1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Eski Ramazanlar ve Târihin Kekeme Dört İşlemi

Yahyâ Bâlî
“Eski Ramazanlar” diye söze ve yazıya başlayanların, muhakkak şekilde isminden bahsettikleri “Direklerarası”, aslında gayr-ı müslim tebaanın eğlence mekânı idi. Orada sahneye konan tulûat, müzikâl ve benzeri faaliyet; kadın olarak da, erkek olarak da Hristiyan veya Mûsevî vatandaşların san’atlarını icrâ ettikleri programlardı.

Dinî muhtevâ taşıyan bir özel zaman dilimini eğlence muhîtine sermâye yapmak, pek çok husus ve mes’elede olduğu gibi, yine bize mahsûs ahvâlden. Belki de, Ramazan’ın vakte hükmeden o mûnis disiplinini, kozmopolit mecrâya çekmek için, bu tarz İslâm’a ters düşen eğlence, keyif vâsıtaları kullanılıyor.

İftardan sahura uzanan geniş saatleri dolduracak, sanki başka hiçbir meşgale bulunamıyor da, “hazır Ramazan gelmişken felekten vakit çalalım.” deniyor. Neredeyse bir buçuk asırdır, Ramazan muhabettini, Şehzâdebaşı’nın kanto ve varyetelerine hasretmişiz.

Hâlbuki, bizim Ramazan geleneğimizde eğlenme, en son paragrafa bile malzeme olmaz. Daha ziyâde sosyal dayanışma düşünce ve plânlarının öne çıktığı bu ay, eğer mutlaka eğlence nâmına bir şeyler yapılacaksa, onların da aynı dinî ve sosyal endîşeleri taşıması gerekir. Oysa, Direklerarası temâşâsı hem lâ-dinî, hem de ekalliyet kültürü etiketlerini taşımaktadır.

Zâten, tam bir levanten tavrı olan bahis mevzuu eğlencelerde, İslâm’a hoş gelen ve uygun düşen bir renk bulmak mümkün değil dir...

Semâya bakanların çoğu, ayaklarının altındaki toprağı kaale almıyorlar. Toprağı mekân tutanlarda da semâ lâkaydîsi görülüyor. Ufuk sâhibi olmanın ilk adımı, ayağı topraktan kesmeden semâya yönelebilmek. Ne var ki, bu ikisini aynı tekâmül noktasında mukâfaza edebilen insan sayısı ender içre ender.

Mevlânâ’nın: “Ben, bir ayağı Kur’ân’da diğer ayağı ile Dünyâ’yı dolaşan pergelim” deyişi, bu dengeyi hangi fevkalâde duruşla kurduğunu fâş edişidir. İki ayağı da serbest kalmış pergelin, serseri mayın misâli, ne garîb ve de tehlikeli kavisler çizeceğini tahmin etmek zor değil.

Her işin tâlibi, onun bendesi yâhut efendisi olup olmadığına bakılarak değerlendirmeye alınır. Ulvî işlere bende olmak, mânevî rütbeler getirirken, süflîliklere kapılanmak, esfel-i sâfilîne nüfus artışı yaşatır.

Bu yüzden, tek tek kişiler de, câmiâlar da müstahak oldukları muâmeleye uğruyorlar. “Ameller niyetlere göredir.” düstûru, dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini koruyor. Kısacası, “Kırk yıllık Yâni, aslâ kâni olamıyor.”

Maddenin katılığında donup kalan insan, rûhunu besleyecek faaliyeti, bir türlü kotaramıyor. Ondan sonra da, meydânlar dolusu nârâ dinliyoruz. Son durakta, her şeyin aslına rücû’ edeceğini bilenler, vakarla hareket ederken, bu âkibeti sürpriz görenler, yıkılış senaryoları yazıyor. Neylersin, “acz” denen haslet, pek fazla insânî takılıyor...

Kelimelere yüklenen mânâ, insan neslinin maddecilik karşısındaki en mühim gâlibiyet nişâresidir. Etrâfımızı kuşatan eşya, tabiat, hayvanlar ve bitkiler, hep kelimeler sâyesinde mânâ iklimine giriyor.

Taşa “taş”, ayıya “ayı”, buğdaya “buğday” kelimeleriyle etiket hazırlamamız, belki de hiç farkında olmadan bizi inisiyatif sâhibi yapıyor.

Hamlet’in meşhûr tirâdında arka arkaya üç def’a tekrarladığı “kelimeler!” nidâsı, aynı zamanda vâroluş formülüdür.

Kelimeler, söylemek ve yazmak içindir. Kur’ân’ın nâzil olan ilk âyetleri de, “oku!” emrini vermekte. Yâni, kelimelerin esrârını öğrenme ameliyesini “oku!” diyerek ilâhî renge bürümekte.

Kelime tâlimi yapmak, ilmin kapısının da tek anahtarı. İnsana üstünlük veren mümeyyiz vasıflar arasında, kelimelere âşinâ olmak, bir hayli öne çıkıyor. Daha da ileri giderek, rûyâ görmenin bile kelimelerle mümkün bulunduğunu söyleyelim. Çünkü, rûyâya sebeb, vesîle, dekor ve netice teşkîl eden her çeşit anlamayı ve anlatılmayı bekleyen durum, kelimeye muhtaçtır.

İnsan, kelimelere bu derecede irfan borçlu olduğuna göre, onların kıymetini de takdîr etmeli değil midir? Başka milletleri bilemeyiz ama, Türk milleti adına birileri, haylidir, kelimelere eziyet ediyor. Nesebi gayr-ı sahîh ve tufeylî gömleklerini, asır-dîde kelimelerimize zorla giydirmeye çalışıyor... Almanların Joseph Arthur’a yaptıkları gibi...

Esas adı Joseph Arthur olan Gobineau, şuûrlu bir Fransız olmasına rağmen, ona daha çok Almanlar sâhip çıktı. Târihin garîb cilvelerinden biri olarak kayda geçen bu mes’ele; suyun, kaynağından uzaklaştıkça nasıl bulandığını gösteriyor.

L’Essai Sur İnégalite des Races Humaines (İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme) adını verdiği eserinde, hiyerarşik bir ırk nazariyesi ortaya atan Gobineau, Arîleri üstünlük menbaı bilir. Bu kalem ve düşünce erbâbı Fransız’a göre, Asya’da oturan Ârîler Sâmî, Hâmî ve Zencîlerle; Avrupa’daki Ârîler de Keltlerle Slavlara karıştıkları için, sâfiyetlerini kaybetmişlerdir.

Gobineau’nun hesâbına bakarsak, geriye bozulmamış Ârî ırk emsilcisi olarak bir tek “Germenler” kalmıştır. Ancak, bu Germen topluluğu, bugünkü Almanlar değil, İngiltere, Belçika ve Kuzey Fransa’da oturan sarışın ırk mensuplarıdır.

Gobincau, 19. yüzyılın ortasında bu sözleri kâğıda döktüğünde, pek dikkati çekmedi. Yaklaşık bir asır sonra, “Germen” tâbiri “Alman”a eşit sayılıp ihtiraslara payanda yapıldı.

Hiç kimsenin farkına varmadığı bir zaman diliminde, tamâmen Almanların tapu kaydı çıkardığı bir “Gobineau”culuk doktrini ortaya çıktı. Ludwig Schemann, Gobincauculuğu yaymak üzere bir dernek kurduğunda yıl 1894’dü ve “Nazi” kelimesinin Dünyâ’ya tehdid nârâları gönderdiği devire en az otuz sene vardı.

Târihî hesapların dört işlemi, bâzen kekeme oluyor...