1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Fabrikatör (veya Atatürk’ün gençlik arkadaşı)

Altan Deliorman
İkinci Dünya Savaşı’nın yokluk günleriydi. Ekmek, çay, basma vesikayla dağıtılıyordu. Şeker bulunamıyordu. Çayımızı kuru üzümle içiyor, tatlı için en fazla pekmez kullanıyorduk. Taş kömürü pahalıydı. Isınmak için odun yakıyorduk. Ancak, odun ateşi kısa zamanda kül oluyor, sobanın sıcaklığı evin her tarafını ısıtmaya yetmiyordu. O günlerden birinde bizim eve bir soba geldi Evvelkilere pek benzemiyordu. Dar, yüksek, sağlam görünüşlü, içi tuğla örülüydü. Kapakları parlak madenden yapılmıştı ve üzerinde Şakir Zümre yazısı okunuyordu. O zaman, gazetelerde bu sobanın reklâmlarını gördüğümü hatırlamıştım.

Soba evin ortasına kuruldu ve olanca gücüyle bizi ısıtmaya başladı. Şakir Zümre markası evimizin havasını değiştirmişti. Bu marka, benim zihnimde soba yapıp satan bir iş adamını çağrıştırıyordu.

Güneşli bir günün ikindisinde, Galata Köprüsü’nden bindiğim Haliç vapuru beni Sütlüce’ye götürürken aklımdan bunlar geçiyordu. Şakir Zümre ile görüşmeye gidiyordum. Bin bir güçlükle randevu alabilmiştim. Kimdim, neydim, kendisiyle niçin görüşmek istiyordum? Sekreteri bunları ısrarla sormuş, notlar almıştı. Cevap gecikiyordu. Nihayet babamın adını vermek zorunda kalınca kendisine sormuşlardı. Şakir Zümre de o gün için gelmemi söylemişti. Sütlüce’deki fabrikanın kapısına vardığım zaman bekçilerin yeni bir sorgulaması ile karşılaştım. Telefonla haberleştiler ve müsaade çıktıktan sonra beni içeri aldılar. Biri gelip yol gösterdi. Yokuşu tırmanıp fabrika arazisini kuşbakışı gören villaya doğru yürüdük. Loş bir salona buyur ettiler. Koyu renkli ağır perdeler yarı yarıya kapalı olduğu için salona akşam karanlığı -ve hüznü- çökmüş gibiydi.

O sıralar, günlük bir gazetede akşamları çalışıyordum. Mesleğe başlayalı üç-dört yıl olmuştu. Yani, henüz genç bir gazeteciydim. Atatürk’ün askerî ataşe olarak Bulgaristan’da geçen günlerine ait bir yazı dizisi hazırlamaya kalkışmıştım. Fakat bu konuda bilgi ve belge eksikliği vardı. Ancak, Atatürk’ü o dönemde veya daha sonra tanımış olup da hayatta bulunanlarla görüşmeler yapıp bilgi ve hâtıra toplamam mümkündü. İşte o zaman Şakir Zümre’yi keşfetmiştim. Onun, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Atatürk’ün yakınında bulunmuş olması yazılarım için son derece önem taşıyordu. Anlatacakları, belki de tarih huzurunda ilk defa tescil edilecekti. Bu sebepten heyecanlıydım.

O yarı karanlık salonda epeyce bekledim. Bir ara uzun boylu, genç sayılacak yaşta ve oldukça güzel bir hanım salona gelip kendisini tanıttı. Şakir Zümre’nin eşiymiş. “Şakir Bey uyuyordu, şimdi uyandı. Birazdan gelecek” deyip özür diledi. Bir süre sonra Şakir Zümre de salonun kapısında göründü. Heybetli, biraz beli bükülmüş, yaşlı bir adam. Üzerinde ipekli robdöşambrı, uyku mahmuru. Gelip yanımdaki koltuğa oturdu ve uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi hemen konuşmaya başladı. İstanbul Sanayi Odası başkanıydı. Günün ekonomik sıkıntılarından, yokluklardan bahsediyor, hükûmeti eleştiriyordu. Dinliyordum. Ama benim konum bu değildi. Kendisine hatırlatmak istedim. “Tabiî, onu da konuşuruz” deyip kaldığı yerden devam etti. Vakit gittikçe daralıyordu. Nihayet “Efendim, ben gazetede işe yetişmek zorundayım. Acaba Atatürk’le ilgili hâtıralarınızı rica edebilir miyim?” demek zorunda kaldım.

Başını eğip biraz düşündükten sonra “Size opera hikâyesini anlatayım” dedi.

“Mustafa Kemal, binbaşı rütbesiyle, askerî ataşe olarak Sofya’ya gönderilmişti. Ben o sırada Maarif Encümeninde üyeydim. Onunla tanıştık ve kısa zamanda yakın dost olduk. İkimiz de gençtik. Karışanımız, görüşenimiz yoktu. Vaktimizin çoğunu birlikte geçiriyorduk. Bir gün Mustafa Kemal’e operadan bahsettim. Bulgarların Sofya’da bir operaları vardı. Arkadaşım bunu işittiği zaman hayretler içinde kaldı. Bizim hâkimiyetimizden üç-beş yıl önce kurtulmuş olan Bulgarlar demek bir opera binası yapmışlar, sahne alabilecek çapta sanatkârlar yetiştirmişler ve oyunlar sergilemeye başlamışlardı. İlk gece için derhal yer aramaya başladı. Fakat nereye başvursa eli boş dönüyordu. Yeni geldiği için henüz bir çevre edinememişti. Ben Maarif Encümeni üyesi olduğum için iki yer bulabildim.

Operanın gala gecesine smokinlerimizi giyip gittik. Perdenin açılmasına yirmi dakika vardı. Yerlerimize geçip oturduk. Bütün Sofya sosyetesi, yabancı devlet temsilcileri yerlerini almışlardı. Bulgar Kralı ile kraliçesi de kendilerine ayrılan locada oturuyorlardı. Nihayet perde açıldı ve “Karmen” başladı. Primadonna, Porfola adında pek ünlü bir artistti. Baş erkek rolünü ise, dönemin en iyi baritonlarından biri olan Makedonski oynuyordu. İlk perdeden sonra alkışlar kesilince kral locasından bir yaver gelip Sofya elçimiz Ali Fethi Bey’le Mustafa Kemal’in davet edildiğini bildirdi. Gittiler ve bir süre sonra döndüler. Son perde kapanınca birlikte Bulgarya Oteli’ne gittik. Davet sahibi ben olduğum için orada bir “supe” hazırlatmıştım. Kemal yolda anlattı ki Kral, Ali Fethi Bey’le kendisine iltifat etmiş ve sonra sormuş: “Artistleri nasıl buldunuz?” Mustafa Kemal’in o sırada opera tenkidi yapabilecek müzik kültürü elbette yok gibi bir şey. Fakat biraz haklı, biraz da diplomatça: “Fevkalâde ekselans, hakikaten fevkalâde” diye cevap vermiş.

Oteldeki supede yanımızda General Kovaçef, General Fiçef ve milletvekillerinden Marka Tetef de vardı. Kaldığımız Splendide Palas’a döndüğümüzde vakit gece yarısını geçiyordu. Odalarımıza çekildik. Birkaç dakika sonra kapımın vurulduğunu duydum. Sordum: “Kim o?” “Benim Şakir, uyudun mu?” Kapıyı açtım. Mustafa Kemal, gece kıyafetini giymiş olarak eşikte duruyordu. “Uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim” dedi. Oturduk. Mustafa Kemal düşünceliydi. Sonra birdenbire yüzüme dikkatli dikkatli bakarak konuşmaya başladı:

– Şakir, kim ne derse desin, Balkan Harbi’nde mağlûp olmamızın sebebini şimdi daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Halbuki, baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatkârları, müzisyenleri, dekoratörleri hepsi yetişmiş. Opera binası dahi yapmışlar.

O kadar müteessir bir hâli vardı ki bir şey söylesem ağlayacak gibiydi. Gözleri buğulanmıştı. O sırada sanki “muazzam” ve “muhteşem” imparatorluğun pâyitahtı İstanbul’u, onun dar sokaklarını, köhne evlerini, yangınların harap ettiği mahallelerini düşünüyordu. Sonra başını sallayıp “Ah, dedi, bizim memleketimiz de acaba operaya kavuşacağımız günleri görecek mi? O seviyeye bir gün çıkabilecek miyiz?”

Şakir Bey bunları anlatınca sustu. Bir süre sonra “Sizi geç bırakmayayım, dedi, giyinip geleyim de birlikte fabrikaya inelim.”

Gittik. Diğer yöneticiler de geldi. Fabrikayı gezdik. İmalâtın nasıl yapıldığını, makinelerin nasıl çalıştığını gösterdiler. Hayli büyük bir tesisti. Sütlüce’nin bayırına yaslanan geniş bir arazi üzerinde kurulmuştu. Manzara da nefisti. Haliç, o günlerde henüz çamur deryası hâlini almamıştı. Yakın zamanda tekrar görüşmek üzere vadalaşıp ayrıldım.

Şakir Zümre, hanımını “Ataca” diye çağırıyordu. Öğrendim ki, asıl adı Hatice imiş. Fakat onu tanıştırdığı zaman Atatürk “Bundan sonra adın Ataca olsun. Böylece beni yâd edersiniz” demiş.

•••

Aradan geçen bir hafta zarfında Şakir Zümre’yle ilgili daha geniş bilgi edinmiştim. Varnalı varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Büyükbabası 1876 Meclis-i Meb’usânında, babası 1908 Meclisinde memleketlerini temsil etmişlerdi. Şakir Bey, yüksek öğrenimini Cenevre’de görmüştü. Fransızcayı iyi biliyordu. Kültürlü, zeki ve atak bir gençti. Büyük Savaşın başlarında yapılan seçimlerde o da Varna milletvekili seçilerek Bulgar Meclisi Sobranya’ya girmişti. O sırada Mustafa Kemal’le aynı evi paylaşıyorlardı. Geceleri de, gündüzleri de ayrı geçmiyordu. Bulgarların Kiril-Metodi yortusu münasebetiyle verilecek kıyafet balosuna da birlikte gitmeyi kararlaştırmışlardı. Genç ataşe, arkadaşlarını araya koyarak, İstanbul’dan yeniçeri kıyafeti getirtmişti. Şakir Zümre ise, Deliorman’ın geleneksel kıyafetini giymeyi düşünüyordu. 1900’lü yıllar Avrupasını hayran bırakan Kara Ahmetlerin, Koca Yusufların kıyafeti hakikaten çok güzeldi. Fakat endamlı ve yakışıklı Şakir Bey kendisine gönderilen elbisenin içine bir türlü sığamamış, mecburen başka bir kıyafet giymişti.

Baloda bütün dikkatler Mustafa Kemal’in üzerinde toplanmıştı. Evlerine dönmek üzere geç vakit ayrıldıklarında, İspanya maslahatgüzarı olan esmer bir diplomatın ısrarlarına dayanamayarak onun evine gitmişlerdi. Adam, Türk ve İslâm eserlerine hayran olduğu için evinin bir odasını Şark usulü döşemişti. Şark işlemeleriyle süslenmiş perdeler, duvar kenarlarında alçak sedirler ve yer minderleri... Konuşmalar uzamış, kadehler yenilenmiş ve sabahın ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. O zaman, İspanyol diplomat, Mustafa Kemal’e:

– Dostum, demişti, bu kıyafetiniz tam benim evime yakışacak bir kıyafet. Burada bir fotografinizi alsak?

Perdelerden bir fon yapılmış ve fotoğraf çekilmişti. Bu, sonradan meşhur olan, kopyaları yapılan ve Mustafa Kemal’e daima o geceyi hatırlatacak olan fotoğraftı. Şakir Bey, yıllar sonra Türkiye’ye gelirken bu fotoğrafı da yanında getirmiş, buluştukları zaman Mustafa Kemal Paşa’ya vermişti. O da, bu resmin el yazısı ile ithaflı kopyalarından birini Şakir Zümre’ye, bir diğerini de, kendisini ziyarete gelen Bulgar milletvekili Açkof’a hediye etmişti.

•••

Bulutlu bir günde Plevne istasyonundaki şarkılı, marşlı karşılama törenini Şakir Bey bilmem hatırlıyor muydu? Varna Rüştiyesi’nin, Plevne Türk İlkokulu ile Plevne’deki diğer okulların öğrencileri istasyonu doldurmuş, Sofya’dan gelecek misafirlerini bekliyorlardı. Türk ataşemiliteri Binbaşı Mustafa Kemal Bey Bulgaristan’da bir geziye çıkmıştı ve Türklerin yoğun olarak yaşadıkları şehirleri ziyaret ediyor, buralarda yaşayan aydınlarla ve Türk kuruluşlarının temsilcileriyle görüşüyordu. Şakir Bey, yine onun yanındaydı. Ayrıca Kemal Bey ve Kavalalı İsmail Hakkı Bey de onlarla beraberdi. Bulgaristan Türklerinin mâneviyatını kuvvetlendirmek, durumlarını incelemek ve Türklerin Bulgaristan’da bıraktığı hatıraları yerinde görmek, bu seyahatin asıl amacıydı. Osmanlı Devleti’nin resmî bir temsilcisini aralarında görmek, evlâd-ı fâtihanı ne kadar sevindirmişti. Varna Rüştiyesi muallimlerinden Osman Nuri (Peremeci) Hoca da bir örnek elbiseler giymiş öğrencileri toplayıp Plevne’ye getirmişti. Türk milletvekillerin Bulgaristan hükûmeti nezdindeki teşebbüsleri sonucu tanınmış tatil zamanı trenlerde yüzde 70 indirimle seyahat etmeleri imkânından yararlanıyorlardı.

Gazi Osman Paşa’nın Türk tarihinin en unutulmaz destanlarından birini yazdığı bu güzel beldede üç gün kalmışlardı. Daha sonra Tırnova’ya, oradan da Gabrova’ya hareket etmişlerdi. Şumnu’da ancak bir gece kalabilmişlerdi. Şakir Bey’in seçim bölgesi olan Varna’ya bir an önce ulaşmak istiyorlardı. Bu liman şehrinde iki gün, iki gece kaldıktan sonra Kızanlık’a geçmişlerdi. Kızanlık, gül kokularının dalgalandığı ve gül yapraklarının âdeta havada uçuştuğu bir şehirdi. Bundan sonra onları uzun bir yolculuk bekliyordu. Köstendil’e vardıkları zaman buranın ünlü erik rakısından tatmışlardı.

O güzel -ve her şeye rağmen- mutlu günler şimdi uzak, sisli bir hâtıra hâlindeydi. Aradan kırk yılı aşkın bir zaman geçmişti.

•••

İkinci ziyaretimde Şakir Bey’i, biraz daha yorgun, biraz daha bezgin buldum. Artık öğrenmiştim ki, bu ileri yaşında fazla heyecandan, fazla meşgaleden uzak durması gereken ünlü Şakir Zümre kumar iptilâsından kurtulamamıştır. Uzun geceler boyunca oynanan kâğıt oyunlarından sonra sabah aydınlığında eve dönmekte ve ancak o zaman uykuya dalabilmektedir. İlk gidişimde akşam üstü olmasına rağmen uykudan yeni uyanması da işte bu sebeptendi.

O gün, Şakir Bey’in ağzından, âdeta kırıntı toplar gibi yeni bilgiler almıştım. Onun Türk milletvekili olarak Bulgar Meclisinde bulunduğu sıralar, Bulgaristan’ın iç politikasında da fırtınalar esiyordu. Bulgar hükûmeti, ancak kendisine güvenoyu veren Türk asıllı milletvekilleri sayesinde iktidarda tutunabiliyordu. Bir gün Bulgar Başbakanı Radoslavof, Şakir Beyi çağırmış ve:

– Şeker, demişti, biz birkaç gün sonra seferberlik ilân edeceğiz. Seferberlik işleriyle meşgul olmaları için milletvekillerini seçim bölgelerine gönderdik. Duyuyoruz ki İstanbul’da yiyecek sıkıntısı varmış. Hemen gidip Talat Bey’i gör. Bu birkaç gün zarfında onlara iki yüz bin torba un yollayabilirim. Seferberlik ilân edilince ithalat - ihracat yasaklanacak, o zaman bu fırsat kaçmış olur.

Radoslavof’un yanından çıkan Şakir Zümre doğru Mustafa Kemal’e koşarak müjdeli haberi vermişti. Çok sevinen genç ataşe de İstanbul’u haberdar ederek Şakir Bey’in geleceğini, karşılanmasını bildirmişti. Gerçekten, Şakir Bey, Dahiliye Nazırı Talat Bey’in adamını Sirkeci istasyonunda kendisini beklerken buldu. Beraberce Talat Bey’in yanına gittiler. Şakir Bey, iki yüz bin torba unun hemen alınabileceğini, bunun için de nakliye hazırlıklarının sür’atle yapılması gerektiğini anlattı. Bu haber Talat Bey’i memnun etmişti. Yanına Şakir Beyi de alarak Maliye Nazırı Cavit Bey’in makamına gitti. İçeri girince:

– Sevinçli bir haber Cavit, diye haykırdı, un bulduk.

Sonra Şakir Bey’i tanıtıp durumu anlattı. Sakin sakin dinleyen Cavit Bey, sıra para meselesine gelince birdenbire ayağa kalktı:

– Yoo, dedi, kırk para veremem. Benden sakın para istemeyin.

– Ama nasıl olur?

– Kırk para veremem.

Cavit Bey başka bir şey söylemiyor, yapılan masraflardan, verdiği paralardan bahsediyordu. Talat Bey’in canı sıkılmış, Şakir Bey’in yanında küçük düşmüştü. Şakir Bey de hayretler içinde kalmıştı. Süpürge tohumu yiyerek karnını doyurmaya çalışan İstanbul’u biraz ferahlatacak bu imkânın reddedilişine akıl erdiremiyordu.

Sofya’ya dönüp de Mustafa Kemal’i görünce hemen şu soruyla karşılaştı:

– Nasıl, hallettin değil mi?

– Hayır!

– Neden?

Olup bitenleri anlatınca, Mustafa Kemal birden köpürmüş, topuklarını yere vurarak haykırmıştı:

– Asmalı bu adamı, asmalı!

•••

O gün ancak bu kadar anlattı. Bir süre sonra kaymakamlığa terfi eden, yani yarbay olan Mustafa Kemal Sofya’dan ayrılıp cephelere dönmüştü. Çanakkale’de, Doğu Anadolu’da, Suriye’de savaşmış, paşalığa yükselmişti. Daha sonra Millî Mücadele’nin başına geçmiş, vatan topraklarını istilâ eden düşman ordularını yenilgiye uğratmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olmuştu. Şakir Zümre ise, Bulgaristan’da kalıp görevlerine devam etmişti. Ancak, o dönemde Bulgar iç politikası çok karışıktı, darbeler, suikastler birbirini takip ediyordu. Şakir Bey de, bu zor şartlar altında hayatını sürdürmektense Türkiye’ye göç etmeyi kararlaştırmıştı.

Aradan yıllar, yıllar geçtikten sonra anlatacakları bundan ibaretti. “Ama, diyordum, sizin yakınlığınız ondan sonra da devam etmiş. Bundan bahsetmeyecek misiniz?” Hayır, artık anlatmak istemiyordu. Hepsini yazmıştı ve onları Türk Tarih Kurumu’na verecekti. Onun için şimdi açıklaması doğru olmazdı.

Sütlüce’den biraz mahzun ayrılırken, yine de elimde o güne kadar hiç açıklanmamış bir hayli hâtıra bulunduğunu düşünüyordum. Atatürk’ün hayatını anlatan yüzlerce eser yazılmıştı ama askerî ataşelik dönemi hep birkaç satırla geçiştirilmişti. Şimdi yeni bilgiler gün ışığına çıkacaktı.

Bana ulaşan diğer bilgilere göre, Şakir Zümre Türkiye’ye gelip de Atatürk’ü ziyaret ettiği zaman, eski arkadaşı ona sormuştu: “Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?” Şakir Bey’in elinde yeterli sermaye vardı. Ticaret yapmayı düşünüyordu. Fakat, Atatürk ona başka bir yol göstermişti. İstanbul’da uygun bir arazi gösterseler, o da orada bir fabrika kursa, bu fabrika soba yapıyor görünse ama asıl işi silâh ve mühimmat üretmek olsa buna ne derdi? Komitecilik dünyasından gelen Şakir Zümre ne diyecekti? Hemen “evet” demişti. Sütlüce’deki geniş -ve o zaman boş olan- arazinin tahsisi yapılmış, Şakir Zümre üretimi de başlamıştı. Soba, boru gibi üretim de devam ediyordu ama çok ihtiyaç duyulan küçük çaplı toplar, mermiler, belki diğer askerî malzeme de yıllar boyunca bu fabrikada yapılmıştı. İstanbul halkı, burunlarının dibinde bir silâh fabrikası bulunduğunu hatırlarına bile getirmemişlerdi.

Şakir Bey’in hâtıralarının da yer aldığı yazı dizisi bir-iki ay sonra, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde Akşam gazetesinde tefrika edildi ve gerçekten alâka topladı. Yayınlanması bittikten birkaç gün sonra Türkiye Yayınevi, bu yazıları kitap hâline getirmek istediğini bildirdi. Anlaştık. Benim ilk kitabım bu oldu: “Mustafa Kemal Balkanlarda”. Bir nüshasını imzalayarak Şakir Zümre’ye gönderdim. Hiç ses çıkmadı. Bir daha da görüşemedik.

Şakir Bey bir süre sonra vefat etti. Yazdım dediği hâtıraları hiçbir zaman yayınlanmadı. Onlara olan kıskançlığı yüzünden bana doğru söylemediğini hissettim. Sanırım hiçbir şey yazmamıştı. Sadece yazmayı hayâl etmişti. Ama çok geçti. Belki de bazı şeyleri yazmayı yahut anlatmayı doğru bulmamıştı. Onların mahrem kalmasını istemişti. Öyle veya böyle, birçok sırrı ve bilgiyi de kendisiyle birlikte mezara götürmüştü.

Aradan hemen hemen elli yıla yakın zaman geçti. Ve ne kadar çok şey değişti. Artık Şakir Zümre yok, onun Sütlüce’deki fabrikası yok, Sofya hâtıralarını anlatacak hiç kimse yok, Türkiye Yayınevi yok. Bu kadar yokluğa ulaşabilmek için elli sene geçmiş olması hayret verici.