1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Galatasaray’ın Şampiyonluğu

Metin Savaş
Bir Türk futbol takımının Avrupa’da ulaştığı şampiyonluk başarısı bütün dünyada umulanın üzerinde yankı uyandırdı. Galatasaray-Arsenal final mücadelesi yüzlerce televizyon kanalı tarafından naklen yayınlanarak dünya kamuoyunun beğenisine sunuldu. Bu müsabakanın, önemli bir final maçı olmasından öte, “dünya çapında bir hadise” hâline gelmesi gerçeği üzerinde durmak, düşünmek, analiz etmek beyhude bir tutum olmayacaktır elbette.

İçerisinde bulunduğumuz modern zamanların en belirgin özelliklerinden kabûl edilen popülizm olgusu göz önünde tutulduğunda, bir Türk takımının Avrupa kupalarında final oynama hakkını elde etmesi şüphesiz ki sıradışı bir netice yaftasıyla ilgi çekecekti ve çekmiştir de. Fakat mesele popülizmin değerleri çerçevesinde mütalâa edilecek kadar basit değildir. UEFA kupası final maçında bir Türk takımıyla bir İngiliz takımının karşı karşıya kalması, hadiseyi sportif centilmenlikten öteye taşımış, çok farklı boyutlar katarak bir hesaplaşma arenasına dönüştürmüştür. Kaba bir benzetmeyle konuyu açmak hoşgörülürse, Galatasaray’ın Osmanlı ve Arsenal’in Büyük Britanya İmparatorluklarını temsil ettiklerini tasavvur etmemiz mümkündür.

Gerek yine bir İngiliz takımının yer aldığı yarı final, gerek final maçlarından önceki ve sonraki kanlı şiddet olaylarının failleri olan holigan gençliği, salt kural tanımazlık psikolojisiyle hareket etmiş değillerdir. Türk ve İngiliz gençliğini meydanlarda, arka sokaklarda ve futbol sahalarının etrafında karşı karşıya getiren âmiller arasında, kavak yelleri dürtüsüyle beraber, bilinçaltına yerleşmiş “derin tarih”in de önemli bir rolü vardır. Herşeyden önce, yukarıda ifade edildiği üzere, bir zamanların –hattâ yakın geçmişin– iki süper gücü, barışa hizmet etmek felsefesiyle tezyin edilmiş şatafatlı futbol sahalarında kozlarını bir kez daha paylaşmak durumunda kalmışlardır denebilir. Bu tespit, aşırı politik görülebilir fakat netice itibariyle realitedir.

Hadiseye Türkiye cephesinden bakıldığında, 1699’dan beri süregelen bozgunlar döneminin kompleksi ve Avrupa’da atılmışlık/dışlanmışlık vakıası söz konusudur. Keza Türk Milleti’nin Batı camiasınca dışlanması gerçeği 1071 zaferine, hattâ Attila efsanesine dek uzanmaktadır. Asırlarca cihana ve dolayısıyla Avrupa anakarasına kök söktürmüş bir toplumun eski parlak günlerine beslediği önlenemez hasret, UEFA kupası final maçında bir kez daha bilinç altından sıyrılarak Galatasaray futbol kulübünün dâvasıyla özdeşleşmiştir. Doğru veya yanlış, sporun centilmenlik ruhuyla bağdaşır yada bağdaşmaz, bu böyle olmuştur. Hadisenin İngiltere cephesi de benzer dürtülerle final maçını fazlasıyla ciddîye almıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesinin “topraklarında güneş batmayan” imparatorluğu Büyük Britanya’nın varisleri konumundaki İngiliz holigan gençliği, tarihî rakipleri “hindilere” kupayı kaptırmakla elbette rencide olacalardı. Bu bir izzetinefis, bir millî gurur hadisesiydi.

Final maçının bir diğer boyutu da Haç-Hilâl rekabetidir. Uluslararası ajansların geçtiği haberlerden öğreniyoruz ki; final müsabakasının uzatma dakikalarında gayrimüslim Hagi’nin kırmızı kart görerek oyundan atılmasıyla maneviyatları bozulan Müslüman taraftarlar (Arap, Afrikalı, Asyalı fark etmiyor) ellerine ilahî kitaplarını almışlar, kupa sahibini buluncaya kadar Tanrı’ya yakarmışlar ve maçtan sonra da şükür namazı kılmışlardır. Onların indinde o gece gayrimüslim Hagi İslâm’ın bir neferi, final maçı Efendi Doğu’nun Vahşi Batı’ya okkalı bir tokat atma (Osmanlı tokadı dediğimiz), hattâ bir nevi intikam alma imkânıydı. Türk Milleti olarak, biz de kendimize pay biçtiğimizde, UEFA kupasını ilk Hristiyan dışı takım olmak sıfatıyla Galatasaray’a nasip etmekle İslâm âlemindeki önderliğimizi Yüce Tanrı hâlâ onaylıyor sonucunu çıkartabiliriz.

Galatasaray’ın yalnızca kaliteli futboluyla değil, aynı zamanda masa başı entrikalara da göğüs gererek kazandığı kupa, Balkanlarda da sevinç uyandırmıştır. Bilhassa Makedonya’da sadece oralı Türkler değil, Arnavutlar, Boşnaklar ve Müslüman Makedonlar dahi bu futbol galibiyetini millî bir zafer telâkki etmişlerdir. Ki işbu hakikat Osmanlı coğrafyasının saadetini ifade etse gerektir.

Yine uluslararası ajanslardan öğrendiğimize göre, Türk dünyası da Galatasaray’ın başarısını kendilerine mal etmekten geri kalmamıştır. Final maçının ardından Doğu Türkistan’da neler yaşandığını henüz bilmiyoruz; zira orası şimdilik kapalı kutudur. Batı Türklüğü’yle Doğu Türklüğü nezdindeki örtülü rekabet sebebiyle Kazakistan ve Özbekistan, Galatasaray’ın başarısına, âmiyane tabirle biraz “fransız kalmış” olabilirler. Fakat Kırgızistan’dan Dağıstan’a kadar uzanan coğrafyada taraftarların sokaklara dökülerek Anadolu Türklüğü’nün sevincine iştirak ettikleri anlaşılmıştır. Azerbaycanlı soydaşlarımızın yürekleriyse zaten her zaman bizimle birlikte çarpmaktadır. (Kutlamaların böylesine geniş çaplı icra edileceğini tahmin etmek güç değildi; Türk televizyonlarının bu ihtimali düşünerek yalnızca Anadolu kentlerinden değil, Prizren, Bakü gibi şehirlerin meydanlarından da canlı yayın yapmaları gerekirdi.)

Maçtan sonraki Taksim Meydanı kutlamalarında Galatasaraylı olup olmadığı dahi meçhul bir vatandaşımızın, “Bu zafer Osmanlının yeniden uyanışıdır!” mealinde slogan savurması, sathî ve popülist bir heyecan olmaktan ziyade millî ruhla ilgilidir. Denebilir ki Gatasaray’ın başarısı kendi çapında Ergenekon’dan Çıkış’tır. İkibinli yılların ilk adımındaki bu futbol başarısı Türkiye’nin uyanışına atıfta bulunan sembolik bir takvim olayıdır da. Bir spor kulübü, Türk gençliğinin gönlünde uluyan, ona yol gösteren Bozkurtla hemhal olmuştur.

Ve Galatasaray’ın parlak zaferi, milletleşme sürecimize de katkıda bulunmaktan âri değildir. Kupanın sahibi belli olduktan sonraki kutlamalarda Türk-Kürt, Alevî-Sünnî, laik-antilaik ayrımı görülmeksizin Türkiye topyekûn saadetle kendinden geçmiştir. Bir kısım temel değerleri hazmedemeyen gönülsüzlerin çirkefliklerini ise anmaya mahâl yoktur.

Futbol bir afyon mudur? Belki öyledir. Kitleleri oyalayan, dünyevî heyecanların büyüsüyle kısırlaştıran, derin düşünceyi, tefekkürü, bir anlamda Allah’ı hatırlamayı gölgeleyen popülist kültürün bir ürünü olarak görülebilir futbol. Ne var ki çağımızın gerçeğidir. Galatasaray’ın başarısıyla anlaşılmıştır ki dinler, medeniyetler ve kültürler çarpışmasında futbola da yer vardır. Bükülemeyen bileğin öpülmesi düsturundan hareketle, futbol realitesini kabullenmekten başka çare şimdilik görünmüyor. Şu halde, Türkiye’nin istikbaline yön veren kurumların, futbola beslenen olağanüstü ilgiyi millî çıkarlarımız doğrultusunda kanalize etmeleri için meseleyi ciddîye almaları akıllıca olacaktır. Türkiye Birinci Futbol Ligi’nde tüm takımlarımızın sırayla şampiyonluğa ulaşması elbette imkânsızdır. Aradan yüzyıl bile geçse asla şampiyonluğun zevkini tadamayacak kulüplerimiz yüzlercedir. Bu kulüplerin temsil ettiği yörelerimizin mahrumiyet duygularına kapılarak standart kültüre karşı nispeten de olsa soğuk durmalarını önlemenin yolu, Türkiye’nin her tarafında taraftara sahip bulunan üç büyük İstanbul takımının dünya çapında kulüpler haline getirilmesinden geçmektedir. Bu da devletin kararlı tutumuyla mümkün hale gelebilir.

Şüphesiz ki spor futboldan ibaret değildir. Ne var ki asrımızda sporun lokomotifi futboldur. Ata sporumuz olan güreşte zaman zaman elde ettiğimiz başarılar dahi halkımızı galeyana getirememiş, fakat bir futbol takımımızın şampiyonluğu dünya çapında olay haline gelebilmiştir. Fatih TERİM’in ifadesiyle; “Abartılmalıydı...” Abartılmıştır da... Ve zaten kutlamalar en fazla iki-üç gün sürdüğü için de tadında bırakılmıştır.

Türk takımlarının sporun her dalında şahikaya ulaşmaları dileğiyle...