşaması için sadece şehâdet şerbetine razı oldular... Onlar analarından doğunca kulaklarına Ezan-ı Muhammedî okunup, beşikleri “oğlum ya gazî, ya şehid olacak” diye sallanmıştı... Onlara okullarında bu mefkûre öğretilmişti.. Onlara kahvehanelerde bu îmân aşılanmıştı.. Onlara Türk olup, İslâm ile müşerref oldukları hatırlatılmıştı... İşte bunun içindir ki, onlara, Türk’ün millî şairi M. Akif Ersoy merhum: “ Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi”, demişti. 250.000 Çanakkale şehidinin hatıraları, destanı yazan kahramanlar gibi unutulup gitti. Hatırlanıp öğrenilen ve âdeta teşvik edilen bir şey var ise, o da şudur: Asya’ya tam mânasıyla abanıp, kanını emebilmek için tek engel gördüğü Türklüğü ortadan kaldırıp, vatanımızı istilâ etmek isteyen sarı sansar İngiliz’in kültürü ve lisanı... Ceddimiz böyle değildi:

O zamanlar Uşak ilimize bağlı olup da şimdi Manisa'nın Kula İlçesi Ulucak Köyü'nden Ömer Oğlu Süleyman, Çanakkale'de yedi düvele karşı göğüs gerip de vatanın harimine küffar ayağı bastırtmayan yiğitlerimizden biri. Nice diyarlarda aziz Türk toprağını müdâfaa ederken köyünde bir yavrusu dünyaya gelir, daha sonra da adını Süleyman koyarlar.

Küçük Süleyman'ın kardeşinin çocuğu olup, yıllarca Türk Silâhlı Kuvvetlerimize ait olan bir müessesede çalışıp emekli olduktan sonra, İzmir Pınarbaşı'nda şahsına ait bir “Dişli Sanayii” atelyesi kurmuş olan yeğeni Mehmet ŞENAY Bey, İzmir Fuarında kurmuş olduğumuz “Çanakkale Şehitleri Tanıtım Ve Araştırma Derneği”nin teşhir çadırını ziyarete geldiği zaman tanıştığımızda anlatmıştı. Büyük dedesi Süleyman, Hicaz çöllerinde İngiliz gâvurunun çil-çil altınlarına tamah edip de nimetleriyle beslendiği Türk'e ihanet eden Arap diyarlarından terhis olup köyüne döner, Ancak Alaşehir'den Salihli'ye geldikleri zaman baksalar ki, “Sancağı Şerif”imiz cami’den çıkarılmış, davul zurna eşliğinde Çavuşlar Çanakkale'ye asker topluyor. Aynı köyden muharebe arkadaşı Mahmut emmiye:

“- Bu gözler yıllarca ana-baba, evlât mı gördü ki!..” diyecek kadar ata ve evlât hasreti çeken Süleyman dede, Türkün şanlı sancağını görür, davul zurnanın kahramanlık türküleri çaldığını duyar da hiç köyüne, evine mi gider. Yeni askerler ile birlikte can dostu Mahmut amca ile yola düşüp serhat şehri Edirne'ye varırlar. Oradan da doğruca Çanakkale'ye. Harb meydanlarında koskoca ondört yıl.. Söylenmesi dile kolay gelir.. Şimdi Mehmet Beyi dinleyelim:

“Süleyman amcam ile Mahmut emmi çadırın önünde oturup istirahat etmekte iken, önlerinden de yeni acemi askerler geçip gidiyormuş. Bunlardan birisine:

“-Evlât nerelisin?” deyince:

“-Kula'lıyım” cevabını alır. Bu cevap üzerine Süleyman amcamın merakı artar ve:

“-Kula'nın içinden misin?”

“-Hayır; Ulucak köyünden.”

“-Kimlerdensin; adın ne?”

“-Süleyman!.. Süleyman oğlu Süleyman!” der

Süleyman amca bir hemşehri bulduğundan dolayı heyecanlanır ve düşünmeye başlar. Amma kendi köyünden “Süleyman oğlu Süleyman” diye birisi yok ki!

“-Ya hû hemşehrim, benim bildiğim kadarıyla, Ulucak'dan senin dediğin gibi bir “Süleyman oğlu Süleyman” yok ki! Bir yanlışlık olmasın?” der. Asker:

“-Olur mu amca, ne yanlışlığı olacak. Ben kendimi, adımı bilmez miyim hiç.. Süleyman oğlu Süleyman'ım işte.” Süleyman amcanın merakı büsbütün artmış:

“-Beri gel bakayım Süleyman; hele bir otur şöyle..” Deyip yanına gelen genç delikanlı Süleyman'a:

“-Yahu Süleyman, ben de Ulucak'lıyım, amma benim bildiğim bir Süleyman var, O da benim. Ya sen kimsin?..Kafam allak bullak oldu. Hangi Süleyman'sın? Daha doğrusu, hangi Süleyman oğlu Süleyman'sın?”

“- Amca, yıllar önce babam askerde şehid düşmüş. Ben hatırlamam kendisini. Fakat bildiğim bir şey varsa, o da, bana O'nun ismini vermeleri. Senin anlayacağın, babam şehid olduktan sonra adımı değiştirmişler. Yâni, Ömer oğlu Süleyman'ın oğlu Süleyman'ım.” Deyince: Süleyman amca baksa ki, karşısındaki kendi oğlu.. Çok heyecanlanır.. Bir an âdeta kalbi duracak gibi olur. O ana kadar doya doya öpüp koklayamadığı oğluna sarılır ve küçük Süleyman'ın şaşkınlığı içinde sâdece:

“-Oğlum!... Yavrum!..” diyebilir. İşte, tam o anda, düşmanın bir top mermisi ikisinin de ortasına düşer… Yıllar önce birbirlerinden ayrılan baba Süleyman ile oğul Süleyman, hiç ayrılmamacasına, artık ebedîyen beraber olurlar…”

Bu ulvî hadiseyi kimden dinlediğini sorduğum zaman, Mehmet Bey:

“-Şükrü Bey, hatırayı bize büyük amcamız Süleyman'ın asker arkadaşı Mahmut amca anlatmıştı. Kendisinden dinlemiştim. Amcam ve babası şehid olurlarken yanlarında imiş. Zaten onları sadece düşmanın topu birbirinden ayırmış” dedi.