1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Göstergelerin göstermedikleri

Oğuz Çetinoğlu
Eski adı Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2005 yılı ekonomi göstergelerini 31 Mart 2006 târihinde açıkladı.

Açıklamaya göre gayrisâfi millî hâsıla (GSMH), 2005 yılının son çeyreğinde % 10,2 büyüdü. Yılın tamamına ait büyüme oranı % 7,6 oldu. Kişi başına millî gelir (KBMG) ise 5.008 dolara yükseldi. Türkiye’nin GSMH’sı 360.900.000.000 dolara ulaştı. Nüfusumuzun 72.000.000 olduğu tahmin ediliyor.

Önce ‘Maşallah !’ Diyelim. Rakamlar bu hızla yükselmeye devam eder, hiç değilse (nüfus hariç olmak üzere) her bir gösterge rakamı, en azından yükseldiği-ulaştığı seviyeden aşağı düşmez inşallah…

Basınımızın kamuoyuna ilettiği göstergelere bakılırsa bardağımız ağzına kadar dolu. Konu ile biraz ilgilenenler, bardağın ancak yarısının dolu olduğunu kabul ediyorlar. Derinden tâkip edenler ise, bardağın dibinde biraz ıslaklık bulunduğunu görebiliyorlar. İyimserliklerinin sınırlarını zorlayanlar; ‘Ona da şükür. Bardak, kup-kuru da olabilirdi.’ Diyebilirler.

Şeytanın avukatlığını üstlenmiş olmamak için göstergelerin göstermediklerini araştırmasak bile, göstergelerin çizdiği parlaklıkların-mükemmelliklerin günlük hayatımıza neden yansımadığını sormak-sorgulamak… en tabiî vatandaşlık hakkımız olmalı.

Ekonomiden sorumlu yöneticilerden bâzılarının şeffaflığı karartma veya (en azından) rakamları pembeleştirerek iyimser yorumlama eğiliminde olduğunu görmezlikten gelmek de mümkün. Fakat o zaman, okuyucuyu bilgilendirmek görevi üstlenen yazarlar için görev ihmâli söz konusu olur. Diğer taraftan; Türkiye ilgili ekonomik gelişmeleri, yalnız TÜİK vermiyor. Diğer millî kuruluşlar ile milletlerarası organizasyonlar da inceleyip raporlar hâlinde yayınlıyorlar. Onları görmemek hiç olmaz.

GÜÇ VE REFAH

Devlet felsefelerinde iki temel prensipten hangisinin tercih edileceği tartışılır: 1- Güçlü devlet, 2- Müreffeh millet.

Göstergelerdeki olumlu gelişmeler devlete güç olarak yansıyorsa; nasıl oluyor da devlet, milletin güvenliğini sağlamakla görevli jandarmasını-polisini terör belâsına karşı koruyamıyor ?

Diğer taraftan batılıların iki yüzlü davranışlarına ses çıkaramıyoruz. Hatırlanacağı üzere; Avrupalılar Orhan Pamuk’un; ‘Türkler 1.000.000 Ermeni, 30.000 Kürt öldürdü’. Hırant Dink’in; ‘Türklerin damarlarındaki kirli kan…’ sözlerinin, ifâde özgürlüğü olarak kabul edilmesi gerektiğini iddia ettiler. Bu sebeple milletimize-devletimize hakaret eden suçluları yargılamaktan vazgeçtik. İngiliz târihçisi David Irving, 20 yıl önce yayımladığı Hitler’in Savaşı isimli kitabında; ‘Auschwitz’te gaz odası yoktu.’ Diyerek Yahudi soykırımını inkâr ettiği gerekçesiyle Viyana Mahkemesi tarafından 3 yıl hapis cezâsına çarptırıldı. Güçlü devlet, gereğini son olaya göre yapmaz mı ?

Göstergelerin ortaya koyduğu imkânlar, milletimizin en mütevazı şartlarda ve ‘orta halli’ denilebilecek bir hayat yaşaması için kullanılıyorsa, işsizlik oranı niçin % 12’lerin altına çekilemiyor ?

Ülkemizdeki işsiz sayısı bir önceki yıla göre; işgücü kapsamındaki nüfusun 505.000 kişi azalmasına rağmen 91.000 kişi arttı. İstihdamdakilerin sayısı 696.000 kişi azalarak 21.232.000 oldu. İşsizlik oranı şehirlerde % 13,2. Köylerde % 16,5. Türkiye ortalaması: 14,3.

İşsizlikle ilgili oranların detayına inildiğinde ortaya çıkan tablo daha karanlık: Genç nüfusta işsizlik oranı şehirlerde % 22,9 iken köylerde % 19. Türkiye geneli: % 21,5.

Gelecek zaman dilimlerinde bu tablo daha da kararacak. Çünkü işgücü piyasasının tarım kesiminde daralmalar, sanayi kesiminde genişlemeler gözleniyor. Sanayi tesislerimiz, ‘özelleştirme’ adı altında yabancılara satılıyor. Yabancılar, teknoloji yoğun sistemler uyguluyorlar. Bu sebeple istihdamda daralmalar yaşanıyor. Verimin artırılması, dünya piyasaları ile rekabet edilebilmesi için böyle yapılması şart. Çâre; yabancı sermayeyi, mevcut tesislerimizi satın almak için değil, yeni yatırımlar yapmak için ülkeye çekebilmekle bulunabilir. Devlet güçsüz ve güven vermekten uzak ise, yabancı sermâyeyi bu amaçla ülkeye getiremez.

İşsizliği azaltmanın yolu, üretime yönelmek, fazla üretimi ihraç etmekten geçer. Üretmeden tüketen toplumların gelişme sağladıkları, bu toplumların devletlerinin güçlü olduğu hiçbir ekonomi kitabında yazmıyor.

ÜRETMEDEN

TÜKETİYORUZ

Türkiye’mizde 2005 yılında 360.900.000.000 dolar tutarında mal ve hizmet üretildi. Tüketimimiz ise, 25.100.000.000 dolar dış kaynak kullanılarak 386.000.000.000 dolar oldu. Bir önceki yıla göre millî gelirimiz 61.400.000.000 dolar arttı. Dış borçlarımızda da 6.400.000.000 dolar artış oldu. Böylece 67.800.000.000 dolar tutarında bir kaynağa sâhip olduk. Bunun % 80’ini yeni yatırımlara sarf etmemiz gerekirdi. Uygulamada tam tersi oldu: % 80’ini tüketim için kullandık. Mal stoklarımızda ve yabancıya yapılan tesis satışlarıyla sâbit kıymetlerimizde azalmalar oldu. Açıkçası; göstergeler zenginleştiğimizi gösteriyor olsa bile gerçekte, baş döndürücü bir hızla fakirleşiyoruz.

Bir başka olumsuzluğu gelir dağılımında yaşıyoruz. Paylaşımda problemlerimiz var. Fakirimiz daha da fakirleşiyor. Artan gelir, milletlerarası ölçülere uygun şekilde paylaştırılamıyor. Bu konuda ciddî sıkıntılara açılan kapıların eşiklerine gelmiş bulunuyoruz. Gelir dağılımındaki bozukluk sebebiyle; açlık sınırında yaşayanların sayısı 2005 yılında 67.000 kişi artarak, 1.024.000 kişiye yükseldi. Fakirlik sınırının altında yaşayanlar ise 14.500.000 kişi. Güçlü devletlerde, halkı refah içerisinde olmasa bile, geçim sıkıntıları ile dertlenmemiş toplumlarda; en üst düzeyde gelire sâhip olan nüfusun % 20’sinde kişi başına gelir, en alt düzeyde gelire sâhip olan nüfusun % 20’sindeki gelirin 8 kat olduğunu biliyoruz. Türkiye’de bu rakam 11,2’dir. Gücümüzü devlete aktardığımız için mi ?