1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

DÜNYAYA BİR YUMUŞ VE SAGINÇ İÇİN GELMEK

Yılmaz Gürbüz
Son yıllarda siyasetçilerin dilinden düşürmediği iki yabancı kelime vardır: “Misyon” ve “Vizyon”!.. Bu iki Fransızca sözcüğü söyledi mi kendilerinin büyük, tuttukları yolun da doğru olduğu zehâbına kapılırlar. Aslında Atatürk’ten sonra devlet, İnönü’den sonra (1944’te Türkçülere karşı hareketi saklı tutup, Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarındaki bölücülüğe karşı hassas tutumu hatırlayarak) hükümet adamlığı bitmiştir. Eskiler buna “Kaht-ı rical” derlerdi; yani büyük adam yokluğu.. Tahtları, makamları kof insanların doldurma bolluğu.. İktidardakiler için de muhalefettekiler için de aynı yetersizlik söz konusu. Bu sebepledir ki Türkiye büyük bir çalkantı yaşıyor. Devletin zirvesinde, hükümetin başında olmadık şeyler görülüyor. Bayar ve Menderes bile Atatürkçülüğe ve devletin bölünmez bütünlüğüne titizlik gösterip bugünküler kadar batı sömürgeciliğine ve ABD bendeliğine soyunmamışlardı. Dış güçler kadar içerdeki gerici, bölücü yapılanma da, Lozan’da eli kolu bağlanmış patrikhane de Türkiye Cumhuriyetini tehdit etmektedir. Laik Türkiye hukuk ve ona bağlı kanun devletidir. Hiçbir güç kanundan almadığı erki kendi başına kullanamaz. Hukuk devletinde ahengi ve düzeni kuvvetler ayrılığını üç organı olan yargı, idare ve meclis kullanır. Eğer bunlar anayasanın kendilerine vermiş olduğu üç kuvvetten birini istismar eder diğerine tecavüz ederse Türkiye kaosa, buhrana, sonu çıkmaz olan münakaşalara sürüklenir.Ve bu günkü hal odur.Yani kendini(tarihini,hukukunu,seksen beş yıllık devlet ve hükümet etme geleneğini ve haddini) bilmemek çekişmelerin ana sebebidir..

Türkiye devleti Amasya Tamimi’ndeki, Erzurum Sivas kongrelerindeki, ilk iki TBMM’sindeki ve 1924, 1961,l982 anayasalarında belirtilen tekçi, bütüncü(üniter) bir kurucu irade ile yapılanmıştır.. Bu kurucu Türk milletinin kayıtsız şartsız hâkim olduğu devlete asla bir ortak ve yeni şart eklenemez. Yeni Türk devleti Osmanlı sultanlığı gibi bir şeriat ve töre devleti değildir. Türkiye Cumhuriyeti imparatorluk değil, milli ve bütünlükçü bir devlettir. Osmanlı da padişah devamlı Türk olduğu için, sadrazamlar Gürcü, Abaza. Arap, Boşnak gibi unsurlardan olabilirdi. Ama Türkiye Cumhuriyeti Türk milletinin yapmış olduğu Türk istiklal mücadelesi ile kurulmuş Türk milletine dayalı bir milli devlettir; imparatorluklar gibi azınlık mensupları burada çoğunluğa herhangi bir siyasi oyun veya dini istismarla başa geçemezler. Geçerlerse Türkiye kargaşaya sürüklenir. Kurucu hassasını kaybeder. İşte bugün üç erkten yargıya yapılan sataşma ve hücumlar bu milli hassasiyeti gösteren bir kurumun vazifesine müdahaledir; azınlık kompleksinden gelmektedir.. İçerde yapmış olduğu bu uyutucu, uyuşturucu, dış destekli hukuk devleti ve yargı düşmanlığı bize iktidar kadar muhalefetin de uyanıp kendine gelmesini vazife ve milli bilince sarılmasını hatırlatmaktadır. Bu hale geliş ve getiriliş, içteki anormallikler kadar, Dışta Irak’ta. Kerkük ve Telafer de Türk’ün hakkını teslim ettiremeyip, bölücülerin ve ABD nin ayağına düşmeğe; aynı şekilde Yugoslavya devrinde Kosova’da Türkçe resmi dil iken şimdilerde aynı hükümet devrinin gafl eti ile Türkçe’nin çok küçük gruplara ait dillerle ile aynı kefeye konulmasına sebep olmuştur. İç düzen de ve dış siyasette bu çöküş ve gerileyişin kaynağı ne?.. Türk milletinden olma veya olmama mı? Türklük bilinç ve hassasiyeti ile hareket etmeme mi? Başka saik ve sebep mi?.

Olayı basite indirgeyip tekilden çoğula gidelim.

Bu hallere düşüşün ana kaynağı fert ve millet olarak bir yumuş ve sağınca sahip olmamaktır. Bu hali elli yıl önce bir Kayserili halk şairi şöyle ifade ediyordu:

“Bu dünyaya gelmek hüner değildir,

İnsanı hayvandan ayıran nedir?!.

Makam ve para düşkününe bildir:

Yumuşsuza her şey bir bahanedir.”

(Müttalip)

Gayesiz, amaçsız insan olmayacağı gibi ülküsüz millet de olmaz. Bu iki hasleti insanlıktan kaldırdın mı geriye hayvanî yaşayış kalır. Hayata geliş, fert kadar millet için de bir hizmet, görev içindir. Ziya Gökalp bunu şu sözü ile belirtir: “Her milletin yeryüzünde yapacağı tarihi ve medeni bir vazifesi vardır”

Milletler gibi fertlerin de dünyaya bir yumuş ve sağınç için geldiğini en güzel ifâde eden Yunus Emre’dir:

“Beni bunda veribiyen, bilirim ne işe geldim,

Kararım yok bu dünyada, giderim, yumuşa geldim.”

Atatürk de bir yumuş için gelmiş, sağıncını gerçekleştirmiştir.

İlk defa sağınç ve yumuş kelimelerini, XIII. Yüzyılda, daha “vizyon” “misyon” kelimeleri yokken aynı zengin anlamıyla kullanan bu büyük şairimizdir. Herkes onu sûfî bir halk şairi olarak bilir. Evet, Yunus’un mısraları tasavvufi şiirin en büyüğüdür; ama gelmiş geçmiş Türkçe yazan şairlerin de en büyüğüdür. Bunu teslim eden edebiyatçılar onun sûfî dünyası dışında, yaşadığı Moğol istilasına manevi bakımdan cephe alıp mücadele eden bir hayat ve siyaset adamı, filozof olarak düşünememişlerdir. Kösedağ Savaşı’ndan sonra yenilip kukla olan Selçuklu sultanlarını ve devlet adamlarını sûfî görüş cümleleri ile tenkit eden Yunus; senlik, benlik maddecilik ve çıkar için siyasetin milleti yıktığını, Moğol’a kul köle olduğunu dile getirmiştir:

“Din ü millet bazarını yağmaladı sen ü ben,

Çıktık iki aradan, sen beni yağmaya verdik,

Yüz bin yıllık ömr olsa, bir kuşlukça değildir,

Geçtik bitmez sağınçtan, zamanı yağmaya verdik.”

1240’lardaki sen ben kavgası sonucu Moğol istilasının benzeri 1918’lerde de oldu. Şimdi ise Türkiye silahsız , sessiz ve sinsi bir işgalin eşiğinde.. (1995 tarihli her hükmü aleyhimize Gümrük anlaşması ve AB müktesebat ve katılım ortaklığı şartları)Büyük adam görünenlerin zihinleri, hafızaları, bilinçleri işgal ediliyor..Memleketteki iktisadi ve siyasi buhranla birlikte her gün birkaç şehit vermemizin sebebi bu siyasi oyun ve ehliyetsiz liyakatsiz siyasiler.. Yunus Emre bu hali, yedi asır önce de ifade ediyordu:

“Siyaset meydanında galebeden bakan el,

Siyaset kendi olmuş, girmiş meydan içinde,

Dartmış kudret kılıcın çalmış nefsün boynunı,

Nefsini tepelemiş elleri kan içinde

……

İkiliği terk etgil, birlik makamını dutgil,

Canlar canını bulasın iş bu dirlik içinde .”

Şiirlerdeki tasavvufi manayı, günlük hayata da tatbik etmek mümkündür. Çünkü Yunus’un yaşadığı devirde Konya’daki sultan, Moğolistan’daki hanın kölesi ve siyasî bir emirberi idi. Bu sebeple memlekette birlik te dirlik te yoktu. Nefis kadar cemiyet içindeki bu ikiliği dile getiriyordu. Şimdi ABD kaynaklı “ılıman, ılımlı İslam” furyası yedi asır önce de Müslümanlığı din tacirliğine dönüştüren zevatta da vardı ve Yunus bu halden şikâyet ediyordu:

“Müslümanlar zamana yatılı oldu,

“Helal yenmez, haram kıymetli oldu.

Okunan Kuran’a kulak tutulmaz,

Şeytanlar semirdi kuvvetli oldu,

Haram ile hamir tuttu cihanı

Fesad işler eden hürmetli oldu.

Şakird, üstad ile arbede kılar,

Oğul ata ile izzetli oldu.

Fakirler miskinlikten çekti elin

Gönüller yıkıben heybetli oldu.

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu.”

Bütün bu olumsuzlukları, Moğol istilası gibi AB ve ABD sessiz istilası ile yaşartırken “Vizyon, Misyon” diyerek ortaya çıkan, yabancı kelimelerle sığ fikir ve görüşlerini satmaya çalışanlar Yunus’tan da, tarihî hatalardan da habersizdirler. Çünkü gerçekten milliyetçi (veya ulusalcı) olsalar vizyon’un muhalefette de olsalar kendileri için özel bir vazife ve yetki, Yunus’un diliyle “sağınç” ve misyon’unda bu sağıncı gerçekleştirecek “Yumuş” olduğunu bilirler ve bu Türkçe ile konuşurlar, halk huzuruna çıkarlardı. Bu tarih şuuru, ehliyet ve liyakatle çıkamayınca da meydan din tacirlerine, “ılımlı İslam” tüccarlarına kalmaktadır.

Devlet adamı olmak için sagınç ve yumuş sahibi olmak şarttır. İktidardakiler kadar muhaleftekilerin de bu milli sağıncı ve yumuşu taşımaması sebebiyledir ki kurumlar arasında çatışma ve çekişme sürmekte memleket kamplara bölünmektedir.

Bugün yedi asır önceki tasavvufî hayata dönmek mümkün değildir. Ama Yunus’un hayat felsefesindeki devlet adamının, nefsini tepelemiş, dünyalık çıkarlardan sıyrılmış biri olması düşüncesi her önderin kafa ve vicdanına çakılmalıdır.

Yoksa “Benim vizyon ve misyonum şu partiden büyüktür.” “Yoksulluğu, yolsuzluğu, hortumculuğu yok etmek bizim vizyon ve misyonumuzdur” lafları havada kalır.

Yunus’un devrinde nefsini tepelemek, bencilliği yok etmek tasavvufî terbiye ile mümkündü. Bugün ise bu, milli ülküler ve Türkçü inançlarla gerçekleşmektedir. İşte Atatürk’ün bu sağınç ve yumuşu gösteren sözleri:

“Bu talihsiz memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır. Onu kurtarmak yegâne hedefimizdir. Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Milleti, vatana hâkim kılmak, hülasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum”

“Vatan mutlaka selâmet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin, milletin saadeti ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.”

Görüldüğü gibi Atatürk’te onu büyülten ve yücelten hassa, milli sağınç ve milli yumuşun bütün incelik ve kudreti ile bulunmasıdır. Bugün bazı seçilmişlerin milliyetçiliği,

Ulusalcılığı suçmuş gibi gösterme çabasına karşı Atatürk’ün sözleri birer şamar olarak yüzlerine vurulmalıdır:

“Millet sevgisi kadar büyük bir sevgi yoktur.”

“Şahsımız için değil, fakat mensup olduğumuz millet için el birliği ile çalışalım.”

Bugün “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesini söylemekten kaçınan başkan ve başbakanlar gördüğümüz karanlık yılları yırtıp aydınlığa kavuşturacak bilinci yedi asır önce Yunus da dile getiriyordu:

”Gayrıdır bu milletten bu bizim milletimiz.

Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz.

Bu din ü diyanette, dünya ve ahirette,

Yetmiş iki millete ayrıdır ayatımız”

Yunus bu şiirinde Türk milleti’nin İslamî görüşü ile diğer milletlerden farklı ve üstün olduğunu belirtir. Millî yumuş ve sağıncı olmayan gerçek Müslüman olamaz, din taciri olur.

Bunu güzel Türkçe’siyle şöyle ifade eder:

“Söyler isem sözüm savaş, söylemezsem ciğerim baş.

Cihan doludur kallaş, her birinden bir taş gelir.”

Türk tarihini, edebiyatını ve sosyolojisini bilmeyenler başa geçerse böyle olur.

Ilımlı İslam geçinenlerin Müslümanlıktan haberleri yoktur. Çünkü Kur’an’da anlatılan İslam hiçbir zaman başörtüsünü İslâm’ın şartı olarak görmemiştir. Ama Yunus’un da belirttiği gibi iyi Müslüman olmak için ilk şart benlikten, bencillikten uzaklaşmak, yani “enaniyet”ten sıyrılmak, gerçek dinin, milletin yoluna girmektir.

Garip, mütevazı saf Müslüman Yunus’umuza göre devlet adamı olmak isteyen, önce kılıcını çekip kendi öz nefsinin çıkar, menfaat, kapris ve ihtiraslarını parçalamalıdır. Bunu yapamayıp para, pul, şan, şöhret, gösteriş yolunda at oynatanlar; yolsuzluklara kapı açanlar, yoksulları unutanlar hiç bir zaman gerçek devlet adamı olamazlar. Evet. “Zirvelere yılanlar da çıkar, kartallar da. Ama yılanlar sürüne sürüne, kartallar uça uça..”

Yıllar önce bir Türkçe öğretmeni Atsız’dan duyduğu bu vecizeyi öğrencilerine ödev olarak vermiş ve çok güzel kompozisyonlar almıştı. Ama solun azgın devri. Moskova emirberlerinin yargıya bile sızdığı devirdi.. Öğretmen şikâyet edildi. Müfettiş, öğretmeni “suçlu, faşist” buldu, amirleri bu milliyetçi öğretmenin siciline bu suçu(!) işledi. Yıllar sonra MHP iktidar ortağı oldu. Bu öğretmen sürgünden kurtulmak için bir MHP milletvekiline başvurdu. Milletvekili önce olur dedi. Bir ay sonra sıkılmadan yanına gelip: “Yahu senin sicilin bozukmuş. Olmuyor” dedi. Öğretmen dondu kaldı. Çünkü siciline marksist müfettiş “faşist, MHP”li ibaresini eklemişti. Aynı öğretmen biraz düşündükten sonra milletvekiline: “Sizin de siciliniz bozuk öyleyse..Milletin verdiği yetkiyle milli sağınç ve milli yumuşla vazifenizi yapmıyorsunuz..Yapsanız bunları düzeltir bizim de, sizin de sicilimiz bozuk olmazdı.” dedi.

Milletvekili ezilerek, "Bu vizyon ve misyon başkanımızdadır" diye fısıldadı. Sonraki seçimde de listeye giremeyince partiden istifa etti. İşte hâl-i pür melalimize bir örnek.