1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

EKONOMİDE DURUM

Oğuz Çetinoğlu
Gelişmekte olan ülkelerde, anayasalarındaki ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibine rağmen, ‘kuvvetler karmaşası’ ve hatta ‘kuvvetler çatışması’ yaşanır. Seçilmişlerle tâyin edilmişler arasında gerginlikler her zaman olagelmiştir. Gerginlikler ortamında zaman zaman; siyâsî-askerî-adlî güçler de kendilerine uygun gördükleri rolleri üstlenirler. Bürokratlar, siyâsî-askerî ve adlî güç sâhipleri, kendi dünya görüşlerini hâkim kılarlarsa, her şeyin daha mükemmel olacağını düşünürler.

Türkiye, 5 Mayıs 2007 tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecine girdiği günden beri sözü edilen türdeki gerginliklere sahne oluyor. Son günlerde gerginlik iyice arttı. Güç sâhipleri, ateşlemeye hazır durumda tuttukları silahlarını, karşı görüştekilere doğrulttular. Ülkemiz, terörle mücâdele bağlamında yıllardan beri adı konulmamış bir sıcak savaşın içerisindedir. Sıcak mı, soğuk mu olduğu kestirilemeyen yeni bir savaşın eşiğine gelinmiştir.

Güç sâhiplerinden; yetkilerini daha güçlü olanlara devretmesi beklenemez. Paylaşmaya yanaşmasalar bile uzlaşmayı düşünebilirler. Düşünmelidirler.

‘Uzlaşma’ kelimesi; yazılırken altı çizilmeli, söylenirken vurgulanmalı. Çünkü yalnız Türkiye’de değil, dünyanın gelişmiş ülkelerinde bile, millî irâdenin devlet yönetimi ile ilgili uygulamalara tam olarak yansıtılabildiği bir siyâsî düzen kurulamamış ve böyle bir düzene uygun devlet yapısı oluşturulamamıştır. Hâkimiyet kavramını geniş boyutları ile kavrayamayanlar, ‘Benim dediğim olacak…’ direnişine kendilerini mahkûm ederlerse, ülkeye ve millete iyilik yapmış olmazlar. Su almakta olan devlet gemisinin batışını kolaylaştırıp çabuklaştırırlar.

İşler bu noktaya geldiğ inde; yaşanan ve yaşanacak olumsuzluklarda, gruplardan hiçbirinin sorumluluğu, mikron ölçüsünde bile diğerinden daha az veya daha fazla değildir.

Ülkemizin içerisinde bulunduğu durumu kaba hatlarıyla belirledikten sonra asıl konumuza geçebiliriz.

EKONOMİ

Ekonomimiz, esâsen kırılgan bir bünyeye sâhiptir. Gerginliklerden en çabuk ve çok etkilenen yapı olarak tehlike sinyalleri veriyor.

2000’li yılların başlarında, benzer olumsuzluklar yaşandığında karşılaştığımız felâketler henüz hâfızâlarda tâzeliğini koruyor. Günlerimizi hafif sarsıntılarla geçiriyor olmamıza bakarak, güçlü bir ekonomiye sâhip olduğumuzu düşünmek yanıltıcı olur. Ülke ekonomisine hayatiyet kazandıran, ayakta durmasına destek veren sıcak paranın, siyâsî gelişmeleri yakından tâkip ettiği biliniyor.

Türkiye’de yatırım yapmak için program hazırlamakta olan milletlerarası firmalar, danışman olarak hizmet veren kuruluşlara sorular yöneltiyorlar. Aldıkları cevaplar tatminkâr olmadığı için bekleme dönemindeler. Gelişlerini bekletmeleri ve hatta iptal etmeleri çok fazla önemli değil. Fakat gelmiş olanlar geri dönerlerse, nelerin olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Giderler mi ?

Gelimli-gidimli dünyadayız. Çıkışlarına yasak koyamayacağımıza, kapıları kapatamayacağımıza göre…

Sağlıklı bir kanaate varmak isteyenler; son dönemlerde, gayrimenkul ve sanayi alanı başta olmak üzere, kurulan ortaklıkların, şirket satın alma işlemlerinin sayısına bakıp, bir-iki sene öncesi ile karşılaştırabilirler. Konu ile ilgili rakamlara ulaşamıyorlarsa, ilgili kurum ve kuruluşların neden sessiz kaldığını, yandaş basının, artış rakamlarını verirken sergilediği gayreti şimdi neden göstermediğini sorgulayabilirler.

Bir başka gerçeği de göz önünde bulundurmak durumundayız: Milletlerarası finans piyasaları daralıyor. Yatırımcılar kendi kabuklarına çekilme eğilimindeler.

Son 5 yılda ekonomide olumlu gelişmeler sağlandığı söyleniyor. Söylenenler doğrudur. Doğrudur da, gelişmelerin sağlıklı olup olmadığı şüphelidir.

‘Ne alakası var ?’ Denilebilirse de; ‘Teşbihte hatâ olmaz.’ Özdeyişinin ardına sığınıp bir benzetme yapalım: Osmanlı Devleti, en güçlü dönemini, Kanunî Sultan Süleyman Han döneminde yaşadı. Fakat o dönem aynı zamanda, tarihçilerin belirlemelerine göre, devletin içten içe zayıflamaya başladığı dönemlerdir.

Ekonomimizin de görünüşte güçlenirken içten içe erimeye başladığını iddia edenler, hiç de haksız sayılmazlar.

PARA HAREKETLERİ

Türkiye, cârî işlemler açığını, büyük ölçüde borçlanma yolu ile ve kısmen de özelleştirme gelirlerinden karşılıyor. Her yıl 50 milyar dolar tâze kaynağa ihtiyacımız var. Bulabilirsek içerisinde yaşadığımız zaman dilimi itibâriyle mesele yok. ‘Sonra ne olacak ?’ Sorusuna cevap vermek mümkün olmadığı gibi, ‘Bulabilir miyiz ?’ Sorusuna da net ve doğru cevap vermek zor.

Özel sektörün dış borçlanmaları, ekonomimizin dış finansmanında önemli bir yer tutuyor. Yerli bankaların sayısının azalması sebebiyle teminat mektubu zorlukları yaşanıyor. Dolayısıyla tıkanıklıklar var. Yabancı yatırımcılar, özel sektörle çalışmaktan vazgeçme eğilimindeler. Para satma bağımlısı olduklarından hazine bonosuna yöneliyorlar. Hazine bonosu piyasasının işlerliği, faiz-kur dengesini, vergi muafiyetini, transfer serbestliğini gündeme getirecek. Açık ifâdesiyle, ‘Ne kadar tâviz, o kadar döviz…’ piyasası işleyecek.

Evet, ekonomimiz güçlendi. Fakat yüksek faiz, yüksek kur baskılarına dayanabilecek güce henüz ulaşmadı.

Özel sektör de artık devlet gibi, vâdesi gelen ana para ve faiz ödemelerini, yeni borçlanmalarla gerçekleştiriyor. Borçların büyük bölümü, bankaların yerli olduğu dönemlerde düzenlenen garanti mektuplarıyla alınmıştı. Siyâsî iktidarlara yakın olan işadamları; bakanın, başkanın arabuluculuğu ile borcunu yeniden yapılandırabiliyordu. Açık ifâdesiyle ödemeyi geciktiriyordu. Günümüzde bu kapı kapalı.

Dışarıya borçlanan özel sektörün çoğu, döviz girdisi olmadığı için, döviz cinsinden kredi ihtiyacını Türkiye’deki bankalardan karşılayamıyor. Yüksek kur uygulamazsa hazine para bulamaz, uygulanırsa, özel sektör ayakta duramaz. ‘Batan batar, ayakta kalanlarla yola devam ederiz.’ Denilemez. İstihdam kaynakları kurur, işsizler ordusu artar. Oysa ki Türkiye’nin yeni istihdam kaynaklarına ihtiyacı var.

Yalnız futbolun değil, ekonominin topu da yuvarlaktır.

Yukarıda sıralanan olumsuzluklar moralinizi bozmasın. Fizikte kimyada ve diğer müsbet ilimlerde; benzer şartlar altında benzer sonuçlar alınır. Ekonomi gibi sosyal ilimlerde durum farklıdır. Aynı durumlarda aynı sonuçlar doğmayabilir. Bu sebeple, ekonomi alanında, ‘risk yönetimi’ olarak adlandırılan bir kavram gelişmiştir.

SÖZÜN ÖZÜ:

Kendisi gibi düşünmeyen diğer grup ve/veya grupları hâkimiyeti altına alanlar değil, bu hâkimiyetin kurulması sırasında oluşabilecek riskleri disiplin altına alabilme imkân ve kudretine sâhip olanlar güçlüdürler.