1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Gübre şerbeti

Turgay Tüfekçioğlu
İKİNCİ Dünya Savaşı’nın bitişiyle Batı Avrupa turuna çıkan İngiltere Başbakanı Winston Churchill 19 Eylül 1946’da Zürih Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında Avrupa’nın yeni yapısını ve hedefini açıkça ortaya koyar: “United States of Europe”, “Avrupa Birleşik Devletleri” kurulacaktır. W Churcill’in Zürih Üniversitesi’ndeki konuşması ABD ile birlikte belirlediği ana yol haritasıdır. ABD ile belirledikleri yol haritasına göre önce savaşta yıpranan Fransa’nın kuvvetlendirilmesi sağlanacak aynı zamanda savaş sonrası müttefiklerin işgali altındaki Almanya ekonomik olarak güçlendirilecek ve bu iki çekirdek devlet ile ortaklığın ilk temelleri atılacak, daha sonra Avrupa’daki diğer devletlerin de bu ortaklığa katılımları sağlanarak “Avrupa Birleşik Devletleri” kurulacaktır. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonunda Turuman doktrini ve Marşal yardımı ile Avrupa’ya akıttığı milyarlarca dolar yardım, 1946’da baş müttefiki W. Churchill’in ağzından ilân ettiği “United States of Europe” inşa etmek içindi. Çünkü büyük sermaye daha da büyümek için geniş, birleştirilmiş ortak pazar ister. Bunun yolu da millî devletlerin ortadan kaldırılıp tek pazar yapılmasıdır. Türkiye’de kimilerinin AB’ni ABD’nin karşısındaymış gibi göstermeye çalışmaları en hafifinden bilgisizliktir. AB ve ileride plânlanan “Avrupa Birleşik Devletleri” tek dünya hedefine giden yolda sadece bir adımdır, aynı güçlerin elindeki büyük sermayenin iki kıtada birbirine rakipmiş gibi gösterilmesi aldatmacasına inanmak için herhalde bizdeki bazı prof unvanlı televizyon yorumcularından olmak gerekiyor !!!.

(http:/www.liv-oll.ac.uk/pa09/europetrip/brussels/churhill.htm )

2004 yılına geldiğimizde “Avrupa Birleşik Devletleri” yolunda çok mesafeler alındığı ortada. İspanya da bu birliğin artık tam üyesidir. AB’nin tam üyesi olan İspanya’nın bir politikacısının “tam üyelik müzakereleri her gün gübre şerbeti içmek gibidir” değerlendirmesini 1 Ekim 2004 tarihli Radikal gazetesinde Haluk Şahin’in “Her Gün Gübre Şerbeti” adlı yazısından öğrendik. Türkiye’nin 17 Aralık 2004’de AB ile başlayacak olduğu tam üyelik görüşmeleri süresince bizi bekleyenin Haluk Şahin’in de yazısında belirttiği gibi “Kimi AB müzakerecilerinin bu şerbetin mümkün olduğunca koyu olması için ellerinden geleni yapacaklarından emin olabilirsiniz” uyarısındaki “Koyulaştırılmış Gübre Şerbeti” içmek olduğunu iyi bilelim. Yine bilelim ki “Tam Üyelik” görüşmeleri İspanyollar gibi Avrupa medeniyetinin zaten içinde olan bir topluma eğer “Gübre Şerbeti” içmek gibi geldi ise önümüzdeki 15-20 yılda Türk milletinin başına gelecekleri siz düşünün. Çünkü İspanya AB ile tamamladığı tam üyelik görüşmelerinin sonunda millî kuruluşlarını AB’nin büyük sermayeli şirketlerine karşı kaybetti. Meselâ; Barselona’daki İspanyol SEAT Otomobil fabrikasını Alman Wolksvagen fabrikasının önce 1986’da % 51’ni, daha sonra 1990’da % 99.99’unu aldı. İspanyol Bamesa çelik fabrikasını Fransız –Lüksemburg çok uluslu çelik devi Arcelor firması aldı, İspanyol Finans yani Bankacılık sektörü Alman, Fransız, İngilizlerin güçlü bankalarının eline geçti. Sonuçta İspanya AB ile yaptığı tam üyelik görüşmelerinde “Gübre Şerbeti” içe-içe millî sanayisini AB’ye devretti ve tam üyelik görüşmelerini de bu ödünleri vererek başarıyla!!! tamamlamış oldu. Aynı İspanyol politikacının Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik görüşmelerinde ekonomik konulardan başka devlet ve kültürel yapımızı tamamen değiştirecek temel konuların da konuşulacağı için olayın “Gübre Şerbeti” içmekle yetmeyeceğini de iyi bilmesi lâzım. 1995 Gümrük Birliği Anlaşması ile Türkiye’nin ekonomik yapısının 2004’de geldiği durum ortada, Türkiye daha tam üyelik görüşmeleri başlamadan 1995-2004 döneminde millî kuruluşlarını , vatan topraklarını yabancılara satma yarışında. Meselâ: Şu sıralarda yıllık cirosu 25.9 milyar Euro olan , 60 ülkede yatırım yapmış, 2003 yılında 40,2 milyon ton demir çelik dağıtımı yapan, Fransız- Lüksemburg çok uluslu Arcelor firması Ereğli Demir Çelik Fabrikası’nın özelleştirilmesi ile ilgilendiklerini açıkladı. Arcelor şirket başkanı Guy Dolle Paris’te kaldığı otel odasında Başbakan Erdoğan’la yaptığı özel görüşme sonrası basına bu arzularını açıkladı. (18 Ekim 2004 Hürriyet gazetesi s: 8). Millî sermayenin yabancıların eline geçmesi süreci hızlanarak devam etmektedir ve tam üyelik görü şmeleri bittiğinde bu iş de bitirilmiş olacaktır. İspanyol politikacının kasdı millî ekonomik yapının AB nin dev şirketlerine devir sürecidir. Türkiye olarak bizim “Tam Üyelik” için görüşme sürecimiz ise İspanyollara nazaran çok daha acı ve yıkıcı olacaktır. Çünkü; “ Birleşik Avrupa” tarihte ilk defa Roma İmparatorluğu zamanında yaşanmıştı. Son elli yıllık süreçte Avrupa ülkeleri AET, AT, AB değişimlerinden sonra şimdi geldikleri yeni yapılanmaları olan “Avrupa Birleşik Devletleri” oluşumuyla Roma İmparatorluğu zamanındaki eski toprakları üzerinde Birleşik Avrupa’yı tekrar kurmak istiyorlar. Tarihte Roma İmparatorluğu’nun Anadolu topraklarındaki eyaletine verdiği ad “Anatolya”dır.

“Yeni Roma” tarihte olduğu gibi eski Roma’nın toprakları üzerine kurulmak isteniyor. 29 Ekim 2004’te AB Anayasasının imza töreninin AB’nin şimdiki başkenti Brüksel yerine asıl başkentleri kabul ettikleri Roma’da yapılması bazı gerçekleri hâlâ görmeyen gözleri artık açmalı. Roma’da yalnız Anayasa da imzalanmadı, imza töreni öncesi AB Marşı da tüm dünyaya dinletildi. Ludwig Von Beethoven’in 9. Senfonisi’nin “Neşeye Övgü” bölümü 29 Ekim 2004’de Roma’da AB Anayasasının imza töreninde AB Marşı olarak çalınması ile resmîleşti. Sözleri Friedrich Schiller’e ait olan AB Marşı 1972 Avrupa Konseyi tarafından de kabul edilmişti.

(http://www.deltur.cec.eu.int/ab-mars.html )

NEŞEYE ÖVGÜ

Törelerin ayırdıkları

Senin sihrinle birleşir...

Yumuşak kanadının uçtuğu yerlerde

Gökyüzünün ışıltılı evreninde

Uçuşan güneşler gibi

Yolunuzda neşeyle koşan kardeşler

Zafere koşan bir kahraman neşesiyle...

Kucaklaşın ey milyonlar

Bu öpüş tüm dünyanındır.

Kardeşler, yıldızlı göğün üzerinde

Sevgili bir baba vardır.

Batı cephesinde AB hızla “Avrupa Birleşik Devletleri” olma yolunda, anayasa, bayrak, millî marş, başkent, para, meclis , kanunlar, ekonomik birlik... hazır. Gelelim bize;

Anadolu toprakları coğrafî olarak Asya’da olmasına karşın Eski Roma’nın da toprakları olmasından dolayı AB tarafından ilerde kuruluşu plânlanan “Yeni Roma”ya dahil edilmek istenmektedir.

Türkiye’de Türkçeleşmiş olan bin yıllık bazı yer adlarının ısrarla eski Roma ve Yunan adlarıyla anılmasını sağlama gayretlerini sıkça görüyoruz. Çünkü batılılar ve içimizdeki uzantıları olan işbirlikçiler Roma, Yunan ve Hıristiyan kültürünü bu topraklarda yeniden hâkim kılmak için her konuda çaba gösteriyorlar. Türkçe yer adlarının değiştirilmesi bu gayretlerinden sadece bir tanesidir. Bu konuda örnekler saymakla bitmez; Bugünün İşbirlikçi için Roma’nın “Anatolya” eyaletinde Ürgüp Göreme’nin eski adı KAPADOKYA’dır, Kapadokya’nın yanında eski “Anatolya” eyaletinin diğer federe şehir devletleri veya vilâyetleri olan “Trakya, Bitinya, Misya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya” adları adım adım yazılı basında kullanılmaya başlandı. Meselâ;

İstanbul yerine Bizans’taki adı olan KOSTANTİNOPOLİS, Kadıköy yerine Khalkedonya (İstanbul’da Kadıköy Belediyesi Khalkedon Sanat Buluşmaları Bienal’i* adında 19 Ekim 2004’de başlayıp, 31 Mayıs 2005’e kadar sürecek 8 aylık şenlikler!!! düzenliyor. Khalkedon şenliklerinde yapılan ve yapılacak etkinliklerin bazıları şunlar:

19 Ekim 2004 Melodias Epikas – Renan Koen ve Arkadaşları

29 Mart 2004 Eski Bizans’ta Sanat Tarihi ve İstanbul’a Yansımaları

24 Mayıs 2004 Suların Gizlediği Roma Hazinesi Zeugma

31 Mayıs 2004 Orkestra A La Türk’i

Taksimde otel adını TAXİM Oteli, Behramkale yerine eski adı ASOS, İznik yerine eski adı NİCAEA, Altınkum yerine eski adı DİDİM, Lapseki yerine LAPSAKOS, Kara Biga yerine PİRİAPOS...vb gibi daha binlerce örnek verebiliriz. Bir de yer adlarını İngilizce koyma modası başladı meselâ; İzmir’de “ÇEŞME WELLNESS TOWN” adlı şehir kurma projesinde Türkiye’de Türkçe düşmanlığını açıkça görüyoruz. İzmir’de İstiklâl Savaşı’nda saldırgan Yunanlıların denize döküldüğü Konak sahiline şimdilerde “PİYER” adının konma gayreti var. Diyarbakır nüfus dairesi geçen ay bir çocuğa “XUNAV” isimli kimlik belgesi veriyorsa Türk Alfabesi resmî makamlarca da tanınmıyor demektir. Ayrıca 2003 yılında Antalya şehir merkezindeki saat kulesi meydanına belediye tarafından Antalya şehrinin kurucusu olduğu iddiası ile Eski Roma’nın Bergama valisi olan II. ATTALOSON’ın (esas adının ATTALA/ ATTILAN olduğunu 1995 yılında araştırmacı sayın Serhat Kunar belgelemiştir) heykelinin dikilmesi de batı hayranlığının inkâr edilemez bir göstergesidir. Son yıllarda yurt genelinde hızla artan Eski Yunan şehir kalıntılarının ve Hıristiyan kiliselerinin onarımı altında yatan aynı yanlış ve çarpık düşüncedir.

Geleceğin ABD (Avrupa Birleşik Devleti) bir uygarlık!!! projesi olarak Avrupa kıt’asında 1957 Roma Anlaşması’ndan beri resmen adım adım yükseliyor. Avrupa uygarlığının, kendilerince kabul edilen üç kültürel temeli vardır.

• Hıristiyanlık

• Eski Roma

• Eski Yunan

AB’nin bugünkü 25 tam üyesinin tamamının hiç itirazsız kabullendikleri bu üç temel medeniyet onların vazgeçilmez ana kültür yapısıdır. Bugün adaylıkları dahi söz konusu olmayan Sırbistan, Arnavutluk, hattâ Kafkaslarda olan Ermenistan bile bu kültür temellerine sahip kabul edildiğinden kısa süre içinde AB’nin tam üyesi olarak görebileceğiz. Katolik olsun Protestan olsun tüm Avrupa ülkelerinin insanlarının baskın dinî inançları Hıristiyan dinidir.

Bu o kadar ortak bir inançtır ki AB bayrağındaki İsa’nın 12 havarisiyle, Meryem Ana’nın pelerininin mavi rengiyle AB bayrağında temsil olunmaktadır. AB bayrağı hiç itirazsız tüm üye ülkelerin ortak kabulüdür, çünkü onların ortak dinî inançlarını ifade etmektedir.

Türk milleti olarak bu konuda çok iyi anlamamız gereken eğer anlamazsak bizim için ölümcül olacak gerçek şudur; AB ve ABD ve tümüyle batı dünyası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin topraklarının “Yeni Roma’da” yani zaman içinde oluşmakta olan “Avrupa Birleşik Devletleri” içinde olmasını istemektedir. Türkiye topraklarını istemekte kendilerini yukarıda özetlediğimiz inanç ve medeniyet temelleri açısından haklı görmekteler, bunda tarihî hakları olduğuna inanmaktalar. Avrupalılar bu hakkı kendilerinde hem Hıristiyanlığın, hem Roma’nın, hem de Yunan’ın mirasçısı olarak görüyorlar. Özetle;

* Batı için Hıristiyanlık açısından bu Anadolu toprakları onların İncil ülkesidir; İsa Kudüs’te yaşamış ve ölmüştür ama Hıristiyanlık adı bile Tarsus’ta doğan Antakya’da ilk kiliseyi kuran ve Roma’da ölen aziz Pavlos (Paul) tarafından konmuştur. 330 tarihinde toplanan İznik Konsülü ile de Hıristiyanlık’ta bugün geçerli dört İncil kabul edilmiştir. Yani Hıristiyanlık adının konduğu ve kitabının kabul edildiği bu topraklarda doğmuştur diyen batılılar kendilerince doğru söylemektedir .

* “Yeni Roma”, yani “Avrupa Birleşik Devletleri”, bu toprakları Roma’nın eski “Anatolya” eyaleti saymaktadır.

* Yunan medeniyetinin mirasçısı olduğunu iddia eden batı dünyası açısından özellikle Ege Bölgesi, İstanbul ve Karadeniz sahilleri Megola İdea’da hedeflenen siyaseti ile batının tekrar almak istediği topraklardır. Bu ülke yakın geçmişteki 1920’lerde batının Anadolu’yu işgalci Yunan Orduları yardımı ile almayı denediği topraklardır. Saldırıları sonucunda ise Türk milletiyle yaptıkları İstiklal Savaşı’yla bu topraklardan kovuldular.

Bizim çok iyi anlamamız gereken ikinci husus şudur, AB görünümündeki bugünkü batı devletlerinin topraklarını istediği Türkiye’nin bugün içinde yaşayan Türk milletini ise batı medeniyetinin dışında, bir anlamda öteki medeniyetten görüp içlerine almak istemedikleridir.

AB’nin Türkiye ilişkilerine bu gerçeklerin ışığında bakarsak hakikati bütün çıplaklığı ile görürüz. Asıl olarak yapılmak istenenin uyum yasalarıyla hedeflerindeki Türk milletinin millî benliğinin ortadan kaldırılıp Hıristiyan, Roma ve Yunan temellerindeki kendi ortak Avrupa uygarlık yapılarına uydurulmasıdır. Tam üyelik müzakere süresinin kimine göre 15 yıl, kimine göre de 20 yıl hattâ 25 yıl süreceği belirsizliği aslında millî benliğimizi Avrupa uygarlığı denilen kültür yapısı içinde eritme süresinin tam olarak tahmin edilememesinden kaynaklanıyor. Her ne kadar insan mühendisliği batının iyi bildiği bir konu olsa da sosyal olayları tam olarak plânlamanın imkânı yoktur.

Batı’nın bize karşı olan bu temel görüşü yüzyıllardır vardır ve açıkça da söylenmektedir. Örnek istenirse;

Campanella üç yüz yıl önce 17. yüzyılda yaşamış bir İtalyan düşünürüdür. “Türkler yalnızca malları, ülkeleri ile değil, ruhlarıyla da teslim alınmalıdır.”

Montesquieu iki yüz yıl önce 18. yüzyılda yaşamış Fransız devlet adamıdır. “Avrupa’da bütün devletler birbirine bağlıdırlar... Avrupa birden çok vilayetten oluşan tek bir devlettir.”

Berlusconi üç yıl önce 2001 yılında İtalya Başbakanı’dır.

“İslâm dünyasının adam olması için Batı tarafından fethedilmesi gerekir.”

Joschka Fischer 18 Ekim 2004’de Almanya Dışişleri Bakanı.

Türkiye’nin AB üyeliğini, “Bir İslâm ülkesini modernleştirmek, terörle mücadelede ‘Normandiya Çıkarması sayılır’ diye yorumladı.”

Bu liste uzar ama batılının Türkiye düşüncesi hiç değişmez!!!

Türk milleti olarak bizler tüm Batı dünyasının Türkiye’ye karşı hesabının eninde sonunda topraklarımızın elimizden alınması olduğunu çok iyi anlamak zorundayız. Böylesine hayatî bir konuda bizler için yanlış veya geç anlama Avrupa kazanında eriyip buharlaşmakla, yani tarihten Türk milleti olarak silinmekle biter .

Türkiye topraklarına olan batılıların ilgilerinin maddî yönü de işin ikinci tarafıdır. Türkiye’deki tarım alanlarımız, ovalarımız, ormanlarımız, sahillerimiz, madenlerimiz ve en önemlisi su kaynaklarımız bu topraklara olan batının iştahını bir misli daha kabartmaktadır.

Büyük Türk milletinin evlâtları olarak vakit iyice geç olmadan 2004 yılı sonunda gelinen bu zor günlerde artık anlayalım ki; Türk milleti olarak millî devletimizi kaybetmek üzereyiz. AB kapısında bu amaçla ağır ağır top ve pop ile uyuşturularak bitiriliyoruz. AB arkasındaki gerçek bizim için bu kadar acı, yalın ve ürkütücü.

Bu millî dâvadan, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kollama ve koruma dâvasından karşı cephe çok güçlü ve zengin diye Türk milletinden olup da mücadeleden yılan, bıkan, geri duran, pes eden gerçek yılandır, yılanın yeri de toprağın altıdır. Millî devletimizi koruma ve kollama Türk milleti olarak birinci vazifemizdir. Karşıda AB ve ABD merkezlerinden maddî destek alan bazı sivil toplum örgütlerinde yuvalanmış bulunan batı muhipleri aldıkları para desteklerine çok güveniyorlar ama yanılıyorlar!..

Türk milleti olarak bu toprakları aldığımız fiyatın altına satmamaya verilmiş namus sözlerimiz var. Böyle düşünmeyen bazı Avrupa muhiplerinin Daniel Cohn Bendit’e, Claudio Roth’a, Corc’a, Maykıl’a, Karen’e, Werhogun’a, Rita’ya, Yorgo’ya, Garbis’e, Hrant’a... verilmiş başka sözleri var olabilir. Türk milleti olarak kime söz verdiniz? derseniz, bizim millet olarak verdiğimiz namus sözleri saymakla bitmez, ama bazılarını hatırlatalım ki bilmiyorduk demesinler.

KASTAMONU SEYDİLERDEN ŞERİFE BACI’YA,

ERZURUMLU NENE HATUN’A,

EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ’A,

EDREMİTLİ KOCA SEYİT ONBAŞI’YA,

KARAMANOĞLU MEHMET BEYE,

İSTİKLÂL ŞAVAŞININ KAHRAMAN AKINCILARINA,

ÇANAKKALE’DEKİ ŞEHİT MEHMETÇİĞE,

İSTİKLÂL SAVAŞI ŞEHİTLERİNE,

YETİM, ÖKSÜZ, DUL VE GAZİLERE,

DOĞMAMIŞ TORUNLARIMIZA,

ŞEHİTLERİN ANALARINA, EŞLERİNE, YAVRULARINA,

BAŞBUĞ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E,

TARİHE SIĞMAYAN TÜRK MİLLETİNE,

Türk milletinin bir özelliği de verdiği namus sözünü kanı pahasına tutmasıdır. Bu millet bilir ki devleti için can veren o kahraman evlâtları, canlarını verirken içinde bulundukları olumsuzlukları hiç umursamamışlar, her ne pahasına olursa olsun görevlerini sonuna kadar yapmışlardır. İşte size Çanakkale kahramanlarından 43’ncü Alay 1’nci P.Tb. -1.nci Bölüğün 1917 yılı yemek listesi;

Not; 21 Temmuz 1917’den itibaren ordu emriyle ekmek istihkakı 500 grama indirilmiştir. Çünkü un ve ekmek kalmamıştır.

O yıllarda millî devletimiz zordaydı, kahraman ordumuz Mehmetçiğe yokluktan cephede ancak üzüm şerbeti verebiliyordu. O kahramanlar bütün bu zorlukları göğüsleyip görevlerini ölüm pahasına yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurdular.

Bu yıllarda millî devletimiz yine zorda. Bu kez milletçe bize “gübre şerbeti” içirilmek isteniyor. Öyleyse bu günün kahramanının yapacağı tek şey; İstiklâl Savaşı’nda şehit kanlarıyla yazılan Türk Anayasasında değişmez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez başlangıç maddelerini,

TEK DEVLET, TEK MİLLET, TEK VATAN,

TEK DİL, TEK BAYRAK, TEK BAŞŞEHİR,

TEK MİLLÎ MARŞIN, TEK VE GÜÇLÜ TÜRKİYE İÇİN SONUNA KADAR SAVUNULMASIDIR.

BU YOLDA İLK YAPILACAK TÜRK BAYRAĞINI YAKAMIZDA, ARAÇLARIMIZDA, İŞYERLERİMİZDE VE EVLERİMİZDE SÜREKLİ DALGALANDIRMAKTIR.

DİPNOTU

*Bienal: İşbirlikçinin şimdilerde dilimize sokmaya çalıştığı “iki yılda bir yapılan” anlamında bir yabancı kelimedir.

(www.bdt.org.tr/khalkedon/ )