1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Fransız Akademisi

Nejat Muallimoğlu
Sanche de Gramont 'den çeviri :

Günümüzde ifade gücünü iyiden iyiye yitiren ve bir zamanlar bilhassa yabancıları hayran bırakan musıkîsini kaybederek yatağa düşecek kadar hastalanan Türkçemizin, eski güzellik ve zindeliğini yeniden kazanabilmesi için bir “dil akademisi” kurulmasını isteyen bir hayli kimse var. Ben, günümüzün şartları altında kurulacak bir dil akademisinin Türkçenin dertlerine derman olacağını sanmıyorum. Bir defa, böyle bir akademik çatı altında bütün çalışmasını Türk diline hasredecek kaç dil uzmanı bulunabilir? Daha 25-30 sene öncesi, hemen hemen her gazetede dil üzerine devamlı yazılar çıkıyor ve bu yazılardaki düşünceler uzun uzun tartışılıyordu. Devamlıca okuduğunuz gazetelerde, dil üzerine etraflı bir yazıyı en son ne zaman okudunuz? Türk dilinin meseleleri üzerinde akıllıca durarak bizleri ikna edecek kaç kişi tanıyorsunuz?

Son askerî müdahaleden sonra, dilimizin kaderi, bir vakitler kıyasıya tenkit ettiğimiz Türk Dil Kurumu’nun yönetimi, milliyetçi-muhafazakâr dilcilerin eline geçti. Gelgelelim, onlar dilimizin yeni rotasını çizmek bir yana, “Biz eski Türk Dil Kurumu’nun devamıyız”, diyerek onların icraatını övdüler. Netice meydanda. Türk dili üzerinde 25 yıldır devamlıca duran ben bugün, Türkiye Cumhuriyeti devletinin en yüksek kademelerine getirilen bazılarının konuştukları Türkçeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Böyle bir durumda kurulacak bir akademi, benim Türkçem yolunda mı gidecek yoksa onların Türkçesi yolunda mı? Ya akademi, Türk dili üzerine etraflı bir incelemesi bulunmayan bu insanların dilini tercih eder de, beni de - kanun yolu ile- kendileri gibi konuşmaya ve yazmaya zorlarsa! Ve ben, kanuna rağmen, yıllardır inandığım yolda gitmekte ısrar edersem!

Kaldı ki, böyle bir akademi kurulsa bile, son yılların Türk Dil Kurumu gibi, üyelerinin şahsî dostlarına devletin parasından “ödüller” vermekten başka bir faaliyet gösteremeyeceklerdir. Gerçekte, Fransız Akademisi misâlinde de gördüğümüz gibi bu tür akademilerin devri kapandı.

Fransız Millet Meclisi, 1997 sonbaharında, Fransız dilindeki “İngilizce istilâsı’nı durdurmak için işyerlerine, Fransızca’dan başka bir isim konamayacağına dair bir kanun çıkardı. Fakat ülkenin Yüksek Mahkemesi, bunun, Anayasa’ya aykırı olduğunu söyleyerek uygulanmasını önledi, ve böylece, İngilizce’nin hücumları karşısında Fransız dilinin saflık ve temizliğinin bozulmasının önlenemeyeceği re smen ilân edildi.

İngilizce’nin Fransızca’yı istilâ edişi 1960’larda başladı ve 1970’lerde de bir “tehlike” olacağını gösterdi. Bünyesindeki “saflığı” muhafaza edebilmek için yüzyıllar boyunca, diğer dillerden kelime sokmamak için azamî gayret ve titizlikle yüksek duvarlar, bir “Majino” hattı ören Fransızca, Voltaire’lerin, Hugo’ların diline karşı herhangi bir tecavüzü, Fransız Akademisi’nin de destek ve kutsamasıyla son yıllara kadar def etmeyi başarmışsa da, “Amerikan” ağır toplarının baraj ateşiyle desteklenen İngilizcenin, İkinci Dünya Harbi’nden sonraki aralıksız cephe hücumları karşısında yer yer bel vermeye başlamıştı. Bugün artık, meselâ, Paris’te süper-marketlerde alışveriş etmek, les drug store’lardan bir çift naylon çorap satın almak, cafeteria’larda wimpy veya hot dog yemek, chewing gum çiğneyerek western filmleri seyretmek, best seller listesinden bir kitap seçmek ve hattâ breakfast veren bir otelde dahi kalmak mümkündür. Tanıştığınız Fransızlar arasında, le week-end’de (“hafta sonunda”), neler yaptıklarını heyecanla anlatanlara dahi rastlayacaksınız.

İşte Fransız Akademisi’nin yapamadığını bizim muhayyel “Türk Dil Akademisi” mi yapacak? Dediğim gibi bu tür akademiler de tarihe karışmak üzere. Bundan böyle, Horizon adlı Amerikan dergisinin 1969 sonbalar sayısından tercüme ettiğim aşağıdaki yazıyı bizim “Akademiciler”in bilhassa okumalarını çok isterim.

Academie Française, lengüistik şekilciliğinin resmî organı olarak 1635’te Kardinal Richelieu tarafından kuruldu. Fakat faaliyetine, uzun ve gereksiz kelimelerle (circumlocutions) kurulan haşin ve katı ifadeler yerine yumuşak, dolaylı ve müphem sözler koyan (euphelism-üfemizm) veya “hiddetle” ve “dehşetle” gibi moda kelimelerle konuşma ve yazma üslûbunu tercih eden zarif hanımların (preleuses) sosyete salonlarındaki hâkimiyetlerine karşı bir reaksiyon olarak başladı. Ayaklar yerine “ızdırap çeken zavallılar” veya yağmur karşılığında “yere düşen üçüncü unsur” demekten irkilen edebiyatçılar, yazmayan yazarlar grubundan Valentin Conrart’ın evinde toplanmaya başladılar. Atmosfer, bir İngiliz atmosferini andırıyordu: gayrı-resmî ve erkeksi.

Conrart ve arkadaşları, François Boisrobert adındaki talî bir dramatisti de aralarına almak hatâsına düştüler. Geçimini Richelieu’nun edebî sekreterliğini yaparak sağlayan Boisrobert, patronuna, bu Conrart salonundan bahsetti. Onüçüncü Louis’in bu kudretli başnâzırına göre, bir grup tanınmış adamın kendisinden izin almaksızın muntazaman bir araya gelmeleri müphemcesine fesat kokuyordu. Mevkileri neydi? (Mevkileri yoktu!) Kamuoyuna ne gibi bir tesir yapabilirlerdi? (Kamuoyunu etkilemeyi düşünmüyorlardı.) Richelieu, onları himayesine almayı teklif etti. Reddetmek, hiç de diplomatik bir davranış olamazdı. Conrart ve arkadaşları, “Fonksiyonları bakımından en mütevazı ve yerinde” bir isim olarak Fransız Akademisi adını alarak, “edebî sanatların zengin ve azametli bir sarayı”nın içtüzüğünü hazırlamak ve direktörlüklerini üstlerine almak üzere Richelieu’nun huzuruna davet olundular.

Hanımlar, lütfen dışarı

Böylece, zaman zaman, akşamları bir araya gelmekle zevk duyan edebî temayüllü bir grup insan, kendilerinin, merasimle devlet hizmetine itildiklerini gördüler. Fransız Akademisi, Fransızca’yı mutlak olarak kontrol etmek ve disiplin altında tutmak istemenin bir neticesi idi. Hanedanlık doktrininin bir parçası da, edebiyatın, devletin yücelmesine hizmet etmesi gerektiği idi. Akademisyenlerden, bir gramer kitabı ve lûgat hazırlamaları istendi. Fransız Akademisi’nin bu kurucuları, kendilerinin hazırladıkları içtüzüğe göre, “alelâde halkın veya saray çevresindekilerin veyahut doğru şeyleri yanlış yollarla anlatan din adamlarının ağızlarında biriken çöplüğü temizlemek”le mükellef sıhhat teşkilâtı müdürleri idiler.

Akademi’de kadınlara yer yoktu. Bugün dahi, Fransız erkeklerinin ellerindeki son kaledir. Akademinin kırk kişilik salonunda, Mademoiselle de Scudery, madame de Sevigne, George Sand, Colette veya Simone de Beauvoir gibi adları, nesiller boyunca anılan ölümsüz hanımlara da yer verilmedi. Kırk kişiden oluşan bu gerçek ölümsüzler grubu, haftada bir gün Louvre salonlarında toplandı (otuz sous değerinde jeton, gelişigüzel devam) ve lengüistik dokunulmazlıklarının, seneler boyunca daha ve daha az yeni baskıları yayımlanan lûgat üzerinde uyguladılar.

Akademi, kulüp havasını da muhafaza etti. Deha sahibi insanlardan ziyade mevki ve itibar sahibi kimseler önemli idi. Hanedanlık tarafından bazıları hâtıra madalyalarındaki cümlelerinden ve bu madalyalar hakkındaki yazılarından ötürü Saray’a yakın bulunan Corneille ve Racine, Akademi’ye kabul edildi. Molier’e yer yoktu, zira o aktördü, ve saray ailelerine bahşedilen hakten ötürü, Nâzır Colbert’in oğlu üyeliğe alındı. Bir ölümsüzün, Akademi’ye kabul edilme töreninde yaptığı samimî bir nutkunda söylediği gibi, “Eğer buraya girmek için şaşaa, deha ve yaratıcılık gücü gerekli olsaydı, bu koltuklar çok defa boş kalırdı.”

Öte yanda, Akademi, hiçbir zaman edebî yüceliği inhisarında tutmak gibi bir iddiada da bulunmadı. Görmezliğe geldiği yazarların listesi, kabul edilenlerden çok daha göz alıcı. Akademiye alınmayanların arasında şu isimlere de rastlıyoruz: Descartes, Pascal, Diderot, Beau Marchais, Rousseau, Balzac, Stendhal, Flaubert, Zola, Proust, Gide, Camus, Sartre, Celine, Anouilh ve Malroux. Böylesine meşhur isimlere sırt çevrilmesi, Akademi’yi rahatsız etmek bir yana, bir avantaj olarak görülür. Bir ölümsüz, “Biz, kaprisli insanlar olduğumuzdan, bir kimsenin reddedilmesi hakaret kabul edilmez”, diyerek, Akademi’nin tutumunu nazikçe belirtti.

Ve ihtilâl gelince

Akademi, tabiî felâketlerden ve zaman aşınmasından masûn kalarak, nesilden nesil intikal eden bir aile müessesesi gibidir. Akademi, eski kafalı da olsa, gerçi Rene Clair gibi bir film direktörünü ve süslü püslü türlerinden Jean Cocteau gibi bir homoseksüeli de aralarına almakla, zamana ayak uydurduğu intibaını yaratmaya çalışıyorsa da ve haftalık Perşembe toplantılarına katılan beyaz saçlı çocukların biribirlerine, “Ders başlamak üzere” diye fısıldamaları açıktan açığa gülünç görünürse de, yine de köklü Fransız değer hükümlerinin bir kalesi hâlinde günümüze kadar geldi.

İhtilâl, Akademi için tabiî bir felâket oldu. Millî Meclis, “tedavi edilemeyen bir aristokrasinin kangrenleştirdiği” Akademi’yi dağıttı (1793).

Abbe Morellet adındaki bir sekreter üye, Akademi’nin arşivini kurtarmak için hayatını tehlikeye soktuğu sırada, bir diğer üye de, vecize yazarı Chamfort, Akademi’nin beyhude işlerle uğraştığını anlatan bir broşür yayımlayarak düşüşüne katkıda bulundu.

Akademi’nin zayiat listesinde, giyotin altında can veren üç üye ile intihar eden üç akademisyen de vardı. Ancak, Napoleon, iktidarı eline geçirdikten sonradır ki, Akademi yeniden canlandırıldı ve üyelik yenilendi. Herkesi bir üniformaya sokma manyasına kapılan Napoleon, ressam David’den, akademisyenler için, safra yeşilinde pedagojik bir üniforma desenlemesini istedi; ve bu üniformaya da, ölümsüzler arasında dil bilgisi kuralları dışına çıkanların hadlerinin bildirilmesi için, kabzası, gösterişli bir tarzda imparatorluk sembolleri ile işlenmiş bir kılıç eklendi.