1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Ekonomik Kriz Kalıcı Politik Kriz Geçici mi?

Oğuz Çetinoğlu
Büyük Türk Kağanı Mete Han: "Bir savaşçının kaderinde, atının üzerinde savaşırken ölmek olmalı. Bizler ve bizden sonra gelenler bu şekilde ölmeye devam edersek, milletimiz diğer milletleri yönetir. Böylece, kahraman ve üstün millet olduğumuzu dünyaya kabul ettiririz." demişti. Bu sözleriyle Mete Han, ilk ve çok önemli bir Türk milliyetçisi olduğunu ortaya koymuştur. Mete Han'dan sonraki Türk kağanları, hakanları, sultanları, padişahları ve devlet adamları, aynı yolda ilerlediler.

Çağlarla birlikte, şartlar da değişti. Yönetim gücü, silâhtan ekonomiye, kahramanlıktan siyasî maharete geçti. Artık ekonomide güçlü olanlar, diğer milletleri yönetiyorlar. Ekonomisi güçlü olmayan ülkeler hem başkaları tarafından yönetiliyor hem de krizler yaşıyorlar.

Türkiyemiz, tarihinde hiç görmediği derinlikte bir krizin içerisine itelendi. Henüz çıkabilmiş değiliz. Yaşadığımız olumsuzlukları, global krizin ülkemize yansıması olarak düşünemeyiz. Global kriz, 1997'de Güneydoğu Asya'da başlamıştı. Birçok ülkeyi, bu arada Türkiye'yi de etkisi altına aldı. Ülkeler, bünyelerine uygun tedbirlerle kısa zamanda krizin etkilerini hafifletebildiler. Rusya'da artarak devam etti. Türkiye'deki durum, başlangıcından beri farklı idi. Ne içindeydik krizin, ne de büsbütün dışında!

Yıllardan beri devam eden yanlış yönetimlerle ekonomi, iskambil kâğıdından yapılmış kulelere dönüşmüştü. Kedi miyavlamasından bile etkileniyor, milletimizi endişeli bekleyişlere sevk ediyordu. 19 Şubat 2001 tarihinde, yönetim zirvesinde yaşanan olaylar sebebiyle korkulanlar oldu. Kâğıttan kule çöktü. Herkes iki gün içerisinde hazinedeki döviz rezervlerinin yarı yarıya azaldığını, ahlar-vahlar içerisinde anlatıyordu. Kimileri olaya biraz daha geniş bakıyor, son iki yılda kamu bankalarının 20 milyar dolar zarar ettiğini söylüyordu. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilen bankaların zararı olan 25 milyar doların da hazine tarafından karşılanacağı belirtiliyordu. Daha derin gerçekleri görebilenlerin ortaya koyduğu tablo, toz duman ortasında fark edilmedi. Son on yılda; savurganlıklar ve siyasî istikrarsızlıkların yükselttiği borçlanma faizleri sebebiyle 200 milyar dolarımız heba olmuştu. Bu para ile kişi başına millî gelirimiz 5.000 dolara çıkar, 5 milyon kişinin istihdam edilebileceği yeni iş sahaları açılabilirdi. Kriz, tasarruflarını dolara yatıran ve sayıları 5.000 olarak tahmin edilen kişilerin dışındaki tüm vatandaşlarımızı derinden etkiledi. Kişi başına millî gelir 3.180 dolardan 2700 dolar seviyesine geriledi. Türk Lirası % 56,9 oranında değer kaybetti.

GELECEĞE BAKALIM

Mete Han'ın ahfadı olan, başlangıcından günümüze kadar yönetim ka emelerinde sorumluluk üstlenen bütün Türk milliyetçileri; onun öğütlerine uyma konusunda, kendilerini sorgulamak mecburiyetinde hissetmeliler. Diğerleri mi? Onlar, millî şuur fakiri olduklarından, haklarında fazlaca bir şey söylemek gerekmez. Ancak şu kadarı ifade edilebilir: Ülkeyi bilerek bu hâle getirdilerse hain, bilmeksizin yaptılarsa gafildirler.

Başlangıcından bu güne, Türk milletinin insanlığa hizmetleri, övüncümüz olduğu kadar, tasamız da olmalıydı. İftihar ettiğimiz atalarımızı aşmak bir tarafa, çok gerilerinde kaldık. Gerilerde kalmanın mahcubiyetini yaşayanların sayısı çok az.

Bu ifadeler, kuru bir şikâyet olarak yorumlanmamalı. Geçmişi bilmeden geleceği şekillendirmek ve yönlendirmek zordur. Vicdan muhasebesi yapmadan hatalardan arınılamaz. Şimdi muhasebe zamanıdır. Yalnızca şikâyet etmek aczin ifadesidir. Şuurlu insanlar âciz olamazlar. Çünkü şuurlu insanlar güçlüdür, inançlıdır. Her şeyi kötü göstermek ise insanımızı karamsarlığa iter, karamsarlıklar bizi çözümsüzlük çukuruna düşürür.

Şu gerçeği de kabullenmek mecburiyetindeyiz: Ülkemizde, görevini tam olarak yapan kuruluşların sayısı, övünebileceğimiz kadar çok değil. Birkaç istisna dışında kurumlar, fonksiyonlarını icra edemiyorlar ve beklenen hizmetleri veremiyorlar. İnsanlarımız da öyle. Vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu; askerlik hariç, devlete karşı görevlerini gönül rızası ile yapmıyorlar. Vergi vermekte cimri, devletin işlerini kolaylaştıracak davranışlarda nemelâzımcı olabiliyorlar.

Türkiyemizin sıkıntıları olmakla birlikte, bu sıkıntılar çözümsüz değildir. Geçmişte yaşadığımız ve bir kısmını yaşamakta olduğumuz problemler ufkumuzu karartmamalı. Çünkü işler kötü gidiyor olsa bile, iyimser olmak için pek çok sebep var.

Yaşadığımız olumsuzluklar sebebiyle kurumlarımızı yıpratmak, moralimizi bozmak... bize bir şey kazandırmaz. Türkiye; insanları, kurum ve kuruluşlarıyla tamamen iflâs etmiş bir ülke değil. Uzunca bir süreden beri yaşanan ilgisizliklerin, bilgisizliklerin ve yetersizliklerin getireceği daha büyük olumsuzlukları hissediyoruz. Açık ifadesiyle tehlikeyi görüyor, toparlanma zamanı geldiğine inanıyoruz.

Bulunduğumuz noktanın az ilerisinde; kuralların ve ilkelerin hâkim olduğu yeni bir hayat tarzı başlıyor. Bu hayat tarzında bilgi, ilgi, dürüstlük, çalışkanlık, hak-hukuk, karşımızdakine saygı ve hak edilenlerle yetinme düşüncesi ön plânda. Ülkemiz ve insanımız, böyle bir hayata giden yolun başlangıç noktasında.

Doktorlar; "Teşhis yanlış ise, tedavi mümkün olmaz" derler. Doğru teşhisler yapılmıştır: Siyasî Partiler Kanunu'nun olumsuz etkileri her ortamda tartışılıyor. "Daha dürüst bir yönetim" söylemi, her kesimin nezdinde prim yapıyor. "Sessiz ve tepkisiz" olarak bilinen toplumumuzun, tahammülün sınırına geldiğini sorumlular görebiliyor. Yanlış kararların (hiç değilse) bir kısmı, böylece önlenebiliyor.

Şuuraltı birikimlerinin fertlerde 10-15 yılda, toplumlarda 50-100 yılda oluştuğu söyleniyor. Toplumun bilinçaltında yerleşenlerin etkileri ve yaptırım gücü daha tesirli. Bilinçaltına yerleşmiş vaz geçilmezlerimiz var. İnsanlar ve toplumlar, bilinçaltındaki oluşumların baskısından ve yönlendirmelerinden uzun müddet uzakta kalamazlar. Kum saatinin ince belinden, yukardaki kumlar aşağıdaki hazneye nasıl süzülüp geçiyor ve orada birikiyorsa, yaşanan acılar da öyle birikti. Birikimlerin hiddeti, kinle ve nefretle değilse bile, yeri geldiğinde, hak edenlere, kanun ve nizam ölçüleri içerisinde haykırılacaktır. Böyle bir tepkinin kaçınılmaz olduğunu anlamayan üç-beş yönetici kalmışsa onların da kısa bir süre sonra uyanacakları, uyanmazlarsa tasfiye olacakları muhakkaktır.

HER GECENİN BİR SABAHI VAR

İnsanımız tüm bu olumsuzlukları aşacak. Türkiye, olumsuzlukları devasa dışbükey aynalarla topluma yansıtan moral bozuculara, sorumluluğunu henüz idrak edememiş bir avuç siyaset erbabına rağmen, bitmiş-tükenmiş bir ülke değil. Yaşanan bunca krize rağmen iş adamlarımız sermaye birikimini gerçekleştirdi. Özel sektörün dinamizmi -eksilmeler olsa bile- sıfırlanmadı. Gayrimenkul fiyatlarındaki düşüş trendi kalıcı değil. Bu, olumlu ve önemli bir göstergedir. Devlet, moratoryum düşünmüyor. IMF baskısı ile olsa bile, popülist politikalardan uzaklaşma eğilimi var. Bürokratlarımız, siyasetten bağımsız hareket edebiliyorlar.

Yöneticiler, millete ekmek ve hürriyet vermek mecburiyetindeler. Ekmekten kasıt, fert başına millî gelirin ilk aşamada 5.000 dolara çıkması nihaî aşamada 10.000 doları aşmasıdır. Elbette bu zenginliklerin kişiler arasında dengeli dağıtımı da gerekir. Bu hedefe ulaşıldığında, temel hak ve hürriyetler, kendiliğinden kullanılır hâle gelecektir.

Ekmek ve hürriyet... Milletin bu iki temel ihtiyacından birini, yeterli ölçüde veremeyenler, diğerini de kısmak yoluna giderler.

Yöneticilerimizin büyük bölümü ve özellikle yönetime talip olanlar, insanlarımızın hiçbir ihtiyacının kısıtlanmasına razı olmayacağının farkına vardılar. Yeni kadrolar, her iki ihtiyacın da istenilen ölçülerde olmasa bile, toplumda huzursuzluklara yol açmayacak optimum ölçüde sağlanması gerektiğine ve gereklerinin yapılabileceğine inanıyorlar. Ülkemizin kaynakları verimli değerlendirildiğinde, hedeflere ulaşmak hiç de zor değil.

Bütün bu sebeplerle, yarınlara ümitle bakabiliriz.

Türkiye, bünyesi güçlü bir ülke. Patolojik bir rahatsızlığı yok. Tüm organları sağlıklı ve çalışır durumda. Buna rağmen sıkıntıları var. Hem de pek çok. Bu sıkıntılar, uzun yıllar boyunca popülist yönetimlerin vücuda enjekte ettiği yanlış ekonomi uygulamalarının sonucu olan sübvansiyonların ve savurganlıkların ürünüdür. Sıkıntılar, devamlı ve yüksek ateş olarak kendisini gösteriyor. Vücut bu yüksek ateşe alışmış olmakla birlikte, yorgun ve bitkin. Devamlı serum (dış yardım) istiyor. Hastalığı giderecek ilâçlar biliniyor. Zaman zaman da tedaviye başlanıyor. Tam da iyileşme belirtileri başladığında, siyasî istikrarsızlıklar sebebiyle tedavi yarım kalıyor. Sonra gelsin yeni popülist politikalar. Popülizm, tıpkı uyuşturucu gibi. Halka geçici bir mutluluk veriyor. Keyifli dönem geçince ciddî sarsıntılar baş gösteriyor.

Uyuşturucu müptelâsı, nasıl tedavi olmak için kendi isteğiyle hastaneye yatarsa, halkımız da popülist politikalardan uzaklaşmak istiyor. Sancılı-sıkıntılı tedaviden korkulsa bile, iyileşme arzusu ağır basıyor.

Ülkemizde ekonomi politikaya, politika ise liderlerin popülist uygulamalarına endekslenmiş durumda. İç politikadaki kısır çekişmelerin temelinde, devlet imkânlarından daha fazla pay alma arzusunun olduğu kanaati, ülkemizde hayli yaygındır. Bu kanaati doğrulayan gelişmeler artık gizlenemiyor. Potansiyelimizi bilen ve kullanabilen basiretli ve maharetli yöneticilerle Türkiye, hak ettiği hedeflere ulaşacaktır. Oturduğu koltuktan güç alan politikacı dönemi kapandı. İşgal ettiği mevkie güç verebilecek insanlarımızın sayısı hiç de az değil. Sistem, onların önünü kapatıyor. Kapatıyor... du. Kilitlenen sistem yakında açılacak. Yürürlükteki Siyasî Partiler Kanunu liderlere; milletvekillerini partiden ihraç etmek, bakanları görevden almak, âmiyâne tabirle, "kendisine ters düşenleri yeme" imkânını veriyor. Fakat yediklerini hazmetme kolaylığı sağlayamıyor. Aynı kanun, partileri zayıflayan liderlerin güçlenmesine de imkân veriyor. Mevcut liderlerle, yaşadığımız olumsuzlukların giderilmesi beklenemez. Ne var ki bu konudaki beklentilere cevap verecek oluşumlar, kamuoyundan destek görüyor.

Müspet ilimler, son elli yıldır teknolojik yeniliklerle insanlığın yaşayışını değiştirdiler. Politika ve ekonomiyi kapsayan sosyal ilimlerin yeniliklere kapalı olduğu söylenemez. O alandaki yenilikler, uygulayıcılarını bekliyor. Basit çözümleri, zor olan uygulamalarla icraata dönüştürebilenler, ekonomiyi politikanın mengenesinden çıkarma becerisini gösterebilirler. Bunun için tek doğru yok, akıllı tercihler var. O akıllı tercihler de biliniyor. Uygulama emrini verecek siyasî otorite bekleniyor.