1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Edirne’den ötesi Voynuk Barajı

Turgut Güler
Hiçbir şeyin taklidi, aslının yerini tutamaz. Bu, basit olduğu kadar dillere peleseng de olan kâideye rağmen, taklidin önü bir türlü alınamıyor. Çünkü, taklid, kolay kazanmanın ve hîlenin en meşhur tarzı. Taklidin mayasında haram ve günah var. Bunun için, mukallid, hem haramzâde, hem de günahkârdır.

Geçen gün, kahvaltı esnâsında, bir televizyon kanalında, sözleri Karacaoğlan’a âit:

“Bana kara diyen dilber,

Gözlerin kara değil mi?”

türküsünün pop tarzına aranje edilmiş hâli çalınıyordu. Bu sözleri içine alan türkünün orijinali, ne kadar hisli ve bize göredir.

Bu pop müzik çalışmasının adı, kocaman bir TAKLİDdir. Önce, sözleri hazır lop alınmıştır, yâni çalınmıştır. Bu suretle, güfte zahmetinden kurtulan popçu, nağme hırsızlığı da yapmıştır. Kendilerinin ve onları pazarlayan sektörün, beste diye takdim ettiği sesler, çok yaygın bir söylenişi olan türkünün ana sesleridir. Popçunun burada tek yaptığı iş, güzelim türkünün üzerinden, buldozer misâli pop enstrümanları geçirmiş olmasıdır. Zavallı türkü, üstüne abanan bu “dangır dungur” kaba ağırlığın altında, çatlamış ve kırılmış kemik seslerine benzer bir “iskelet senfonisi”ne dönmüş.

Karacaoğlan’dan yana hukukî bir endişe taşımayan mukallid, “klip” adı altında gösterdiği görüntü takviyesi ile, müzik yönü çukura girmiş teneke seslerini, san’at muhitine duyurmaya çalışıyor.

Tanınmış bir aktör, yeni vizyona giren filmi hakkında düzenlenen televizyon programında: “Kötü olan hırsızlıktır, hırsız değil!...” buyurdu. Elhak, pek isâbetli söyledi. Bu büyük sözünü, kötü bildiğimiz bütün fiillere yükleyip fâillerini temize çıkarabiliriz.

O zaman, şu lâf kalabalığına katlanmamız gerekecek: “Kötü olan soygundur, soyguncu değil. Kötü olan kapkaçtır, kapkaççı değil. Kötü olan hortumdur, hortumcu değil. Kötü olan karaborsadır, karaborsacı değil.” Galiba, en mâsumu da şu cümle: “Kötü olan yalandır, yalancı değil.”

Bu tarz düşünce, insan sevgisine mi uzanıyor? Yoksa, insanın en temel haklarının altına deste deste dinamit lokumları mı döşüyor?

Aslî hüviyetini kaybetmiş cemiyetler, temize çıkarılmış kötüler yüzünden helâk olmuşlar ama, bunu açıklamak isteyen iyileri de beraberlerinde götürmüşlerdir. Yâni, kurunun yanında yaş da yanmıştır.

Neml Sûresi’nin: “Fetilke büyûtühüm hâviyeten bimâ zalemû!” âyetinde, kurunun yanında yanan yaşların yurtları anlatılıyor: “İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..”

Sodom’da, Gomore’de, Pompei’de yok edilen iyiler, vaktinde kötüleri engelleyemedikleri için bu âkıbete uğramışlardı.

En hafif ölçü üzerinden, mantıku’t-tayr sahipleri bile, “kötü” işlerin, “kötü” kişiler sayesinde var olduğunu bilirler. Bunu, fark ettiğimiz gün, kötülüklerin kötülerce yapıldığını anlayacağız. İçimizdeki soğuk, buzlu havayı dağıtıp ısıtacak nefes, aslında ciğerimizde. Ama, onu fark edemiyoruz. Buzhânenin buzlarını kıramıyoruz.

“Buzhâne” tâbiri, buz üretilen fabrikaya delâlet etmekten ziyade mecâzî mânâlara kapı aralıyor. Müstahsilin meyve ve sebzesini başka mevsimlere tâze olarak saklayan tesislere de “buzhâne” deniliyor.

Toplan tı, görüşme, münâkaşa gibi maksatlarla bir araya gelen insanların, aralarındaki resmî tavır ve sözleri ifâde için de “buzhâne”ye müracaat ediliyor. “Buzhâne” olmuş bu tarz mekânlarda bulunmak, öyle pek arzu edilen bir fiil değil.

Aslında, “buz” kelimesinin Türkçe’de girdiği söz kalıpları, o kadar da menfî ve soğuk karşılıklar barındırmıyor. Sıcaktan, harâretten bunalan insan bünyesinin ferahlama, rahatlama sembolü, çoğu zaman “buz”lu kelimelerdir. Tabiî buz, hâliyle soğuk havalarda, yâni kış mevsiminde bulunacağından, yakın plânda insana pek huzur vermez. Çünkü o mevsim ve havalarda, tabiat baştan başa bir “buzhâne”dir. Dolayısıyla, bu kadar geniş, büyük ve geç eriyen buz, insanın bazı uzuvlarını da “buz”laştırır.

2005-2006 kışında Moskova’da sıcaklığın -50 dereceye kadar düştüğünden ve Rusya’da nâdir olarak alınan kararla okulların tâtil edildiğinden bahsediliyor. Rusya’nın büyük kısmı ve bu arada Moskova, tam mânâsıyla bir “buzhâne”ye dönmüş. “Rus” kelimesinin, Türk tefekküründe husûle getirdiği soğuk tedâîler, demek ki, boşuna değilmiş. “Moskof”, hem maddî, hem de manevî soğukluğun amblemi olmaya ne kadar yatkın bir tâbir.

Bizim “Deli” sıfatı takarak küçümsediğimiz, fakat Rusların “büyük” diyerek yücelttikleri I. Petro, İsveç Kralı karşısındaki serî hezimetleri üzerine: “Yenile yenile, yenmesini öğreneceğim.” demiş ve bu emeline de Poltova’da kavuşmuş. Petro’nun bütün Çarlık ve Sovyet dönemi Rus idârecilerine vasiyet olarak bıraktığı idealist plân, Türkiye üzerinden sıcak denizlere inme esâsına ve hedefine dayanıyordu. Dikkat buyurunuz, “sıcak denizlere” inme hedefi ne demek? “Buzhâne” hâlindeki coğrafyadan kurtulma; kabuğunu, yâni buzlarını kırma gayreti. Demek ki, ülkelerinin “buzhâne” oluşundan, Rusların da şikâyeti var.

“Ol mâhîler ki, deryâ içredir, deryâyı bilmezler.” sözü, bizim asırlar boyunca sıcak denizlerde hüküm sürmemizi de anlatıyor olmalı. Şöyle bir saymaya çalışırsak; Karadeniz, Akdeniz, Marmara Denizi, Kızıldeniz, Umman Denizi, Hind Okyanusu, Basra Körfezi, Türk coğrafyasında ne kadar mühim mekânlar olmuşlardır. Barbaros’un Akdeniz’den attığı nârâlar, Bâbü’l-Mendeb Boğazı’ndan Hürmüz Boğazı’na, oradan Gücerat sâhillerine ve nihâyet mazlum -Açe Sultanlığı’nın mûnis dâvetiyle- dünyanın öteki ucuna ulaşırken, şanlı bayrağımızı gördükçe çırpınan Karadeniz, Türk’ün damarlarında dolaşıyordu. Bu sıcaklığı ve ılıklığı, Rus buzhânesiyle kıyaslayacak akla, şaşılmaz da ne yapılır?

Şevket Süreyya Aydemir de, bu akıl sâhiplerindendir. Gençlik yıllarının mühim bir bölümünü Rusya’da Ruslara hayranlık duyarak geçiren Aydemir’in, “Suyu Arayan Adam” adını verdiği hâtırâları, 1908’den 1950’li yıllara uzanan yakın târihimizin de aynası durumunda. Elbette, hâdiselerin ve gelişmelerin merkezinde yazarın kendisi duruyor. Kitap, okurken de anlaşılacağı gibi, bir hâtırâ yekûnu.

Edirne’de başlayan ve yazarı Ankara’da Kayaş’da hayâta devam halindeyken sona eren hâtırâlar, Şevket Süreyya’nın fikrî ve rûhî gelişme, değişme çizgilerini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Şevket Süreyya, üslûp sahibi ender kalemlerden. Bunda en büyük pay, şahsî kâbiliyetinin ve azminin. Yaşadığı dönemin eğitim, kültür kalitesini de yabana atmamak lâzım.

Hâtırâların ilk bölümünde göz önüne serilen Edirne peyzajları, sanki fotoğraf makinası ile tesbit edilmiş gibi canlı.

1362 yılında Sultan Murâd-ı Hudavendigâr’ın fethettiği bu güzel ve nazlı şehir, bir ara Osmanlı tahtına ev sahipliği de yapmıştır. Teşrifatta, hep İstanbul’dan sonra ikinci sırada yer alan Edirne; IV. Mehmed, II. Mustafa gibi hükümdarların, İstanbul’a rağmen tercih ettikleri pây-ı taht idi.

Kaanûnî Sultan Süleymân’ın, 1543 yılı 23 Nisanı’nda, Estergon Seferi’ne çıkarken, Edirne’de, o zamanki belli başlı devletlerin elçilerine seyrettirdiği meşhur resm-i geçit, hâfızalarda fevkalâde bir yer etmişti. Rahmetli Nüzhet Erman’ın “Estergon Kâl’ası Su Başı Durak” isimli nefis şiiri, bu resm–i geçidi pek canlı bir şekilde anlatır.

Edirne’nin büyüklüğünü, bugünkü hâline bakarak kestirmek mümkün değildir. Bugün, Edirne sokaklarında dolaşan insanları Selîmiye’nin içine doldursanız, câmi içinde yine de boşluk kalır. Hâlbuki, Selîmiye dışında daha nice câmi, bu ecdad yâdigârı şehre serpiştirilmişti.

– Edirne, 1362’den 1830’a kadar, hep büyük ve geniş bir Türk coğrafyasının ortasında, merkezinde yer aldı.

Bu aziz vatan topraklarının Avrupa’daki kısmı (Rûmeli), 1830’dan itibâren Edirne’ye doğru hızlı bir daralma yarışına girdi. Elbette, 1830’dan önce de, 1683’ü tâkib eden gelişmeler içinde de toprak kaybetmiştik. Ama, 1830’da kurulan Yunanistan krallığı, hedefine yerleştirdiği İstanbul’a varmak için, önce Edirne’yi çiğnemek azmindeydi. Sadece Yunan Krallığı mı? Sırp’dan Bulgar’a, Ulah’a, Hırvat’a kadar daha pek çok etnik iştah sofrası, çorba kâsesinde Edirne’yi görmek istiyordu. 1912’de olan oldu ve Edirne’ye Bulgar çizmesi bastı. 1913’deki Edirne istirdâdına o kadar sevindik ki, Edirne’den ötesine üzülmeyi bile unuttuk...

Bu sene, Trakya’da barajları taşıracak derecede yağmur yağdı. Bulgarlar, sun’î göl ve göletlerin kapaklarını açtılar. Edirne’nin pek çok mahalle ve semti, muhtemel sel tehlikesine karşı boşaltıldı. Bulgaristan bunu sıkça yapmaya başladı.

Bu kapak açma işine Türkiye’nin koyduğu tavır, hoşgörü veya iyi komşuluk olmaktan çıktı, “teslimiyetçilik” hâlini aldı.

Edirne’ye ve Edirneli’ye yazık oluyor. Bu, tamamen Bulgaristan’ın plânsızlığı üzerine bina edilen felâketin, sefâsını Bulgarlar, cefâsını Edirneliler çekiyor. Hani, o meşhur izolasyon malzemesi reklâmındaki son nidâ vardı ya. Onu, Edirne adına milletçe haykırmamız lâzım: “Yöneticimiz uyuyor mu?”

Tamam, yağmurun yağması ve miktarının fazla olması ilâhî takdir iledir, buna imân ediyoruz. Ama, Bulgar’ın baraj kapakları, Türkiye’nin gösterdiği lâkaydî yüzünden açılmaktadır. Türkiye, ikide bir, bu baraj sularıyla boğuşmak mecburiyetinde değildir. Bulgar’ın rahatı için Türk’ün mahalle boşaltması mı gerekir?

Ne yaparsın? Devlete lâyık hükûmet olmak zor iş!.. Bir zamanlar bütün dünyaya nasıl hükûmet edileceğini göstermiş ve de öğretmiş bir milletin, bu acınacak durumlara, üstelik Bulgaristan karşısında düşürülmesi, çok esef verici bir hâl. Vah ve eyvâh!

Sultan Murad-ı Hudavendigâr’ın saltanat yıllarında, Türk ordusunda VOYNUK adı verilen yeni bir geri hizmet sınıfı ihdâs edilir. Ordudaki atların bakımı, tımarı, yani seyisliği demek olan bu voynuk sınıfına sadece Bulgar tebaa alınıyordu. O bakış seviyesinden, bugünkü baraj kapağı aczi derekesine nasıl düşürüldük? Cevabı müşkil... Haysiyetli ve ağırlığı olan hükûmet bu aşağılanmaya katlanamaz.

Dış politikadaki “istiskâl”, sâde Bulgarlara karşı yaşanmıyor. Epeyi zamandır, dünya bahçesinde boynumuz bükük dolaşıyoruz. Beklenen haysiyetli günler -bekleyişi çok uzun da sürse- mutlaka gelecektir. Lâkin, şu anda duyulan ızdırabın şiddeti pek yüksek.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyâsî ömrü; beyazdan siyaha, berraklıktan bulanıklığa, âsûdelikten kargaşaya uzanan bir renkler ve tayfler geçidini andırıyor. Türk idarecilerinin -eğer böyle bir ihtiyaç hissediyorlarsa- eğitiminde, bu devletimizin safahâtı, pek çok dersin alınmasına vesîle olacaktır. Kutalmışoğlu Süleymanşâh’ın, Ahlat meridyeninden İznik sâhiline, mesâfe ve zaman mefhumlarına meydan okuyarak geldiği anda taşıdığı saf idealizm, daha onun saltanatı bitmeden bozulacaktır. Antakya’nın hâkimi olabilmek uğruna, Anadolu ve Suriye Selçuklularının kanlı-bıçaklı olması, hangi ideal ile izah edilebilir? Bir tarafta Süleymanşâh, diğer tarafta Tutuş. Bunlar, öyle uzak iklimlerin insanı değiller, aynı kanı taşıyan kardeş çocukları. Neticede Süleymanşâh, kardeş hançeri ile bu dünyaya vedâ ediyor. Berrak Türklük idealine atılan bu çamurlu taş, suyu bulandırmaya yetti. Başta Bizans olmak üzere, bizi Anadolu’ya lâyık görmeyenler, kıs kıs güldüler.

Kutalmışoğlu Süleymanşâh’ı yok edenler arasında bir de Artuk Gâzî var. Onun, Tutuş’un yanında yer almasının çok basit ve “Artuk efsânesi”ne hiç de uygun düşmeyen bir sebebi var. Vaktiyle, Yeşilırmak vâdisinde, Dânişmend Gâzî ile aynı ata binmek isteyen Artuk, Süleymanşâh’ın Dânişmend Gâzî’den yana tavır koymasını akıl defterine not etmiş ve bunu hatırlayarak “Tutuş’un tarafını tutmuş.”

Tabiî, burada mes’ele, Süleymanşâh’ın yok edilmesi değil. Tutuş mağlûb olsaydı ve Süleymanşâh mârifetiyle o öldürülseydi, aynı üzüntü ve sıkıntıyı onun için de duyardık. Vukuundan rahatsızlık duyduğumuz mes’ele, “kardeş kavgası” dır.

Türk târihinde, buna benzer kardeş kavgaları, maalesef hayli kabarık bir yekûn tutmaktadır. Bunlar arasında, dünya çapında büyük neticeler doğuran Yıldırım-Timur kavgası, çok müstesnâ bir mevkidedir. Ankara Muhârebesi yapılmasaydı, dünya bugün çok farklı olacaktı. Bu farklılık hakkında bir fikir vermek gerekirse, en asgarî ölçüler içinde bile, Rusya’ya ayrılacak bir dünya arâzisi olmayacaktı. Rusya’nın olmadığı çağları yaşayacak dünya, farklı olmaz mıydı?

Timur elinden- ve vakitsiz- ölmeyen bir Yıldırım; Fâtih’in, Yavuz’un, Kaanûni’nin yapacaklarını yapsaydı da, onlara başka misyon adresleri verilseydi, dünya hâlâ bugünkü noktada mı bulunurdu?

Kardeş kavgasının ne olduğunu, en iyi Türk milletinin bilmesi lâzım. Türk düşmanları, bunun neticelerini bildikleri için, ha bire bizi kavganın ortasına çekmeğe çalışıyorlar.