1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Er Ramazan’ı Kurtarmak!

Tarık Sezai Karatepe
İpsala’nın Dere Köyü’nde, çığlık çığlığa dünyaya gelen gül kokulu yavruya, Silistre gazisi dedesinin adını vermişler. Gürbüz çocuk, kırlarda koşuyor, yorulunca da terli bedenini Meriç’in serin sularına bırakıyormuş.

Bir vakit sonra, tarlada çalışmaktan eli nasır bağlamış; yedisine basınca siyah önlüğünü giymiş, kolalı yakalığı, ütülü mendili; kendinden ağır sırt çantasıyla okulun yolunu tutmuştu.

Sıradışı davranıyor; soruyor, soruyor… Öğretmeni, yasaksavar cevaplar veriyor; lâkin, kuşkularını artırmaktan, içindeki yangını körüklemekten öteye gitmiyormuş. “Tarladan kabzımala verdiğimiz, pazarda üç katına çıkıyor; köyümüzün asfaltı yine gecikti, neden?”

Öğretmeni, soluğu Ramazan’ın evinde almış: “Bu çocuk başıma iş çıkaracak? Dayak yasak olmasa ben bilirim yapacağımı, neyse…!” Anası, okula her yollayışında, tatlı sert uyarıyor; lâkin, nasihat kâr etmiyormuş.

Beşi bir olup, bir çocuğu kıstıranlar, onu görünce tüyüyor; yakaladığının pestilini çıkarıyormuş. Amansız gücüyle, kimsesizlerin kimi, çaresizlerin çaresiymiş.

Akşam ajansı başlamayagörsün, kimseye rahat vermiyor; zincirleme sorular, yorgun argın eve düşen babayı canından bezdiriyormuş:

“Sakarya depreminde, Acil’in bayan doktoruna, ‘Bu hâlinle hastaneye giremezsin!” demişler… Dovcons endeksi, ülkeleri Büyük Beyaz Re is’e mahkum etmiş; neden? Okulda öğrendiği resmî tarihmiş, bir de gayriresmîsi varmış. Niçin ‘giden gelmiyor’muş, ‘acep ne iş’miş?

Meriç’in, Ardahan’ın ötesine ne olmuş; Batum, Kremlin’e; On İki Adalar, Helen’e; Bağdat, Britanya’ya; ‘çevresi mübarek kılınmış şehir’, ‘peygamberlerini şehit eden kavme’… nasıl peşkeş çekilmiş? En çok Abdülhamit seviliyormuş, oralarda; bir daha da gelmemiş öylesi.

O, rayları Pay-i taht’tan Şam’a, oradan Kudüs’e, son durak Mekke’ye uzatırken nasıl da, asırlar ötesini gören bir vizyona sahipmiş? Sahi, Otuz Bir Mart, Perapalas’ta zil zurna demlenen pırpırlıların marifeti miymiş? Kızıl Sultan(!) orada mı mimlenmiş?

İsrail’i ilk, Cezayir’i en son tanıyan hariciye, kimin hesabına çalışıyormuş; Nahcivan kan ağlarken niye susma hakkını kullanmış? Milyonlarcası Firdevs’e uğurlanan Uygurlunun cellatlarına ‘devlet üstün hizmet ödülü’ vermek hangi değerle örtüşürmüş?

Kafkasya’da, sadece kendileri için değil, Anadolu için de vuruşan Şamil’in torunları, görüldükleri yerde gizli servise peşkeş çekilip, apar topar Sibirya’ya yollanacakmış; bu karar da da, anlı şanlı Turancıların parmağı varmış, neden?

Dedesinin kırk yıldır elinden bırakmadığı eski(meyen) yazıya ne olmuş; muhtar, ilçeye indiğinde bir yerlere uğrarmış da ser verip sır vermezmiş. Bir seferinde kaymakam, ahaliyi köy meydanına toplayıp, “Reyinizi bu adama verdiniz verdiniz; yoksa!”

On beşinde, babası elinden tutup, liseye yazdırmış. İlçeye ikinci gelişiymiş; ilkinde, ateşler içinde cayır cayır yanarken, ille de “Senet yaptır; yoksa bakmayız; ya da dilersen Sosyal Yardım’dan kâğıt getir!” diyerek; kocaman adamı, manifaturacıdan, yalvar yakar beş yüz lira dilenmeye mahkûm etmişler; bu da Ramazan’ın içine oturmuş.

Köylüleriyle bir evde kalıyor; ilk günlerde canına tak diyen hasretlik, zamanla yerini rutin duygulara bırakıyormuş; eline ne geçerse okuyor, takvim yapraklarını su gibi içiyormuş.

“Bu kavga niye; yaratılışta eş, secdede kardeş yüzlerin toprağına fitne tohumunu kim ekti; hangi etik değer(!), seçmediği meziyetten dolayı ötekini köleleştirebilir? Renklerin ve dillerin üstünlüğü, şirk değil de nedir?

Benim istediğim kadar hürsün; biz üstünüz, siz tebaa; Çanakkale’de bizimle savaşmışsın, doğru; hatta, Malazgirt’te de ordunun yarısı senin; Hamidiye alayları da… hepsini al, senin olsun; biz artık, yepyeni bir ulusuz!

Taşnak, Posof’tan Midyat’a yakıp yıkar… taş üstünde taş, kelle üstünde baş komazken, mertçe canını siper eden de sendin; ama şartlar değişti, kusura kalma; biz yolumuza böyle devam edeceğiz; işine gelirse…!” aymazlığı hangi izmin çöplüğünden çıkmış?”

Ramazan, okulunun gözdesiymiş; akranları, nerde bir eğlence koşup dururken; o, gözleri kan çanağına dönmüş hâlde, elindeki “Yalan Söyleyen Tarih Utansın!”la uyuyakalırmış. “Uluslarası İlişkiler okuyacağım; Telaviv’in ipliğini pazara çıkaracağım!” diye ahdetmiş.

Çözüm, özgüven, cesaret, ilim, ahlâk… onda toplanmış; ‘Bütün kitapların bir tek Kitap’ı anlamak için yazıldığı’ engin bir limana demir atmış.

Acı haber tez zamanda yayılmış, Üsküp Şairi’nin:

“Hiç bitmeyecek bir zevk verirken beste / Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir!” dizeleri sanki onun için yazılmıştı. Artık, evin direğiydi Ramazan. Babasının yokluğunu hissettirmeyecek, çalışıp sabır yumağı anasına, iki de karındaşına bakacaktı.

“Olsun, ben de ilçeye reis olurum; bu da bir şeref; hem sonra, ‘halka hizmet, Hakk’a hizmet’ olduktan sonra!” diye kendini avutuyordu. Nice sonra nişanladılar onu. Hayatın yükünü, iyiden iyiye omuzlarında hissediyor, birkaç yıl sonrasının hesabını yapıyordu.

Teskere dönüşü İpsala’da gazete çıkaracak, nerde bir hak ihlâli varsa tepesine binecek, “Haksız, haklıya, hakkını verene kadar benim yanımda zayıf; haklı, haksızdan hakkını alana dek benim yanımda güçlü!” Ömer buyruğunu burçlara dikecek, zor gün dostu olacaktı.

Gün oldu; eline kına yakıldı. Bir daha da haber alınamadı.