1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

DÜNDEN SESLER :Toplum Cinneti, Tarih Şuuru

Altan Deliorman
Bilge Kağan, Türk milletinin hazin kaderini, Orhun kitabelerinde şöyle özetlemektedir:

“Türk, Oğuz beyleri, millet, işitin! Üstte gök basmasa, altta yer çökmese Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilirdi? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan kağanına, hür ve müstakil iyi iline karşı hata ettin, kendini kötü hâle soktun.”

Buradaki esaslar: Kağana bağlılık, iline bağlılık, töreye bağlılıktır.

Bugünkü deyişle devletine bağlılık, vatanına bağlılık, milliyetine bağlılık.

Bu bağlar koparıldığı takdirde, Türk milletinin bin üç yüz yıl önce düştüğü felâketli hâle yeniden sürükleneceği besbellidir.

Nitekim, 1980 sonbaharında başımıza gelen hâllerin kökünde, Orhun kitabelerindeki tarihî teşhis bulunmaktadır: Devlete, vatana milliyete olan bağlılığın sarsılması.

Saydığımız her üç esasın bozulmasında ise en önemli sebep, tarih şuurunun eksikliğidir.

Tanzimattan beri yetişen büyük Türk milliyetçilerinin hemen hepsi tarih şuurunun yeterince olamaması üzerinde durmuşlardır. Onu daima ön plânda tutmuşlardır. Buhran devrelerinin karanlığında tarih şuurunun bir meşale gibi hakiki yol gösterici olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Bu gerçeğin farkına varanlar, millî şuurun da yeşerip sağlamlaşacağını görebilmişlerdir.

Osmanlı’nın azametli devrinde, yani her şey yolunda giderken böyle bir tarih şuuruna belki fazla ihtiyaç hissedilmiyordu. Osmanlı’nın dinî misyonu “İlâ-yı kelimetullah”tı. Allah’ın adını yüceltmekti. Siyasî ideolojisi ise “Devlet-i ebed-müddet”ti. Sonsuza kadar sürecek bir devlet fikrinin takipçisiydi. Arkasında daima şanlı hâtıralar vardı. Ülkeler fethedilmişti. Askerî kuvvetin üstünlüğünden emin bulunuluyordu. İktisadî şartlar mükemmeldi, hak ve adalet dengesi tanzim edilmişti, çağa uygun müesseseler saat gibi çalışıyordu. Onun için, bu refah ve saadet ortamında tarih yazmak, hele tarih şuurunu aramak pek akla gelmiyordu.

Rahat ve mes’ut insanların hâtıra defterlerine hep basit ve kısa notlar düşmeleri, buna karşılık acı çeken, yokluk duyan insanların daimî bir mazi muhasebesi yapmaları gibiydi durum.

Milletler de az-çok fertlere benzerler. Milletler de, kriz dönemlerinde kendi tarih tecrübesi, hataları, mazisi, kudreti ve zayıflığı üzerinde daha derinden düşünmek ihtiyacını hissederler. O andaki durumuna ve gelceğine istikamet verecek unsurları, kendi dışında değil, vicdanının ve idrakinin derinliklerinde, yani benliğinde araştırır.

Türk nesilleri, devamlı kayıplar, sosyal ve iktisadî krizler, kültür ve medeniyet buhranları sonunda bugünlkü hâle düşmüştür. Arada bir parlayan ümit kıvılcımları fazla sürekli olamamıştır.

Bu kadar talihsiz bir dönemde kurtuluşun hangi yönde olacağını kestirmek, ancak tarih şuuruna sımsıkı sarılmakla mümkün olabilir.

Şuurunu ve hafızasını kaybeden insanlar çılgınlığın son safhasında sayılırlar. Mümkünse tedavi edilirler, değilse kaybolup giderler.

Aynı şeyi toplumlar ve bilhassa büyük tarihî milletler için de söylenebilir.

Böyle bir topluluğun ilk belirtisi, hâfızası demek olan tarıhini ve toplum şuurunu kaybetmiş olmasıdır.

Bir millet sosyal çılgınlık belirtileri gösteriyorsa, ona uygulanacak ilk tedavi, kendi tarihinin şuurunu ve toplum hâfızasını yeniden kazandırmaktır. Ancak o zaman, millet, yepyeni bir canlılık ve hamle ile dengesine, kudretine, değerlerine, imkânlarına, mânevî birlik ve beraberliğine kavuşabilir.

Biz, bugün sanırım bu noktadayız.

Kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan, unuttuklarımız hatırladıklarımızdan çoksa, bu bir sosyal çılgınlık değil midir?

Yirmi yaş terörünün otobüs taraması, ev basıp kardeşleri kurşuna dizmesi, işkence yapması, acımasızca adam taraması... bunlar da bir sosyal çılgınlık değil midir?

Terörü kısa zamanda (silah zoru ile) geriletmek belki mümkündür.

Ama uzun vâdede yenilgiye -hem de kesin olarak, uğratabilmek için, tarih şuurunu canlandırmaya, yani millî hâfızamızı yeniden kazanmaya mecburuz.

Yahya Kemal’in deyişiyle “tarih ortasında Türklüğü aramak” zorundayız.

(Tercüman, 20 Kasım 1983)