1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

GÜFTEDEN BESTEYE

Yahyâ Bâlî
Geleceğe âit nice hayâl ve tasavvurumuzun “taht”ında oturan “murâd”, aynı zamanda, kavuşulduğunda “vuslat” şölenine vesîle olan bir nihâî hedef.

Günlük hayâta akseden bu “murad”lı tavır ve yönelişlerimiz yanında, târihimizde idrâk ettiğimiz epeyi “Murâd” yılları bulunuyor.

Osmanlı hükümdârlarından beşinin adı “Murâd”. İlk Murâd’ın, bir de “Şehîd” sıfatı var. Kosova’da, o mübârek vücûdun mânevî havası, hâlâ teneffüs ediliyor. “Meşhed” sözünün, Kerbelâ’dan sonra hakkıyla temsîl edildiği yer, Kosova’daki “Hudâvendigâr Türbesi” oldu. Horasan coğrafyasında, o isimle anılan şehri de, ayrıca kaydetmek lâzım.

II. Murâd’ın zamâna yayılan tevâzuu ile Üçüncü’nün zirveye gürz savuran haşmet ve debdebesi; Beşinci’nin saltanat kısalığındaki rekoru, “Murâdî” cümlelere sermâye oluyor.

Murâd’ların Dördüncü’sü; şiddeti, yasağı ve korkuyu haklı kılan, hattâ onlara adıyla bir lezzet katan bambaşka bir hüviyet olarak, târihe selâm veriyor.

Sultan Ahmed Hân-ı Evvel ile Mâhpeyker Kösem Sultan’ın oğulları olarak 27 Temmuz 1612’de Istanbul’da doğan Murâd-ı Râbî’, babasının “taht”a çıkmadaki yaş çıtasını biraz daha aşağıya çekerek 11 yaşında “câlis-i evreng-i saltanat” oldu.

Türk vicdânında açtığı yaralar hâlâ kanayan “Hâile-i Osmâniye”de, Sadr-ı âzam Dâvûd Paşa’nın senaryosunu yazdığı bir tertip ile öldürülmek istenmiş, fakat takdîr-i ilâhî eseri, bu hâin ve şen’î plân muvaffak olamamıştır. Sultan Osman Hân-ı Sânî’nin gencecik boynuna kemend bağlayanlar, Şehzâde Murâd’ı da ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.

Topkapı Sarayı’nın bahçesinde toplatılan ve Üsküdar’a götürülmek üzere hazırlık yaptırılan bütün şehzâdeler, başlarına gelen bu acâib hâlin mânâsını anlamaya çalışırlarken, şehzâdelere nezâret eden kapı ağalarından biri, henüz on yaşındaki Murâd’ın yanına, alenî

sû-i niyetle yaklaşıp tam cürmünü îfâ edecekken, Dâvûd Paşa’dan tembîh almadığı anlaşılan diğer ağalar, duruma hâkim olarak, cânî kapı ağasını der-dest ettiler.

Ağabeyi Osman Hân’ın yerine, ikinci def’â tahta çıkan amcası Mustafa, bu sefer de muktedir hükümdâr olamayınca, Vezîr-i âzam Kemânkeş Ali Paşa, Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi ile devlet ricâli ve ulemâdan daha birçok kişinin tavsiye ve şiddetli arzûsuyla, çocukluk döneminde bulunmasına rağmen, Şehzâde Murâd, 10 Eylûl 1623’de, Osmanlı Cihân Devleti’nin başına oturtuldu.

11 Eylûl 1623 günü Eyûb Sultan Türbesi’nde düzenlenen Kılıç Alayı’nda; Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, yeni Padişâh’a kılıç kuşandırdı.

16 Eylûl 1623’de de Sultan Murâd-ı Râbî’in “hıtan” merâsimi yapıldı. O da, babası gibi, “câlis-i taht” olduktan sonra sünnet edildi. Kısa aralıklarla yaşanan bu pâdişâh sünnetleri, anılan vecîbenin Saray’daki yaş telâkkîsi hakkında ipucu veriyor. Demek ki, şehzâdeler 10-14 yaşlarına kadar, sünnet konusunda müsâmahayla bekletiliyorlar. Elbette, bunun aksi de vâriddir. Çok küçük yaşlarda sünnet edilen şehzâdelerin sayısı da az değildir.

Sultan Murâd’ın ilk saltanat yılları, daha ziyâde Vâlide Sultan Kösem Mâhpeyker ile onun ekibini oluşturan devlet erkânının kontrol ve inisiyatifinde geçti. 1632 yılına kadar süren bu dönemde; Pâdişâh’ın, gelişen hâdiselerde en ufak bir tesiri de, tedbîri de görülmedi.

Murâd Hân, Sadr-ı âzam Topal Receb Paşa’yı azledip, zorbaları devre dışı bıraktığı Mayıs 1632’de, devlet dümenini kavî elleriyle kavradı.

IV. Murâd, “taht”a çıkarıldığında, sadâret makâmında Kemânkeş Ali Paşa bulunuyordu. Paşa’nın siyâsî kudreti, bir hayli yükselmiş görünüyordu. Fakat, memleket çok sıkıntılı bir devir yaşıyordu…

Istanbul’daki otorite ve iktidar boşluğu, eyâletlerdeki idârecilerin mütegallibe ile iş birliği yapmasına, hattâ bizzat kendilerinin mütegallibe olmasına yol açıyordu.

Sultan Osman Hân’ın kanını dâvâ etme bahânesiyle etrâfına adam toplayan, sonra da Erzurum civârında – mevziî de olsa – bir hâkimiyet kuran, devletin resmî kuvvetlerini karşısına alıp askerleri öldüren; bütün bu yaptıklarının, yanına kâr kaldığını görünce de Ankara istikâmetine doğru yürüyüşe geçen Abaza Paşa, bahsedilen kaos manzarasının tipik şahsiyetlerinden biriydi.

Aynı şekilde, Bağdad yöresinde de Bekir Subaşı, devlete kafa tutar hâle gelmişti. Sonunda, Bağdad elimizden çıkıp Safevî işgâline girdi. Hâfız Ahmed Paşa’nın komuta ettiği Osmanlı kuvvetleri, Bağdad’ı geri i almaya muvaffak olamadı.

Abaza Paşa üzerine gönderilen askerî birlikler, uzun ve yıpratıcı bir mücâdeleden sonra, bu isyânı bastırmayı başardılar ve Abaza’yı teslîm aldılar. Âsî Paşa, Pâdişâh’dan aman diledi. Âli-cenab davranmayı şiâr edinenMurâd Hân da, sergerde Paşa’yı affedip Bosna’ya Beylerbeyi yaptı…

Bağdad’ı istirdâd etme gayretlerine dâhil olmak üzere Husrev Paşa, 1629’da sefere çıktı. Hemedan ve Bağdad’ı nihâî hedefine alan Paşa; Kerbelâ, Necef ve Hille’yi zaptetmesine rağmen, aynı neticeyi Bağdad’da sağlayamadı ve bu durum Husrev Paşa’nın azliyle, yerine Hâfız Ahmed Paşa’nın getirilmesine sebep oldu.

Sultan Murâd Hân’ın saltanat yıllarına rastlayan Avrupa manzarası, bir hayli karışık ve de karanlıktı. Otuz Yıl Savaşları denen çatışma, Hristiyan mezhebleri arasında keskin ayrılık hatları çizmişti. Anılan mezhebler, sanki ayrı birer dinmiş gibi, kendisinden olmayanları düşman telâkkî ediyorlardı. Katolik, Ortodoks ve her memlekette ayrı bir isim alan Protestan Hristiyanlar, aralarındaki kıyasıya nüfûz mücâdelesini, Osmanlı topraklarına da taşıdılar. Hemen hemen bütün mezheb grupları, Devlet-i Aliye nezdinde imtiyaz kapma yarışına girdiler.

Sultan Murâd, babası döneminde imzalanan Zitvatoruk Andlaşması’nı, 1627 yılında yeniledi. Avrupa’nın bu sıradaki zaafı, maalesef Türk makamlarınca tam değerlendirilemedi. Çünkü, başta İstanbul olmak üzere, askerin zorbalığı bütün imparatorluğu tahakküm altına almıştı.

Sultan Murâd’ın cülûsundan sonra, arka arkaya ayaklanmalar oldu. Âsiler, her def’âsında hamiyet sâhibi devlet ricâlinden kurbanlar seçip onların kellelerini istiyorlar; ekseriyetle de emellerine ulaşıyorlardı. Topal Receb Paşa’nın başını çektiği tahrîkler; Defterdâr Yahni-Kapan Abdülkerim Efendi ile eski sadr-ı âzamlardan Gürcü Mehmed Paşa’nın da içinde bulunduğu pek çok bî-günâhın kanına girdi.

Cennetoğlu diye biri, Balıkesir ve çevresinde, neredeyse istiklâl ilân edecek güce ulaştı. Devletin kuvvetlerini aylarca uğraştıran bu sergerde, nihâyet Manisa civârında yenildi, kaçtığı Denizli’de yakalandı ve 1625 yılı içinde Birgi’de îdâm edildi.

Bu isyanlı yıllarda, devlet idâresinde hissedilir biçimde Vâlide Mâhpeyker Kösem Sultan’ın ağırlığı vardı. Her geçen gün, biraz daha olgunlaşan ve etrâfındakileri ayırt etmeye başlayan Sultan Murâd, annesinin vesâyetinden sıkılmaya, bunalmaya başlamıştı. İktidârını ilân edeceği ânı, sabırsızlıkla bekliyor ve bunun zemînini kendi iç dünyâsında hazırlamaya gayret ediyordu.

Kösem Sultan da, oğlundaki bu temâyülden çekiniyor, onu hediye ve eğlencelerle oyalamaya çalışıyordu…

Sultan Murâd’ın, idâreyi ve imparatorluğu zapt u rapt altına almak için irâdesini bilediği, keskinleştirdiği hâdise, gözleri önünde cereyân eden bir vahşî, hunhar cinâyettir.

Hâfız Ahmed Paşa’nın, Pâdişâh’ın da bizzat şâhit olduğu bir vahşet manzarasında, vücûdu parçalanarak katledilmesi, “Murâdî” hasletlerin uyanmasına sebep olmuştur. Bu hâdisenin altında da, yine Topal Receb Paşa’nın durmak ve dinmek bilmeyen hırsları yatmaktadır.

Husrev Paşa’nın azli ve bir müddet sonra da öldürülmesi, Receb Paşa’daki mel’anetin vitesini büyülttü. Bir gün, Pâdişâh’ın yapılanların intikâmını almasından korkan ve bunun tedbîrini erken vakitte almak isteyen Receb Paşa, Hâfız Ahmed Paşa aleyhine bir kampanya başlattı. Maksadı, hem ikbâline en büyük engel diye gördüğü Hâfız Paşa’dan kurtulmak, hem de Sultan Murâd’a gözdağı vermekti.

Topal Receb’in kışkırttığı zorbalar, At Meydânı denilen bugünkü Sultan Ahmed Meydânı’ında toplanıp, üç gün arka arkaya, kellesini istedikleri devlet ricâlinin listesini Saray’a ilettiler. Listede Sadr-ı âzam Hâfız Ahmed Paşa, Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi, Yeniçeri Ağası Hasan Halîfe ve Musâhib Mûsâ Çelebî dâhil on yedi günahsız insanın adı yazılıydı…

Sultan Murâd, kontrolü henüz ele geçiremediğinden, âsîlerin arzûlarını kabullenip Hâfız Ahmed Paşa’yı onlara verdi. Paşa’nın, canavarca parçalara ayrılışını, dehşetle seyreden Pâdişâh, bunun intikâmını almaya o gün (10 Şubat 1632) yemîn etti.

Topal Receb Paşa, hayâlinde yaşattığı sadr-ı âzamlık makâmına oturdu. Yahyâ Efendi’nin yerine de, Ahîzâde Hüseyin Efendi Şeyhülislâm oldu.

Topal Receb’den tembihli gürûhun, Istanbul ve diğer mühim şehirlerde ortaya koyduğu edebsizlik, hayâ perdesini yırtacak, ar damarını çatlatacak seviyeye indi. Naîmâ, bu davranışları anlatmaya çalışırken: “zikri müstehcendir.” kaydını düşüyor. Balkan ve İstiklâl savaşlarında “düşman” bilinen gruplarca ortaya konan şenaatin, belki daha fazlası, içimizden çıkmış serseriler tarafından işleniyordu.

Topal Receb Paşa’dan kurtulmadan, iyi ve sağlıklı bir adım atılmayacağını anlayan Sultan Murâd, 18 Mayıs 1632 günü, mûtâd dîvândan sonra Receb Paşa’yı huzûruna çağırdı. Sâbıka dosyasını adetâ ezberlediği Sadr-ı âzam’ını:

«-Gel bakalım zorba-başı!»

diye karşıladı. Topal Receb’in, kendini suçsuz göstermeye yönelik sahte ve dalkavukça sözleri, Sultân’ın hiddetini şiddetlendirdi. Onu, orada boğdurdu ve cesedini, Saray’a her gelişinde berâberinde getirdiği sergerde kalabalığının önüne koydurdu. Mühr-i Hümâyûn’u da Tabanı Yassı Mehmed Paşa’ya verdi.

Bir yıldırım düşmesi sür’ât ve çabukluğunda gelişen bu hâdise, zorbaları ve onlara arka çıkanları şaşkına çevirdi. Bir-iki hafta süren bu şaşkınlıktan sonra, içlerindeki serserilik ve şakâvet hisleri yeniden kabaran isyân ekibi, bir kısım târihçiye göre Ok Meydânı’ında; bâzı araştırıcılara nazaran da At Meydânı’nda toplandı. Aynı gün (9 Haziran 1632), aynı saatlerde, Topkapı Sarayı’nın Marmara Denizi’ne nâzır Sinan Paşa Köşkü (İncili Köşk)’nde bir ayak dîvânı emreden Sultan Murâd; asker, ulemâ ve ümerâdan kalabalık temsilcilerin önünde, meşhûr nutkunu îrâd eyledi. Hüccetini, cümle cümle Kur’ân’dan alan ve Tûrân Oflazoğlu’nun, tanınmış eserine pek güzel taşıdığı bu konuşma sonunda, Sultan Murâd-ı Râbî’, bütün uzviyetiyle imparatorluğun tek hâkimi oluyordu…

Kaanûnî’den sonraki “gâzî” hükümdâr sayısı, bir elin parmakları kadar bile değildir. Sultan Murâd, işte o nâdir gâzîler içinde, bir hayli ön sırada duruyor.

İkisi de İran’a müteveccih Revan ve Bağdad seferleri, halk muhayyilesine fevkalâde parlak bir Dördüncü Murâd portresi yerleştirmiştir. Bu portredeki Pâdişâh, zamânın bütün silâhlarını en üst virtüözlükle kullanan; spor anlayışını güç ve kuvvet depolama düşüncesine yerleştiren; Zâloğlu Rüstem veyâ Herkül tarzında bir görünüşe sâhiptir. Aslında, Murâd-ı Râbî’e atfedilen husûsiyetlerin çok büyük bir kısmı, Pâdişâh’ın vücûdunda, libâsından daha yakın ve hakîkat olarak durmaktadır. Hilkatinden ve irsîyetinden aldıklarına, kendi azim ve gayretiyle ilâve ettikleri bir araya gelince, göz kamaştırıcı Sultan Murâd, gönül tahtına kuruluyor.

“Dördüncü Murâd” demek, biraz da yasak ve şiddet demektir. O, artık düzinelerle deyimin yasak koyucusudur ve bu duruşuyla, Türk kültürünün ebedî bahçesine dâhil edilmiştir.

Hak edenin yanı sıra, birçok bî-günâh da, “Murâdî” fermanlarla hayattan koparıldı. “Dördüncü Murâd” vâkıâsı; başta ağabeyi Sultan Osman’ın başına gelenler olmak üzere, Sinan Paşa Köşkü’ndeki itaat sağlayıcı nutuk irâdına kadar yaşanan herc ü mercin ve de kepâzeliğin bir aksülâmeli tarzında değerlendirilmelidir.

İdârî hâkimiyeti sağladıktan sonra, hemen her hususda ve imparatorluğun köşe-bucak her yerinde gölgesini dolaştıran Dördüncü Murâd, otoritesizliğin tam zıddını, adıyla anılacak şekilde ilân ile, bunu cümle âleme kabûl ettirmiştir.

Yavuz Sultan Selîm’in şedîd mizâcından nişâneler taşıyan Dördüncü Murâd yönelişleri, birtakım haksızlıkları içine alsa da, aslâ “tel’în” dâvet edecek noktaya taşınmamıştır. Aksine, bu yasak ve hiddet, millî kabûle mazhar olarak, halkın samimî duâlarıyla desteklenmiştir.

Babasının yirmi sekiz yıllık ömür elbisesi, ilâhî terzi tarafından Sultan Murâd’a da giydirilmiş; o da o kadarcık bir hayâtı yaşayabilmiştir. 8 Şubat 1640 günü, yatsıdan sonra can emânetini teslîm eden bu kabına sığmaz Hâkân, Sultan Ahmed Câmii girişindeki türbede, ağabeyi Osman’la yan yana, Sultan Ahmed-i Evvel’in kollarında, ebedî muhabbeti tadıyor…

Sultan Murâd-ı Râbî’ devrinin fikir, san’at, ilim seviyesine bakanlar, Türk semâsında parlayan yıldızlardan teşekkül etmiş, geniş hacimli bir galaksi ile karşılaşırlar. Çok uzun ve de kalitesi hayli yüksek listenin içinde, sâhalarının kutbu sayılacak isimler de vardır.

Şu edebiyat kadrosuna bir bakar mısınız? Kimler yok ki? Şeyhülislâm Yahyâ, Nef’î, Nev’î-zâde Atâî, Cevrî, Azmî-zâde Hâletî, Nâilî, Bahâî, Vişne-zâde İzzetî, Veysî, Nergisî, Tıflî Çelebî (nâm-ı diğer Leylek)…

Lâle Devri’nin şiir yükünü sırtlayan Nedîm, “kasîde” ve “gazel” üstadlarını sayarken:

“Nef’î, vâdi-i kasâidde sühân-perdâzdır,

Olamaz ammâ gazelde Bâkî vü Yahyâ gibi.”

diyor. Nedîm’in gözünde kasîdenin pîri Nef’î; gazelin ise Bâkî ile Yahyâ (Şeyhülislâm)’dır.

Nef’î, hiciv vâdisinin de önde gelen süvârilerindendir. Sultan Murâd’ın insana bakış rengi ile Nef’î’ninki neredeyse aynıdır. Bu müşterek duruşa oturan müsâbaka, “Hünkâr” olanın gâlibiyetiyle noktalanır ve Nef’î’ye, Boğaziçi’yle Marmara’nın suları ebedî istirahatgâh yapılır.

Şâirin katlinden kısa süre önce; Pâdişâh, Beşiktaş Kasrı’nda, Nef’î’nin yeni takdîm ettiği Sihâm-ı Kazâ’sını okumakta iken, çok yakınına yıldırım düşer. Hiddetlenen Sultan Murâd, elindeki Nef’î kitabını yere fırlatır. Hemen çağırttığı Şâir’e, bir daha hiciv yazmaması husûsunda söz vermesini söyler. Nef’î, Hâkân huzûrunda verdiği bu sözü tutmayınca, bilinen âkıbet hâsıl olur.

Bu gelişmeleri dikkat ve heyecânla tâkip eden Istanbul’daki kalem sâhipleri, hâdiseye nefis bir kader libâsı biçerek:

“Gökden nazîre indi Sihâm-ı Kazâ’sına,

Nef’î, diliyle uğradı Hakk’ın belâsına…”

mısrâlarını, edebiyât târihine hediye etti.

Ankaralı Bayram-zâde Şeyhülislâm Zekeriyyâ Efendi’nin oğlu olarak doğan Yahyâ; hem babasının ilmiyedeki mansıbına ulaştı, hem de Türk dîvân şiirinin yüz akları arasına, şan ve şerefle girdi. İlk hocası, babası idi.

Medreselerden aldığı icâzetler, onu ilmiye mesleğinin zirvesine kadar çıkardı. Halep, Şam, Kâhire, Bursa, Edirne gibi, hepsi de pek mühim şehirlerin kadılıklarından sonra, Anadolu ve Rûmeli Kazaskerlik makâmlarında bulundu. Üç def’âda, toplam on sekiz yıl Şeyhülislâmlık yaptı.

Ömür şeridine Kaanûnî, II. Selîm, III. Murâd, III. Mehmed, I.Ahmed, I.Mustafa,

II. Osman, IV. Murâd, Sultan İbrâhim ve IV. Mehmed’in saltanat yıllarından sahneler yerleştirdi.

Sultan Murâd-ı Râbî’in cülûsunda, Sadr-ı âzam Kemânkeş Ali Paşa ile fikir birliği yapıp, yeni Pâdişâh’ın tarafında saf tuttu.

Dîvân edebiyâtının klâsik mazmûnlarını, mesleğinin itibârına kurbân etmeden, onların geleneğine uygun mısrâlar yazmaktan aslâ çekinmedi. Şeyhülislâm olmasına rağmen:

“Mescidde riyâ-pîşeler etsin ko riyâyı,

Meyhâneye gel kim, ne riyâ var, ne mürâî.”

diyebilecek bir san’atkâr cesâretine sâhipti. “Üstâd” olmanın yolunu ve yordamını, her büyük yolcu gibi, o da biliyor ve bildiğini yapıyordu.

Evliyâ Çelebî ile Kâtib Çelebî’nin baş köşeye kurulduğu târih, coğrafya, seyâhat, sosyoloji, hukuk sâhalarında, Göriceli Koçi Bey gibi müstesnâ şahsiyetler de; tanıdık, dost selâmları gönderiyorlar.

Bu âciz satırların tâkati, Evliyâ ve Kâtib Çelebîleri anlatmaya kâfi gelmez. Onlardan, vesîle yoluyla bahsetmenin, hafif görüneceği bellidir. Müstakil bahislerde bile yer darlığı çekilecek o paragrafları, başka baharlara bırakarak, bu vâdinin sâkinlerinden bir isim demeti yapalım: Koca Müverrih Hüseyin Efendi, Topçular Kâtibi Abdülkâdir, Vecihî Hasan, Hasan Bey-zâde Ahmed Paşa, Solak-zâde, Hemdemî Mehmed, Kara Çelebî-zâde Abdülazîz Efendi, Mehmed Halîfe, Şârihü’l- Menârî-zâde, Peçuylu İbrâhim (Peçevî)…

Sultan Murâd devrinin renk zenginliği, bunlardan ibâret değil elbette. Hezâr-Fen Ahmed Çelebî ile Lâgârî Hasan Çelebî’den söz açıldığında, göğsümüz; “kanatla ve roketle uçmanın patenti bizdedir.” diye kabarıyor.

İran seferlerinin yâdigârı olarak Istanbul’a ve de Sultan Murâd’ın husûsî meclisine dâhil edilen Emîr Gûne Oğlu; Emirgân sözünün müzikalitesi ile anılan o cennet köşesinde, hem çayın hasını, hem de bize mahsûs bir keyfi, asırlardır demlendiriyor.

Mübâlâğasız şekilde, yüzyıllarla hesaplanan zamân içinde Dünyâ’nın idâre edildiği Topkapı Sarayı’ndaki iki köşk, Bağdad ve Revân adlarıyla, Sultan Murâd’ın mimârî zevkini, ihmâle inad, günümüze taşıyorlar. O köşklerde geçirilecek sâniye miktârı vakit bile, İremî lezzetler sunar. İsimlerine istif edilmiş târih yekûnu ise, “kellesi koltuğunda” dolaşan “Genç Osman”lara hürmet duruşundadır…

“Uyan ey gözlerim, gafletden uyan…”

mısrâıyla başlayan ilâhi formundaki bestenin, güftesiyle berâber Sultan Murâd’a âit olduğu tahmîn ediliyor. Her ne kadar, bâzı müzikologlar, bestede Ali Ufkî Dede’ye pay çıkarıyorlarsa da; güfteden besteye uzanan yolun, o kadar uzun olmadığına, IV. Murâd azmi ve kâbiliyeti, bizzat şâhittir…