1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Güneyli yiğit

Altan Deliorman
O DAR basamaklı, loş merdiven hâlâ gözlerimin önündedir. Birinci katta, hemen karşıya gelen küçücük camında “matbaa” yazılı. Ama, ne matbaa! Bir pedal makinesi, kâğıt paketleri, zarf kutuları, ufak bir hurufat kasası, üstüste yığılmış makbuz ciltleri ve galiba, bir tek tabure.

Türkistanlı bir arkadaşım, o matbaanın sahibinden bahsetmiş ve beni tanıştırmak istemişti. Bir akşam üzeri beraberce gittik. Kapalıçarşı’nın Beyazıt çıkışına yakın bir yerde, şimdi çoktan yıkılmış küçük bir han. Makine gürültüsüne karışan kısa tanışma merasiminden sonra neler konuştuk, doğrusu pek hatırlayamıyorum. Ama, bu Güneyli genç adama kanımın ne kadar çabuk ısındığını gayet iyi hatırlamaktayım. Otuz yaşlarında, ortadan uzun boylu, yağız, topluca bu Güney Anadolu çocuğunda, insanları kendine kolaylıkla bağlayan bir tılsım gizliydi. Yirmi beş sene sürecek derin ve pürüzsüz bir dostluğun temeli, o akşam, o küçük han odasında atıldı.

Edebiyat Fakültesi’nde okumuş, seçim sandıklarında filizlenen “Beyaz İhtilâl” öncesi, başı, milliyetçilik yüzünden derde girmiş, fakat belâlara karşı metanetle durmasını bilmiş bu genç adamın, medâr-ı maişet motorunu ufacık bir pedalın başında döndürmesi beni pek şaşırtmamıştı. O dönemde, “milliyetçi”nin şaşmaz kaderi buydu. Milliyetçiler, Türkiye’ye insan yetiştiren muazzam çarktan nasılsa kaçmış fabrikasyon hataları gibiydi. Kimisi öğretmen, kimisi bir yerde memur, kimisi Bâbıâli bünyesinin bir türlü kabule yanaşmadığı genç gazeteci, kimisi tanınmamış avukat... fakat hemen hepsi, daracık bütçelerin içine sıkışmış, inancından başka sermayesi olmayan vatan evlâtlarıydı. Çok kimseye hazin gözükebilecek bu kader, bana nedense hep Devr-i Saâdet Müslümanlarını hatırlatmıştır.

İşte o küçücük pedal makinesinin dişlileri arasından, kısa bir müddet sonra milliyetçi bir dergi doğdu. El kadar, ama tertemiz, renkli, zevkli, pırıl pırıl bir dergi. Geldiğimiz ve gideceğimiz yerin adını taşıyan bu dergi, hemen hiç aksamadan, küçüle büyüye tam çeyrek asır Türk milliyetçiliği dâvasına hizmet etti. Sahibinin son nefesine kadar.

Şimdi, o derginin eskimiş ciltlerini karıştırıyorum ve daha ilk sayılarından itibaren sahifelerinde yer bulmuş yazılarıma bakıyorum: Kimisi hırçın bir uslûpla kaleme alınmış ülkü yazıları, kimisi mensur şiir denemesi. Hemen her satırında, hattâ her kelimesinde saf bir memleket sevgisi, uzak ufuklara dönük bir idealizm. Zaten öyle olmasa, o derginin sahifelerinde yer alabilir, dergi sahibinin takdirini kazanabilir miydi?

Bu küçük dergi, kısa zamanda, ateşten bir top hâline geldi. Sanat ve fikir maskesi takmış Marksizmin amansız hasmı olduğu sûret-i hak kisvesine bürünenlerin ibretli hüviyetlerini açığa çıkardığı için aranıyor, okunuyor, hakkında konuşuluyordu. Türkiye’nin durgun fikir hayatında patlayan bir bomba gibiydi.

Öyle durgun bir ortam ki, milliyetçi dergi çıkarmak mesele, hele milliyetçi dernek kurmak âdeta suç. Ama, yine de, bir-iki sene içinde, kendimizi böyle bir derneğin idare heyetinde bulduk. Yaşça ve başça hepimizden büyük olduğu için, biz kurucular, dernek başkanlığını ona teklif etmiştik. Fakat, bütün ısrarlarımız boşa gitmişti. Sadece idare heyeti üyesi olarak kaldı. Bilmem hangi sâikle, böyle bir görevden kaçınıyordu. Çekingen, hattâ mahcup mizâcının tesiri mi, yoksa örnek tevazuunun neticesi mi, meçhul.

Böylesine bir cesaretle ortaya çıkmış, keskin kalemini kılıç maharetiyle kullanan bu genç adam, özel hayatında hakikaten ne kadar alçak gönüllü, ne kadar mahviyet sahibiydi. Kalabalıkça meclislerde kendisinden bahsedildiği yahut söz sırası ona geldiği zaman yüzüne bir pembelik yayılır, mahcubiyetin ağır yükü omuzlarını çökertirdi.

Beraber çalıştığımız derneğin seri konferansları, büyük kitleleri topluyordu. Bu toplantılarda, tanınmış ilim ve fikir adamları asıl konuşmayı yapıyor; onların yanı sıra içimizden biri de kısa bir hitabede bulunuyordu. Bu kısa konuşmalardan ilkini ona teklif ettik, reddetti.

– Hayır, diyordu. Ben konuşamam. Muvaffak olamam. Toplantıya yazık olur.

Nihayet, ısrarlarımıza karşı koyamayıp belli belirsiz bir rıza göstermiş, biz de resmî makamlara verilen dilekçede ve dağıtılan el ilânlarında onun adını duyurmuştuk. Ama, toplantı günü ortalıkta gözükmedi. Bütün arayışlarımız da boşa gitti.

Sonraki günlerde:

– Size söylemiştim ben yapamam, diye. Dinlemediniz. Ne yapayım, kabiliyetimin olmadığı sahalara nasıl girerim, mazeretiyle boynunu büküşü hâlâ gözlerimin önünde.

Onun asıl faaliyeti, neşriyat sahasındaydı. Derginin yanı sıra küçük kitaplar yayınlıyor, tanınmış milliyetçilerin biyografilerini, yazılarını geniş kitlelere ulaştırmaya çalışıyordu. Bütün bunlar, millî endişelerle kurulmuş bir tek yayın evinin bulunmadığı döneme rastlıyordu. Bu sebeple, genç nesiller, o kitapları şevkle okuyor, okutuyor, yayıyorlardı.

•••

Türk milliyetçilik tarihinde müstesna bir yeri olan Türk Ocakları o sırada yeni bir hamlenin içindeydi. Eski politikacı, eski bakan, eski büyükelçi olan Ocak başkanı, artık yaşlanmıştı. Uzun zaman kapalı kalmış Ocak, onun evlâdı gibiydi. Son yıllarında, bu teşkilâtın yeni bir diriliş içine girmesinden büyük heyecan duyuyordu. İstanbul Ocağı’nda âdeta “büyük kabine” denilebilecek bir idare heyeti kurulmuştu. Tanınmış ilim ve fikir adamları, araştırmacılar bu heyette yer almaktaydı. Matbaası, dergisi, yayınları aynı adı taşıyan Güneyli genç adam da bu idare heyetinin bir parçasıydı. Aksaray gibi tarihî ve mânevî atmosferi olan bir semtteki büyük Ocak binası gençlerle dolup taşıyor, çeşitli toplantılara ve çalışmalara sahne oluyordu. Onun, teşkilâtçılıkta en verimli, gelecek vaat eden çalışmaları, denilebilir ki, asıl bu çevrede başlamıştı.

O dönemde, bir başka haftalık milliyetçi gazetenin yayım sorumluluğunu yüklendiğimde, ilk baş vurduğum kimseler arasında o da vardı. Bu gazeteye bir seri yazı hazırlamasını rica ettiğimde, en küçük bir itiraz belirtisi göstermeden, hemen kaleme sarılmıştı. “Çiçek Palas Faciası” adını taşıyan bu seri, 1940’ların sonundaki bir militan Marksist hareketi, görgü şahidi olarak dile getiriyor ve geniş bir alâka ile takip ediliyordu.

Âdeta yazı alışverişinde bulunmaklığımız, ikimiz arasında kader gibiydi. Benim çıkardığım veya hazırladığım gazetelere, dergilere o yazı veriyor; ben de borcumu onun dergisine yazarak ödüyordum.

Telâffuz bile edilmemiş bu mutabakatın izleri, daha sonraki yıllarda da sürüp gidecekti. 1960’taki hükûmet darbesini takip eden buhranlı yıllarda yayınladığımız dergide onun yazıları vardı. Türk milliyetçilerini, aradaki ayrılıkları bir kenara bırakarak, daha sık saflar hâlinde birleşmeye davet maksadıyla dört sene boyunca yayınladığımız bir başka dergiye de, milliyetçilik tarihimizle ilgili uzun bir seri hazırlamıştı. Artık eskimiş, tecrübeli bir yazar olmasına rağmen, o serinin yayınlanması esnasında gösterdiği heyecanı unutmak kabil midir?

Şimdi, biraz solmuş, eski bir fotoğrafa bakıyorum. Onunla yanyana çekilmiş, galiba tek resmimiz. Türkçülük tarihimizin seçkin simalarıyla daha genç neslin bir arada bulunan temsilcileri, o fotoğrafta gülümsüyoruz. Resmin arkasındaki tarih, kırk iki yıl öncesini gösteriyor. Büyük bir derneğin on iki kurucusu. Ancak, üçü resmen iştirak edememiş, hususî sebeplerle kurucular listesinde yer almamışlar. Ama, kuruluş gününde derhal üye kaydedilerek, ilk on ikinin arasına girmişler. Benim kayıt numaram 12, onunki 10. Bu, bir kıdem farkına işarettir.

O yıllarda, matbaanın ilk yeri yıkıldığı için, yakındaki başka bir yere taşınmıştır. Burası, daha geniş, iki makine konulabilecek, beş-altı kişiye de oturma imkânı tanıyacak bir giriş katı. O beş-altı kişilik yerde, zaman zaman on beş kişiyi bulan kalabalıklar. Dönemin tanınmış ilim ve fikir adamları, teşkilâtçıları, genç asistanları, yazarları, üniversite öğrencileri burada bir araya gelip konuşuyoruz. Kalabalıktan gocunduğu yok. Besbelli ki, bu kalabalık toplantılardan memnun kalıyor. İşinin ve başının en sıkışık zamanlarına rastlasa dahi, daima nazik, mültefit, güler yüzlü, zarif. Derinlerden gelen bir ses, anî heyecanlarını, öfkelerini, ümitlerini dile getiriyor. Orası bir matbaa değil, bir dergi idarehanesi değil, onlara ilâveten sanki bir dernek genel merkezi. Anadolu’dan gelip de onu ziyaret etmeyen milliyetçi bir genç, düşünülemeyecek şey.

Siyasî havanın en gergin olduğu bir dönemde, matbaa sohbetlerimiz, aynı zamanda en yeni ve “inanılmaz” haberlerin de ulaştığı merkez hâlinde. Darbeyi omuzlayan komite kendi arasında ikiye bölünüp bir kısmı tasfiye edilince, yayın yasağı konulan haberleri buradan alıyoruz. Eski komite üyeleri, dünyanın çeşitli ülkelerindeki elçiliklere-muteber sürgünler olarak- serpiştirilmişlerdi. Onların en küçük bir hareketi, genç milliyetçiler arasında derin alâka uyandırıyor. Sonra, meşhur fevkalâde mahkemenin, millî vicdanda hiç tasvip görmemiş ve görmeyecek kararları, infazları. Durgun ve mahzun bekleyiş günleri burada akşam karanlığına dönüşüyor. Sonra seçimler, yeni müdahale ihtimalleri, uyuşma hükûmetleri... O dönemde, bizim siyasî dergi teşebbüsümüz yenileniyor. Ama sermaye? Kolay olacağını sandığımız bu meselenin ne kadar müşkül olduğunu o zaman görüyoruz. Hepimiz, elimizde avucumuzda ne varsa -zaten ne var ki- ortaya koyuyoruz. Ben de ona gidiyorum. Teşebbüs için küçük, fakat kendisi için hatırı sayılır bir hisse alıyor. İtirazsız, bahanesiz, tereddütsüz. Bir yıl süren neşriyattan sonra, hepimizinki ile beraber o hisse de batınca ne bir tek söz, ne küçük bir sitem. Ruh ezikliğime en küçük bir imada bulunmayan asalete selâm!

Derken, İstanbul’da ilk Marksist terör. Büyük şehir, üç gün boyunca âdeta sahipsiz. Üniversitede sınıflar basılıyor, milliyetçi gençler feci şekilde dövülüyor, hocaların kürsülerine tecavüz ediliyor. Can emniyeti hak getire. Siyasî, idarî, adlî otoriteden eser yok.

Böyle bir ortamı hazırlayanların, Marksizme karşı mücadelede artık ilk plâna geçmiş bir şahsiyeti ihmal edeceğini düşünmek abes değil midir?

Nitekim, İstanbul Üniversitesi merkez binasında, profesör bir dostunu ziyarete gittiğinde, terörün ilk öncüleri tarafından yolu kesiliyor. Yakalanıp yüksekçe bir yere çıkarılarak “halk mahkemesi”nce sorguya çekiliyor. Bağırışmalar, hareketler, küfürler arasında metin ve mağrur, inandıklarını haykırıyor. Bu yiğitçe direnişin yol açtığı şaşkılık sırasında, biraz evvel yanından çıktığı hocanın yetişerek, Marksist grup üzerindeki nüfuzunu kullanmasıyla daha büyük bir tehlikeden sıyrılıyor.

Bu olayın tepkisi midir, bilinmez: Bir zaman sonra, onu bir hareketin içinde, hattâ başında gördük. Şehir Tiyatrolarında, epik tiyatronun temsilcisi sayılan Marksist bir yazar- rejisörün eseri oynanmaktadır. Türk sahnelerinde sergilenen bu oyuna karşı belirli bir tepki yok. Halbuki, Belediyenin desteğindeki bir tiyatroda bu tür eserlerin sahneye konuluşu, en azından garip. Belli ki, bir provadır, sonra başkaları sökün edecek. Oyuna ilgi olmasa, ancak salonun küçük bir kısmı seyirci toplayabilse dahi.

Gazeteler, bir gün büyük başlıklarla, Şehir Tiyatrosu’nun basıldığı, sahnedeki eserin protesto edildiği ve oynatılmadığı haberlerini verdiler. Protestocu grubun başında, “halk mahkemesi”ne çıkarılmış Güneyli var. Karakol, sorgu, takibat, mahkeme, duruşma... ve galiba, sonunda beraat.

Bu hareket, onun hayatı boyunca en fazla tenkid edilmiş davranışlarından biri olacaktır. Çünkü, o eser, önceleri kimsenin dikkatini çekmemişken, bu toplu davranıştan sonra alâka uyandırmış, tiyatro salonu dolmaya başlamış, âdeta reklâm olmuştur.

İşin tuhafı, oyunu -hiç şüphesiz, maksatlı olarak- sahneye koyanlar hakkında hiçbir takibat yapılmamıştır da, nedense, onu protesto edenler uzun zaman mahkeme koridorlarında sürünmüştür.

Yeni anayasanın sınır tanımaz imkânlarını âdeta sömürerek tırmanışa geçen yıkıcı akım, hızlı bir tempo ile yayılırken, buna karşı tepkilerin de genişlememesi mümkün değildi. Nitekim, İzmir’de başlayan filizlenme, kısa zamanda geniş bir teşkilât hâline dönüşüyordu. Türkiye’nin çeşitli mıntakalarında şubeler açılıyor, toplantılar, mitingler tertipleniyor, kamuoyunun dikkatleri bu teşkilât üzerine çevriliyordu. İlk kongrede de genel başkanlığa bizim eski dost getiriliyordu. Dönemin cumhurbaşkanı ise fahrî başkanlığı kabul etmişti. Etmişti ama, küçük bir kıyametin kopmasına da sebep olmuştu. Devrin muhalefet lideri -ki, o da, eski bir cumhurbaşkanı idi- yeni politika arayışları içinde partisine istikamet vermeye çalışırken Marksist kanada da müsamaha ile baktığından, bu “fahrî başkanlık” meselesini diline dolamış, ortalığı ayağa kaldırıyordu. Sonunda, Cumhurbaşkanı, bu unvandan vazgeçtiğini açıkladı ve tansiyon düştü.

Onun ne yaman bir hatip olduğunu ilk defa o sıralarda gördüm. Sorumluluğunu yüklendiğim bir kuruluş adına, Üsküdar’da konferans vermesini rica etmiştim. Yedi-sekiz sene evvelki mazeretlerinin hiçbirini ileri sürmeden, kabiliyetsizlikten hiç söz açmadan kabul etti. O gün, sinema salonu hıncahınç doluydu. İki saatten fazla süren konuşma, aman yarabbim, bir heyecan fırtınasıydı. Sözleri yer yer alkışlarla kesiliyor, dinleyici kitlesi, verilen misâller karşısında bazen öfkeyle ayaklanıyor, bazen lânetler savuruyordu. Her cümlesi, takdir ve tasvip sadaları ile karşılanıyor, bütün bu gürültünün hây huyun üzerinde onun gür sesi dalgalanıyordu.

Artık, seyahatte olduğu zamanlar, İstanbul’da bulunduğu zamanlardan daha fazlaydı. Yurdun dört yanında konferanslar veriyor. gelmekte olan Marksist yıkıcılığa dikkatleri çekiyordu. Belgelerle, kupürlerle, resimlerle dinleyicileri ikna etmeye çalışıyor, sesinin ve gücünün ulaştığı her yerde geniş kitlelerle karşı karşıya geliyordu. 50’lerin o sıkılgan, mahcup genci, yerini mücadeleci, dinamik yeni bir şahsiyete bırakmıştı. 60’ların ortamı, demek ki, böyle bir ihtiyacı beraberinde getirmekteydi.

Devlet elinin üniversiteye giremeyeceğine dair hükmün anayasada yer aldığı bir vasatta, anarşinin, yine o üniversitelerde filizlenmesinden daha tabiî ne olabilirdi? Beklenen, başa geldi. Üniversite işgalleri, boykotlar, direnişler başlatıldı ve hızla sokağa aktarıldı. Büyük şehirler, cesetlerin nümayiş vasıtası olarak ellerde dolaştırıldığı, sabaha kadar yakılan ateşlerin vahşi kızıllığında göstermelik nöbetler tutulduğu, korku verici yerler hâline gelmişti. Bunlara karşı, halk hareketleri de baş göstermişti. Bu hareketlerin arkasında eski dost’un gölgesini sezmemek kabil değildi. Meydanı Marksizme bırakmamak için fiilî mücadelenin gerekli olduğuna inanıyor, nazarî tavsiyelere kulak asmıyordu.

Bu karışık dönemde yapılan seçimler, bir ölçü olmak ehemmiyeti taşıyordu. Politika, tam bu sırada, şöhreti iyice yaygınlaşmış bu halk adamını kolları arasına çekti. İktidar, dört yıl önce kesin bir çoğunlukla iş başına gelmişti. Yapılacak seçim, dört yıllık icraatın tasvip edilip edilmediğini gösterecekti. Bu durumda, aday listelerinin kuvvetli ve seçilme şansı yüksek isimlere ihtiyacı vardı. Ön seçim mekanizmasının dolambaçlı dişlileri arasından sıyrılarak, İstanbul listelerinin üst sıralarında kolayca yer bulan eski dost, Mecliste yerini aldı. Bu, parlak bir seçim zaferi olmuştu. Şimdi, mücadelenin siyasî sahada daha kuvvetli şekilde yürütülmesi imkânı ele geçmekteydi.

Fakat, siyasî gelişmeler hiç de öyle olmadı. Önce, iktidar partisi, kendi içinde parçalandı. Ayrılan 41 kişi arasında o da vardı. Bir süre sonra, yeni bir parti hâlinde ortaya çıkıldı. Tırmanan terör, o sırada başını kayalara çarpıyor ve geçici bir dönem için durulmuşa benziyordu. Geçiş hükûmetleri, koalisyonlar, uzlaşmalar ve yeni bir seçim hengâmesi arasında, bir dönem çabucak gelip geçti.

O arada, eski dostla zaman zaman karşılaşıyor, çeşitli vesilelerle bir araya geliyorduk. Pek çok kimsede görülenin aksine, milletvekilliği kisvesi, onu hiç değiştirmemişti. Yine eski içli, candan, hassas “ağabey”di. Büyük gazetelere seri yazılar hazırlıyor, bir başka gazetede köşe yazıları yazıyor ve bütün bunları hiçbir maddî menfaat ummadan yapıyordu.

Ayrıca, Türkiye’de milliyetçi hareketleri, komünist faaliyetleri inceleyen kitaplar hazırlayıp yayınlıyordu. Temposu hiç düşmemiş, azmi hiç kaybolmamıştı.

Yeni partiden, yine İstanbul adayı oldu. Listenin en ön sıralarında yer almasına rağmen, seçim şansı ona bir kere daha gülmedi. Ama, artık politikaya atılmıştı. Bir süre sonra, kendisine daha yakın gördüğü milliyetçi başka bir partiye katıldı. Onun teşkilâtında görev aldı.

Türkiye, hızla değişen bir ülke hâlini almıştı. Duruldu zannedilen terör, yeniden canlanmış, olanca hızı ile kan dökmeye başlamıştı. O günlerde, ismi yurt sathında bayraklaşmış bu mücadele adamının nasıl sağ kalabildiği ayrı bir merak konusuydu. Silâhlı çetelerin karşısında savunmasız, korumasız ve yalnızdı. Tedbir? Belki alıyordu ama yeterli miydi? Radyoları ile, yayın organları ile, piyonları ile senelerce kendisine küfür yağdırmış dış merkezler, onun idam fermanını çoktan imzalamış değiller miydi?

Bu karışık düşüncelerle haşr ü neşr olurken, bir sabah telefonda onun sesini işittim. Benden, bir seminerde yapılmış konuşma metinlerini bulup bulamayacağımı soruyordu. O gün temin edip gönderdim. Sanki, bütün olup bitenler kendi dışında cereyan ediyormuş gibi, sakin ve korkusuzdu. Vaktiyle, Güneydeki mahallî tarikatlerden birine mensup olduğunu söylemişlerdi. Acaba, tevekkül müydü ona bu soğukkanlılığı veren?

Aynı akşam, telefon çaldı. Karşımda, ağlamaklı bir ses vardı:

– Duydunuz mu?

Üniversitenin genç doçentlerinden biri.

– Neyi duydum mu?

– Vurdular, nihayet onu da vurdular.

Eski dost’un yakını olduğu için kimi kasd ettiğini hemen anlamıştım. İçimde bir şeyler koptu sandım. Cevap veremedim. Uzunca bir susuştan sonra suikasdin tafsilâtını verdi.

Sürekli yağmurun yağdığı o sonbahar akşamı, evine gitmek üzere matbaadan çıkmış. Arabasını bıraktığı arka sokağa doğru yürümüş. Ölümün sinsi eli yavaşça arkasından yaklaşmış ve kahbe kurşunları ensesine boşaltmış. Düşmüş, orada öylece kalmış. Polis, savcı, doktor, cankurtaran derken, sıcak cesedi, çamurların, kirli su birikintilerinin arasında soğumaya başlamış. Ancak bir kaç saat sonra kaldırmışlar.

Çukurova’da başlayıp eski Bizans’ın çamurlu sokaklarında sona eren bu fırtınalı hayat, bir mücadele adamının hazin romanı mıdır, yoksa kendi öz yurdunda gurbet öksüzlüğünü duya duya yaşamanın dramı mı bilinmez. Bildiğim şu ki, onun kanlı cesedinin üzerine boşalan yağmur, muhakkak tatlı bir rahmetti. Yine de, herhangi bir çamurlu su birikintisine bastığımda, ayaklarıma onun sıcak kanı bulaşıyor sanırım. Ve, yüreğim ürpertilerle sarsılır. Bu seciyeli vatan evlâdını koruyamamış bir topluluğun ferdi olmak, bana bir cürmün ortaklık payı gibi gelir. Onun hâfızalarda çarçabuk geri plâna itilmiş olması ise büyük bir utanç gibi görünür. Düşünürüm: “Acaba benim bu hissimi paylaşan kaç kişi vardır?”