1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

ETNO VE DİNİ BÖLÜCÜLÜĞE KARŞI BİRLİK ŞUURUNUN GÜÇLENDİRİLMES...

Cengiz Aslan
Kültürpolitik ya da kültürün alanlarının politik düzenlemeleriyle birlikte siyasî yurttaşlaştırma, toplumsallaştırma ve milletleştirme planlarının uygulanabilirliği mümkün müdür?

Etkin ve baskın kültür algılamasının “ortak değer” olarak eğitime, öğretime ve hayat ile ilgili bütün alanlara uyarlanması asimilasyon mudur? Çoğunluğun benimsediği hukuk ve rejime karşı, azınlığın taleplerini karşılamamak insan hakları ihlalleri kapsamında mıdır? Köklü kültür birikimi ve devlet geleneğine sahip milletlerin bünyesinde, varlığını sürdüren azınlıkların; ırk, dil, din ve mezhep farklılıklarını öne çıkararak, özerk devletçikler talep etmesinin gerekçeleri nedir ve bu taleplerin uluslararası siyasal boyutu var mıdır? Azınlığın çoğunluğa tahakkümü mümkün müdür?

Osmanlı Devleti’nin 1923’te yıkılmasıyla birlikte, “köle ve ümmet” bağı ile yetinen Osmanlı halklarının ırk arayışına yönelmesi, önceleri batı toplumunda ve daha sonra da doğuda, milletleşme sürecini hızla yükselten bir ideal/ülkü olarak etkilemiştir.

ABD ve Avrupa’da ırk ve sermayenin ortak paylaşımına dayalı “ulus devlet vatandaşlığı” fikri etrafında milletin inşası ve millî hayatın oluşturulması, başarılı olmuştur.

Bu başarının köklerinde başta Fransız İhtilali ile Birinci ve İkinci dünya savaşlarının büyük etkisi vardır. Devletin resmî planları ile kişilerin ve toplumun ulusal ortak değerler içinde yoğrulması tarihi, genç Türkiye Cumhuriyeti için zor bir süreçtir. Öncelikle milletleştirme projelerine baktığımızda, batılı tarzda dikilmiş binlerce elbisenin içini, geleneğini bin yıllardır terk etmeyen ve buna sürekli direnç gösteren “halklarla” doldurmak düşüncesini görebiliriz.

Oysa Batı’da “millet” olmanın büyük bedelleri iç savaşlardaki yıkımlarla verilmiştir. Ayrıca Reform, Rönesans ve büyük bilgi ve iletişim devrimleriyle Batı, kendi egemenliğinde bulunan ırk ve mezhepler için “sermaye havuzu” oluşturmuştur. Fethettiği kıtalarda, sömürdüğü kitlelerin parasını bu havuzda toplayıp halkına dağıtarak, onların ücret mukabilinde “tek millet, tek devlet” olmasını kesintisiz teşvik etmiştir.

Doğu’da ise, batı sürecinden esinlenerek, Batı’nın sömürü sistemine karşı “dünya emekçileri kardeşliği” fikri ile komunizm ve sosyalizmi öneren Lenin ve Mao, yeni bir sömürü sistemi geliştirmiş ve Rus ve Çin hâkimiyetini kurmuştur. Bu oluşuma karşı Batı, hem kendi arasında, hem de diğer güçlü milletlere karşı giriştiği savaşlar sonucunda “homejen bir millet” olmayı başarmıştır.

Osmanlı milletler sisteminin gevşek ve özerk bağında, kendi özgün kimliğiyle yaşayan halkların Batı planlarıyla “ulus devlet “ olması, etnolojik ayrılıkları ile din ve mezhep farklılıklarını hiçbir zaman ortadan kaldırmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, Lenin ve Stalin’in aksine “ …toprakları üzerinde yoğun bir uluslaşma çabasına girişmişti. Cumhuriyet 1923’te, Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde Osmanlı Devleti’nin özünü oluşturan toprakların paylaşılmasına engel olmaya çalışan ve Osmanlı-Müslüman dayanışmasıyla başlatılan Osmanlı-Türk direniş hareketi tarafından kurulmuştu. Cumhuriyetin ilk önderleri uluslaştırma girişimlerini ortak dil, kültür ve ülkü ile simgelenen ortak Türk kimliği üzerine oturttular. Türk milletinin Orta Asya’daki eski dil ve toplumsal köklerine sürekli başvurulsa da, yeni Türk milliyetçiliği esasen toprak bütünlüğüne dayandırılıyor, cumhuriyetin sınırları içinde yaşayan halklar, Türk çoğunlukla birleştirilmeye çalışılıyordu.” ( Van Schendel-Zürcher: 2004)

Zorlama yöntemi olsun veya olmasın, etkin çoğunluğun doğruları etrafında birlik kurmak, “gücün ve kuvvetin” birleştirilmesidir. Homojenleştirmenin değişmez şartı, ortak bağları mevcut olan ve bu bağları koparmak istemeyen pasif azınlıkların, etkin çoğunluk etrafında birleşerek büyük bir güç dengesi kurmaktır. Üzerinde yaşamakta olduğumuz Türkiye toprakları pek çok köklü medeniyetin değerlerini taşımakta ve bu medeniyetlere ait geleneksel değerlerin yaşat ılması için bütünlükçü değer olan Türk-İslam kültürünün parçalanması istenmektedir. Kimi çevrelerde “homojenleştirme ile asimilasyon” eş anlamda görülse de, Türkiye gibi ülkelerde bu kavramın içi “batılılaşma” çabalarıyla doldurulmaktadır.

Ulusallaşma çabası içinde bulunan milletlerde en büyük korku, birliğe karşı içeriden “…etnik ve kültürel azınlıkların veya kuvvetli dinî aidiyetlerin, devlet için bir tehdit teşkil ettiğidir. Bu aidiyetler aynı zamanda ekonomik modernizasyona ve siyasî ilerlemeye de engeldir. Bundan dolayı bu aidiyetlerin ya törpülenmesi ya tamamen ortadan kaldırılması veyahut da, hiç değilse, kontrol altında tutulması gereklidir. Bir diğer kanıt, etnik ve kültürel çoğulculuğun, bireysel hak ve özgürlükleri erozyona uğratacağı görüşüdür. Azınlık kültürlerine veya azınlık etnisitelerine ait olanlar, kendilerini sosyal ve ekonomik bakımdan zor duruma düşüreceklerdir. Onların da ana gruba katılmaları ve böylece kurtulmaları gereklidir. Son olarak, homojen toplum görüşünü savunanlara göre, iyi bir toplumun oluşabilmesi ve siyasî istikrarın sağlanabilmesi için, bireylerin birbirlerine tek bir ünitenin aynı değerleri paylaşan unsurları olarak bağlanması gereklidir. Bu görüşün en önemli savunucularından biri, tabiî ki, Rousseau'dur. Onun genel irade kavrayışı, bildiğiniz gibi, bu anlayışın tipik ifadesidir. Antik Yunan siyasî felsefesinden etkilenen ve son zamanların moda akımlarından olan komüniteryerizm de, aynı çizgide ilerlemektedir. Rousseau'ya göre, sosyal uyumu, birliği bozan her şey değersizdir. Toplum için önemli olan inançlar ve değerler, bireysel inanç ve değerlerden her zaman daha üstündür. Bu gibi konularda bireylerin özgürlüğe, tercih hakkına sahip olması söz konusu olamaz. Rousseau üzerinde özellikle durmakla fayda var; çünkü, Türkiye, bu açıdan ele alındığında, Rousseau'cu bir ülkedir. ”

Willem van Schendel, Erik J. Zürcher / Orta Asya ve İslam dünyasında kimlik politikaları : 20. Yüzyılda milliyetçilik, etnisite ve emek = Identity politics in Central Asia and the Muslim world.- İstanbul : İlrtişim, 2004, 11. s.(Yayla : 2003) 2 *

Üzerinde önemle durulması gereken konulardan biri de dünya genelindeki her etnik grubun bir devletinin olup olmadığıdır. Kendini etnik bir grup olarak gören her toplumun bir devlet kurması aklen ve ilmen mümkün olmadığı gibi dünya coğrafyasının buna uygun olmadığı da bir gerçektir. “ Dünyada ulus-devlet sayısı ile etnik grup sayısını karşılaştırmak ulus-devletin temelinde yattığı söylenen etnik birlik=ulus birliği anlayışına çarpıcı açılımlar getiriyor: İki yüz ulus devlete karşılık beş bin tane etnik grup var demiştim. Öyle düşünün: 200 / 5000 = yüzde 4 (yani 200 bölü 5000 eşittir yüzde 4) Bu aritmetiğin özü ve yansımaları üzerinde durmaya değer. Demek ki:

1-Ulus kavramı, devletler ve resmî bakış açısından genellikle bir etnik grupla özdeşleştiriliyor. Oysa dünyadaki tüm etnik gruplardan sadece yüzde 4’ü bir ulus-devlete sahip.

2- Etnik grupların yüzde 96’sının kendine özgü bir devleti yok.

3- O halde bir ulus-devletin sınırları içinde, ister istemez birçok etnik grup yaşıyor. Demek ki, etnik kültürler açısından çok az homojen ulus-devlet var. Çoğu, az veya çok çeşitlilik sergiliyor.

4- Kimi ülkelerde tepede, yönetimde, o ulus-devletin adıyla bütünleşmiş, çoğunluğu oluşturan bir etnik grup bulunuyor.Azınlıklar ise bazen kotalarla, bazen “demokratik” seçimlerle, yönetime katılmaya çalışıyor. (…)

5- Azınlıktaki bir etnik grubun devlete egemen olduğu durumlar çok ender.

6- Etnik azınlıklar ve kimi yerli halklar, çoğu ulus devlette bir, ara sıra da Kanada ve Belçika örneklerinde olduğu gibi, iki etnik grubun yönetiminde yaşıyor.” ( Somersan ; 2004)

Yayla , Atilla / Bireyler, Toplum ve Vakıflar http:// Prof. Dr. -www.liberal dt.org.tr/index.php?lang=tr&message=article&art=274 (Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 15-17 Aralık 2003'de Ankara'da düzenlenen "Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu'nda yapılan konuşma.)

Somersan, Semra / Sosyal Bilimlerde Etnisite ve Irk.- İstanbul : Bilgi Üniversitesi, 2004, s.4-6.

Ulus devletlerin çeşitli ırkların karışımından meydana geldiğine dair yüzlerce ülke örnek gösterilebilir. Tarihî devlet geleneği olan ve kurduğu medeniyetiyle farklı ırklardan oluşan ulus-devletleri bir imparatorluk gibi görme eğilimi son derece sakıncalıdır. Örneğin ABD, Fransa, Türkiye, İran ve hatta Çin ile Hindistan’da çok farklı etnik grupların yaşadığı ve kendilerini o ulusun ulusal kimliğiyle ifade ettikleri bilinmektedir. Fakat küreselleşme ve dünyaya hükmederek milletleri ve toplumları sömürme stratejisi güden emperyalist güçlerin, ulusal birliğini tek kimlikle ifade ederek bunu savunan köklü devletlere karşı “etnolojik parçalara ayırma” planlarını uygulamaya soktukları gözlemlenmektedir. Ulusu oluşturan birliğin içinde yaratılan bölücü ve yıkıcı düşünceler “medeniyetler savaşı”na kadar götürülmekte ve âdeta sömürü alanında küçük derebeylikler oluşturulmaktadır. Batı’nın Afrika’yı sömürürken küçük kabileleri nasıl birbirine düşürdüğü ve Yugoslavya’yı nasıl parçalara ayırdığı ortadadır.

Dil ve töre birliği, bir toplumu ulus olarak tanıtan ve yaşatan en önemli değerdir. Bu ve benzer değerleri “kültür birliği” olarak adlandırmak mümkündür. Kültür birliğinin içerisinde yer alan tarih ve din birliği, ulus-devlet kavramının iki sarsılmaz temeli olarak dikkat çekmektedir. Avrupa ve Asya’daki ulus-devletlerin büyük çoğunluğu din ve tarih birliği ile kurulmuştur. Irk adı ile anılan ülkelerin çoğunda, o ırkın orijinal fizyolojik özelliklerini bulmak mümkün değildir. Melezleşme yada homejenleşme sürecinde ırkların giderek birbiri ile kaynaştığı bilinmektedir. Sorunun özü de bu kaynaşmadır. Ülke içerindeki farklı toplumların ortak değerler ve çıkarlar çerçevesinde kenetlenmeleri, emperyalistler için büyük bir tehdittir. Bu tehdidi kırmanın en vahşi yöntemi ise ulus-devletler içerisinde resmî azınlıklar yaratmaktır. Genellikle “coğrafya” tabiiyetine dayandırılan “etnik azınlık” tanımlarına, genetik farklılıkların da giydirilmesi ile “ ezilen ve sömürülen” farklı bir toplum vitrini oluşturulmaktadır. Bu vitrinin en vurucu sloganı ise “farklı dil ve geleneklere sahipliktir.”

İnsanların farklı dili konuşuyor olması, onların birlikte yaşadığı topluma düşman olmasını gerektirmiyor. Burada önemli olan çoğunluğun kullandığı bir dilin “ devletin resmî iletişim dili” olarak öğrenilmesi ve bütün resmî hayatta bu dilin yaşanılmasıdır. Bu bir asimilasyon olmayıp, üniter devlet olmanın gereğidir ve homojen gelişimin vaz geçilmez unsurudur. “ Batı’da, egemen gruplar arasında kendini standart, başka grupları ise etnik görmenin yaygın olduğunu, bir taraftan kişinin kendini tanımlamasını, öte yandan bir gruba aidiyetini ve bununla birlikte, bir başka gruptan dışlanma olasılığını (…) barındırıyor.” ( Somersan ; 2004) Bu tespitten çıkarılacak sonuç sudur: Batı din ve kader birliğini ulus-devlet için bir ölçü olarak göremez derecede dünyevîleşmiştir. Batı’da önce fert ve çıkarlar söz konusudur fakat Doğu’da ve özellikle İslam dinine mensup milletlerde önce toplum ve devlet çıkarları esastır. Bu esasın tartışılması ise ihanet ve vatan hainliği olarak algılanmaktadır.

4- Somersan, ag.e., s.35

Bu algılamanın temelinde, kutsal birlik olan devletin “ebed müddet” varlığını sürdürmesi düşüncesi/ülküsü söz konusudur. Birliğin yıkılması, yeni bir devlet kurmaktan daha zor olabilir ve çok büyük felaketlere yol açabilir. Günümüzde en çarpıcı örnek Yugoslavya ve Irak’tır.

Avrupa Birliği ile Amerika Birliği, dünyada başka birkaç büyük birlik oluşumunu önlemek için, ruhunda insanlığın birliğini taşıyan ve bunu emreden Kur’an hükümlerine ve İslam birliği tezine sıcak bakan devlet ve toplumlara karşı, büyük mücadele vermektedir. Homojen yapısından hiçbir endişesi olmayan Fransa, Almanya ve İngiltere’nin Türkiye’yi eşit şartlarda Avrupa Birliği’ne almak istememesinin temelinde “İslam” korkusu vardır. İslam’ın etnolojiye ve ırkçılığa karşı çıkması “ Avrupa”nın homojen toplum politikasına terstir. Örneğin, “Fransa Napolyon’dan bu yana homojen bir toplum oluşturmaya çalışmıştır. Bu homojen toplum yapısından kasıt farklılıkların ortak bir yasam alanı içinde kendi kültürel özelliklerini koruyarak buluşması seklinde algılanamaz. Çünkü, Fransız modeli farklılıkların tek bir yapı altında eritilerek bir araya getirilmesi ve buradan homojen bir ulusal devlet oluşturulmasını hedeflemiştir. Her ne kadar bazı düşünürler tarafından Fransa’da tüm kültürleri şemsiyesi altında toplayan bir üst Fransız kimliği oluşturulduğu tezi ileri sürülse bile, biz bunun bir üst kimlik altında toplanmaktan daha çok tek bir ulusal kimlik altında homojenleştirme amacını taşıdığını düşünüyoruz. Bu nedenle, Fransa’da toplumun homojen yapısına yönelik her türlü tehdit, ulusal güvenlikle ilgili bir tehditmiş gibi algılanmaktadır….” (Özdemir; 2004)

Fransa’da durum böyleyken, Türkiye’den “dinî ve etnolojik özgürlük” istenmesinin temelinde, “Türk-İslam kimliğine dayalı üniter ulus-devlet yapısından taviz koparmak vardır.” Türkiye’deki gayri müslim azınlık ile yetinmeyen Avrupa’nın “anadilde eğitim-öğretim ve iletişim talebi ile, mezhep ve tarikat ayrılıkları konusunda hoşgörü talep etmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesine yönelik iyi niyetli talepler değildir. Çünkü kendi ülkelerinde henüz böyle bir demokrasi tesis edilmemiştir. Ulus devletlerin kuruluş felsefesine aykırı olan bu taleplerden başka sonuçlar çıkarılmalıdır ki, o da “Sevr”in kabul edilmesidir.

Avrupa Birliği fonları ile Soros Vakfı fonlarından yararlanarak Türkiye’de faaliyet gösteren bazı sivil örgütlerin “Sevr”in kabulü için büyük gayretler göstermeleri ve özellikle bazı Türk üniversitelerinin şemsiyeleri altında güya bilimsel yayın, konferans, panel vb. etkinliklerde bulunmaları “ bütünleştirici değil ayrıştırıcı/bölücü faaliyetlerdir.” Örneğin, (…sorunun aslında Baskın Oran'ın da belirttiği gibi 1930’ların tekçi homojen ulus devletinden 21. yüzyılın çoğulçu demokratik devletine geçiş sancıları olduğunun ve bu sancıların merkezinin ne kadar derinlere indiğinin bir göstergesidir.

5-Özdemir, Adnan /Fransız Toplumunun Türkiye'ye 'Hayır' Demesinin Nedenleri.-Ankara: Uluslararası Stratejik Araştırma Kurumu, 2004 (http://www.usak.org.uk/junction.asp?mod=articles&st=PrintArticleDetail&id=65&lm=58649JLFD0932&ln=TR)(…) Bir diğer yandan sorun siyasîdir de aynı zamanda. Rum azınlıkla ile ilgili sorunların temelinin eninde sonunda Türk-Yunan ilişkilerine ve negatif uygulanan bir karşılıklılık ilkesine dayanması, keza Ermeni vatandaşların yaşadığı problemlerin Türkiye ve Ermenistan arasındaki sürtüşmenin, 80'lerin ASALA tererünün hatta dolaylı olarak soykırım iddialarının günah keçisi olduğu iddiaları, Kürt kimliğinin yaşadığı problemlerin önceleri ulus-devlet yapılanması içinde heterojenliğin reddi ve sonradan, PKK terörüne tepki olarak kuvvetlendiği yargısı ve benzer şekilde Alevi kimliğinin devletin kontrolcü laiklik anlayışına takılması savları yabana atılır cinsten değildir.”

6-( Erensu; 2004)

Yukarıdaki cümlelerden çıkarılması gereken sonuç şudur: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti üniter ve ulus-devlet olarak kurulduğu için yıkılıp çoğulcu federasyon biçimine dönüştürülmelidir.”

Bu durum, Türkiye’deki azınlıkların çoğunluk üzerinde tahakkümüne gidişin en acı göstergesidir. Türk-İslam kimliği etrafında homejen bir yapı ile örgütlenip Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ve hala her gün şehit veren Türkiye’ye karşı bir azınlık tahakkümü vardır. Türk sermayesini ve para akışını kontrrol eden iç ve dış “tröst”lerin bu kadar açık bir biçimde Anayasa’ya karşı çıkması “demokratik bir hak mıdır?”

Bir zamanlar büyük bir gazetenin logosunda “Türkiye Türklerindir” ibaresi vardı. Şimdi “ben Müslüman Türküm” diyen herkes kuşatma altındadır ve “öz yurdunda garip, öz yurdunda parya”dır.