1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Dîvânü Lügati’t-Türk’ü koruyan aile (2)

Prof.Dr. Ahmet B. Ercilasun
“KİTAP Nasıl Bulundu ve Nasıl Basıldı?” başlıklı bölümün başında Atalay şunları yazıyordu:

“Kitabın nasıl bulunmuş olduğunu Bay Kilisli, rahmetli Ali Emîri dilinden bize yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor: Meşrutiyetin ilk senelerinde Emrullah Efendinin Maarif Nazırlığı zamanında eski Maliye Nazırlarından ve Vanîoğullarından Nazif Paşanın hısımı bulunan bir kadın Sahaflar çarşısında kitapçı Burhan Efendiye satılık bir kitap getirmiş.” (Atalay, DLT I, 1941: XVIII). Demek ki Kilisli, 1945’te Yeni Sabah gazetesinde çıkan Divan’ın bulunuşu hikâyesinde Nazif Paşa’nın Vanîoğullarından olduğunu yazmamış; Besim Atalay’a yazdığı mektupta ise bunu belirtmiş. Artık konu kesinleşmişti. Bunun üzerine ben de Nazif Paşanın peşine düştüm. Baktığım birkaç ansiklopedide Nazif Paşayı bulamadım. Konuyu Gazi Üniversitesi’ndeki meslektaşlarımla devamlı müzakere ediyordum. Dost ve meslektaşlarımdan hafızasıyla meşhur Dr. Ferhat Tamir, “Hocam, Yılmaz Öztuna’nın ‘Devletler ve Hânedanlar’ına, bakalım” dedi. Öztuna’nın nasıl yazdığına akıl sır erdiremediğim, beni hayran bırakan kitabını açtık.

İkinci ciltte Vanîoğlu ailesi bütün fertleriyle karşımızda duruyordu. Evet, tahmin ettiğim gibi Nazif Paşa bu ailedendi; Vanî Mehmed Efendi’nin altıncı göbekten torunu oluyordu. Şimdi şecereyi, Öztuna’dan yararlanarak olduğu gibi yazıyorum (Öztuna, 1969: 879-880):

1. Şeyh Nizâmeddin Bistamî

2. Hacı Şeyh Vanî Mehmed Efendi (Hoşab ? -) Kestel/Bursa 10.10.1685)

3. Seyyid Mahmud Efendi (1673, ? - 4.1.1743; Edirne ve İstanbul kadısı, nakîbüleşraf, kazasker)

4. Abdullah Efendi

5. Mehmed Said Râsih Efendi (öl. 1776; müderris; Yenişehir mollası)

6. ?

7. Salih Efendi (Baruthane rûznâmçecisi)

8. Ahmed Nazif Paşa (1841 - 1905; 1890-1897: Maliye Nazırı; 1897-1905: Rüsûmat Emîni).

Abdulkerim Abdulkadiroğlu, “Van Kütüğü” adlı esere yazdığı, “Van Meşhurları”, adlı bölümde Vanî Mehmed Efendi’nin Hoşab’da değil Van’ın merkezinde doğduğunu belirtiyor ve onun iki atasını daha sayıyor (Abdulkadiroğlu, 1993, 184):

1. Şeyh Halil

2. Molla Rüstem

3. Molla Bistam (Şeyh Nizâmeddin Bistamî)

4. Vanî Mehmed Efendi.

Vankulu lügatiyle meşhur Vankulu Mehmed Efendi ile bu ailenin bir ilgisi olmadığını da kaydettikten sonra Vanî Mehmed Efendi konusuna gelebiliriz. Yukarıda da ifade ettiğim gibi Türkçüler Vanî Mehmed Efendi’yi bilirler, bilmelidirler. Yine Türkçülerin çok iyi tanıması gereken büyük tarihçi İsmail Hâmi Danişmend 1930’ların sonunda harika bir dergi çıkarıyordu: Türklük. İşte bu derginin 1 Mayıs 1939’da çıkan ikinci sayısında Danişmend’in bir yazısı var: “17’nci asırda Bir Türk Irkçısı”. 17. asırdaki Türk ırkçısı tahmin edeceğiniz üzere Vanî Mehmed Efendidir. İsrailiyatla dolu eski tefsirler arasında Vanî Mehmed Efendi’nin Arâisü’l-Kur’an ve Nefâisü’l-Fürkan adlı tefsiri bir inci gibi parıldamaktadır. Kur’an’da Ye’cûc Me’cûc olarak geçen taifeyi açıklarken eski tefsirciler bunların insan eti yediğinden, kan içtiğinden bahsetmekte ve çoğunlukla bunların Türkler olduğunu ifade etmektedirler. O kadar ki bugün bile bazı Arapça sözlüklerde Ye’cûc Me’cûc maddesinin karşısında, ‘Türklerden bir taife’ diye yazılmaktadır. Vanî Mehmed Efendi ise Ye’cûc Me’cûc töhmetini reddettiği gibi Kur’an’da Arapların yerine geçeceği müjdelenen kavmin Türkler olduğunu söylemektedir.

Hicretin 9. yılında Tebük seferine çıkılacağı zaman sahabenin ağır davranması üzerine şöyle bir ayet nazil olur: “Eğer siz emrolunduğunuz gazâya çıkmazsanız, Allah sizi azâb-ı elîm ile tâzib edecek ve sizin yerinize sizden olmayan başka bir kavmi ikame edecektir.” (Tevbe suresi, 40. ayet). Mâide suresinin 57. ayetinde de şöyle denmektedir: “Ey mü’minler, içinizden bazıları dininden döndüğü takdirde, Allah yakında öyle bir millet getirecektir ki o onları sever, onlar da O’nu severler; onlar mü’minlere mütevazı ve kâfirlere karşı kahirdirler (kahredicidirler)”.

Eski müfessirler Tanrı tarafından müjdelenen bu kavmi Hicaz’daki Arap kabileleri, İranlılar, Bizanslılar ve hattâ melekler olarak tefsir ettikleri hâlde Vanî Mehmed Efendi bu kavmin Türkler olduğunu tarihî delilleriyle birlikte şöyle ifade ediyor:

“Allahu Taalâ’nın avn ü inayetiyle hüsn-i tevfikine istinaden biz deriz ki bu kavm, Arap kavmine mugayeret-i tâmme ile mugayir bulunan (tamamıyla aykırı olan) Türk kavmidir... Türk kavmidir, zira biz uzun zamanlardan beri karada ve denizde, Şarkta ve Garpte Rumlar ve Frenklerle mücahedede bulunan gazilerin bütün Bizans ölkelerini zaptedip oralarda tavattun etmiş (yurt tutmuş) olan Türkler olduğunu görüyoruz; bu suretle Rum, Ermeni ve Gürcü ölkeleriyle Frenk memleketlerinin bazıları ve Rus diyarının bir kısmı Türk memleketi haline gelmiş, Türk dili oralarda taammüm ve intişar etmiş (yayılmış), Türkler tarafından bu memleketlerde İslâm ahkâmı tatbik ve icra edilmiş ve Türklerin yümn ü bereketi sayesinde Hıristiyan cemaatlerinin ekserisi İslâm dinini kabul ederek evvelce Rum, Frenk ve Rus oldukları hâlde bilahare Türkleşmişlerdir ve bu da Allah’ın Türklere nasip etmiş olduğu bir fazl-ı ilâhîdir, çünkü Allah’ın fazl ü inayeti büyüktür”. (Danişmend, 1939: 140-141).

“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” hadisini de delil olarak zikreden Vanî Mehmed Efendi Türklerin İslâm dünyasını İsmailîlerden ve Bizanslılardan kurtardığını da belirterek Türk tarihini özetler ve “ayetin Arap kavmini tehdit etmiş olduğu azâb-ı elîmin tekmil Arap memleketlerini istilâ eden ve işte bu suretle Arap istiklâline nihayet verip ‘Arapların yerine geçen’, Türklerin hâkimiyeti şeklinde tecelli ettiğini” kaydeder (Danişmend: 1939, 141).

Vanî Mehmed Efendi’nin temas ettiği bir başka nokta Zülkarneyn peygamberin Oğuz Han olduğu hususudur. Arap müfessirleri, Türkçeye de “eciş bücüş” diye geçen Ye’cûc ile Me’cûc’u Türk yaparken Vanî Mehmed Efendi tam tersine onlarla mücadele eden ve onlara karşı bir set yapan Zülkarneyn’i Türkleştirerek şöyle diyor:

“Türkler, Kur’an’da bahsi geçen Zülkarneyn’den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler ki bu hususta tereddüdü mucip olacak hiçbir nokta yoktur”. (Danişmend, 1939: 139).

Bu ifadede iki nokta mühimdir:

1. Zülkarneyn peygamberin Oğuz Han olduğu inancının 17. yüzyılda Türkler arasında mevcut bulunması,

2. Vanî Mehmed Efendi’nin bunu tereddütsüz kabul etmesi.

İsmail Hami Danişmend’in “Osmanlı tarihinde Türk milliyetinin ilk alemdarı ve en büyük piri” olarak nitelediği ve gerçekten de tefsirinde Türklere bu kadar yüksek değer veren Vanî Mehmed Efendi’nin torunları vasıtasıyla Dîvânü Lügati’t-Türk’ün bize ulaşmış olması anlamlı değil mi? Tabiî ki Maliye Nazırı Nazif Paşa’nın eline Divan’ın nasıl geçtiğini çok iyi bilmiyoruz. Kilisli Rifat’ın yazdığı Divan’ın bulunuş hikâyesinde Ali Emîrî, kitapçı Burhan Beye kitabın sahibi kimdir, diye soruyor. Burhan Bey “yaşlıca bir hanımdır, eski Maliye Nazırı Nazif Beyin mensûbatından... Paşa, bu kitabı ona verirken: ‘bak sana bir kitap veriyorum. İyi sakla! Sıkıldığın zaman kitapçılara götür. Altın para otuz lira eder, aşağıya verme’! demiş. (Tevfikoğlu, 1989: 176). Bu ifadelerden anlaşılıyor ki Divan, aileden kalma bir yadigâr olarak Nazif Paşa’nın elinde bulunmaktadır.

Her hâlde kitabın ailedeki ilk sahibi de Vanî Mehmed Efendi olmalıdır. Kâşgarlı Mahmud’un şuurunu taşıyan Vanî Mehmed Efendi’nin 17. yüzyılda Dîvânü Lügati’t-Türk’e sahip olması ve kitabın, 20. asrın başında, onun altıncı göbekten torunu Nazif Paşa eliyle gün yüzüne çıkması son derece anlamlı değil mi?

Ye’cûc Me’cûc’un Türkler olduğunu reddeden, tam tersine Zülkarneyn peygamberin Oğuz Han olduğunu söyleyen, Allah’ın Arapların yerine geçeceğini belirttiği kavmin Türkler olduğunu ileri süren ve son olarak bu yazıyla ortaya çıktığı gibi Divan’ı muhafaza edip bize kadar ulaştıran Vanî Mehmed Efendi’nin biraz da hayatından bahsetmek doğru olmaz mı?

Büyük dedesi Şeyh Halil, onun oğlu Molla Rüstem, onun oğlu Şeyh Nizâmeddin Bistâmî, onun oğlu Vanî Mehmed Efendi. Aile Horasan’ın Bistam şehrinden gelip Van’ın Hoşab nahiyesine yerleşmiş. Mehmed Efendi Van’da 1620 civarında doğmuş. Van, Gence, Karabağ, Tebriz’de tahsil görmüş. Tarikatlarla, tefsirle, peygamberler tarihiyle ve umumî tarihle meşgul olmuş. 1659’da Erzurum’a gelerek vaazlar vermeye başlamış. Erzurum Beylerbeyi Fâzıl Ahmed Paşa ile tanışmış. Paşa sayesinde 1661’de Edirne’ye gelir; 1665’te İstanbul Yeni Cami vâizliğine getirilir. Şöhreti artar.

Sadrâzam Fâzıl Ahmed Paşa, padişah 4. Mehmed’e ondan bahseder ve saraya hoca olarak tayin edilir; hâce-i Sultânî olur. Şehzade Mustafa’ya hocalık eder. Sarayda çok sevilir. Günde 1000 dirhem ulûfe aldığı olur.

1683’teki Viyana seferine ordu vâizi olarak katılmıştır. Ancak Viyana kuşatması bozgunla sonuçlandığı ve Vanî Mehmed Efendi, Fâzıl Ahmed Paşa ile Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya yakın olduğu için 1685’te Bursa’ya sürülür. Bursa’daki Kestel nahiyesine yerleşir; aynı yılın Ekim ayında Kestel’de vefat eder (Abdulkadiroğlu, 1993: 184-185; Öztuna, 1969, 879). Danişmend’e göre Bursa’ya sürülmesinde, tefsirinde Türklüğü müdafaa etmesinin ve bundan dolayı iftiralara uğramasının da rolü vardır (Danişmend, 1939: 138). Danişmend, Vanî Mehmed Efendi’ye karşı düşmanlığın Şemseddin Sami ve Bursalı Tahir’e kadar geldiğini belirtir. Şemseddin Sami, Kamûsu’l-Âlâm’da Vanî Mehmed’i milel-i sâireye (başka milletlere) karşı olan taassubiyle meşhur olarak belirttiği gibi Bursalı Tahir de, tevhîd-i kulûb-ı İslâmiyâna (Müslümanların kalblerinin birliğine) hizmet edemeyen, siyasete gayrıvâkıf ulemadan, sayar (Danişmend, 1939: 138).

Vanî Mehmed Efendi kazancını hep hayır işlerine vakfetmiştir. Üsküdar’daki Vaniköy, onun yaptırdığı yalı, cami, medrese etrafında kurulup gelişti. Edirne ve Kestel’de de birçok vakıfları vardır. Kabri de Kestel’de yaptırdığı caminin son cemaat yerindedir (Abdulkadiroğlu, 1993: 185).

Karahanlı şehzadelerinden Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud, Malazgirt Savaşı sıralarında Bağdat’ta Dîvânü Lügati’t-Türk adını verdiği kutlu sözlüğünü yazıyor; halifenin oğluna sunuyor. Bu nüsha şimdi elimizde yok.

Kâşgarlı’dan 190 yıl sonra 1266’da, İran ortalarından Sâve şehrinden Ebilfeth oğlu Bekir oğlu Muhammed adlı bir başka Türk Şam’da bu kutlu eserin bir kopyasını çıkarıyor. Sâveli Muhammed’in elinden çıkmış nüsha 400 yıl kadar kimlerin eline geçmiş bilmiyoruz. Tahminen 1670’lerde, Molla Rüstem oğlu Molla Bistam oğlu Vanî Mehmed elinde olmalıdır. Sonra da onun oğul ve torunlarının elinden eski Maliye nazırı Nazif Paşa’ya intikal ediyor. 1905’te vefat eden Nazif Paşa, ölüm tarihinden bir müddet önce Divan’ı, kendi mensuplarından olan kadına vermiş olmalıdır. 1910’lu yılların başlarında Divan, bir hafta kadar Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısında kitapçılık yapan Burhan Beyde kalıyor ve meşhur hikâyede anlatıldığı şekilde Emîrî Efendi’nin eline geçiyor. Ziya Gökalp’ın ısrarı, Sadrâzam Talât Paşa’nın, Emîrî’ye iltifat ve ricası ile, Kilisli Rifat’ın koca eseri eliyle aylarca kopya eden himmet ve emeği ile 1917-1919’da Dîvânü Lügati’t-Türk matbaa makinalarının arasından gün yüzüne çıkıyor.

Şimdi benim elimde Kilisli Rifat neşri de var, Besim Atalay neşri de. Atalay, 1940’ların başında çıkan tercümesini genç Türkçü Reha Oğuz Türkkan’a imzalamış vermiş. Eser her nasılsa Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısına düşmüş. Kitapçı Burhan’ın dükkânına mı bilmem. Kayınpederim İzzet Yolalan da bermutat Sahaflar Çarşısına uğramış ve bu nüshaları görüp satın almış. Eve gelince bir de bakmış ki eser, Besim Atalay tarafından arkadaşı Reha Oğuz’a imzalanmış. Şimdi rahmetli olan kayınpederimden de kitap bana intikal etmiş bulunuyor. Kilisli Rifat neşri ise rahmetli tarihçi Akdes Nimet Kurat terekesinden Ankara’da, kitapçı Turhan Beye intikal etmiş; oradan da ben satın aldım.

23 Haziran 2002’deki düğününde, babadan oğula intikal etmesi öğüdüyle oğlum Konuralp’a da bir Dîvânü Lügati’t-Türk armağan ettim.

Yahya Kemal’in,

“Diz çök önünde şimdi Emîrî Efendi’nin” mısraıyla övdüğü Ali Emîrî’nin bağışladığı kitaplarla bir kütüphane kuruluyor: Fatih’teki Millet Kütüphanesi. Divan’ın biricik nüshası da şimdi orada.

1940’ta Türk Dil Kurumu bu nüshanın tıpkıbasımını yaptı; fakat çok kötü bir baskı. 1990’ların başında Namık Kemal Zeybek Bey Kültür Bakanı, Alâattin Korkmaz Bey Yayınlar Dairesi Başkanı olunca kendilerine rica ettim; onlar da himmet göstererek bu kutlu eserin mükemmel bir tıpkıbasımını yaptırdılar. Renkli, ciltli ve kutu içinde. İşte oğluma armağan ettiğim bu tıpkıbasımdır. Konuralp’a düğününde iki eser daha armağan ettim. Göktürk bengü taşları ve Dede Korkut Kitabı. Babadan oğla geçmesi öğüdüyle. Ne dersiniz, Türkçülerin düğünlerinde böyle bir gelenek oluştursak iyi olmaz mı?

*Muhtar Tevfikoğlu 1333’ün (1917’nin) bir zühul olduğunu, tarihin 1908-1912 arası olması gerektiğini, konuyu tartışarak ortaya koyar (Tevfikoğlu, 1989: 72).

KAYNAKLAR

Abdulkerim ABDULKADİROĞLU, Van Meşhurları, Van Kütüğü, Van, 1992.

Besim ATALAY, Divanü Lûgat-it-Türk Tercemesi, Cilt: I, 1941.

İsmail Hâmi DANİŞMEND, 17nci asırda bir Türk ırkçısı, Türklük, sayı:2, 1. 5. 1939.

Yılmaz ÖZTUNA, Devletler ve Hânedanlar 2, Ankara, 1969.

Dr. Muhtar TEVFİKOĞLU, Ali Emîrî Efendi, Ankara, 1989.