1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Dış borçlar

Oğuz Çetinoğlu
OSMANLI döneminden Cumhuriyet dönemine intikal eden dış borçlar için Lozan Barış Sözleşmesi gereğince; 1928 yılında alacaklı ülkeler tarafından, Türkiye Dış Borçları Komisyonu kuruldu. Komisyon ile borçların ne şekilde ödeneceği konusunda sözleşme imzalandı. 1929 yılında yaşanan dünya iktisâdî krizi sebebiyle Cumhuriyet Hükümeti borçlarını ödemekte güçlüklerle karşılaştı. Taksitlerin azaltılması istendi. Bu istek, 1933 yılında Paris Sözleşmesi ile kabul edildi. Ödeme süresi 30 yıldan 50 yıla çıkarıldı. 1936 yılında yeni bir ödeme plânı hazırlandı. 1944 yılında da erken ödeme isteğimiz karara bağlandı. 25 Mayıs 1954 tarihine gelindiğinde, 1854 yılından beri devam eden 100 yıllık dış borcun tamamı ödenip bitirilmişti.

TARİH BİLGİSİ HERKESE LÂZIM

Tarih, muazzam bir erken uyarı sistemidir. Geçmişin cahili olanlar, geleceğin körüdürler. Tarih bir milletin hâfızasıdır… gibi, tarih ile ilgili çok anlamlı özdeyişlerimiz vardır. Karşılaşılan olaylarda ne şekilde hareket edileceğinin belirlenmesi için en akıllı yöntem, hâfızaya başvurmaktır. Oradaki bilgiler doğru değerlendirilirse, doğru kararların alınması mümkün olabilir. O kararlarla; İyi bir pehlivan, aynı oyun ile iki defa yenilmemeli, şeklindeki bir başka özdeyişimizin gereği yerine getirilebilir.

Geçen sayımızda, Osmanlı Dönemi ile başladığımız Dış Borçlar konusu, Cumhuriyet Dönemi ile tamamlanacaktır. Böylece; bundan sonra ve dibe vurmadan önce son bir durum değerlendirmesine vesile olunabilirse, hedefe ulaşılmış demektir.

•••

Osmanlı Devleti’ni sömürge konumuna düşüren dış borçlanmalar, Cumhuriyet döneminin ilk yöneticilerini temkinli hareket etmek mecburiyetinde bırakmıştı. 1924’ten 1954’e kadar en yükseği 1947 yılında 56 milyar olmak üzere toplam 501 milyar TL. tutarında borç ödendi. Borçlanma ihtiyacı duyulduğunda, siyâsî bağımsızlığın, iktisadî bağımlılıkla zedelenmemesi için borç almaktan kaçınıldı. Üstelik bu dönemde, yalnızca dış borçların ödenmesi ile yetinilmedi. Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirketler; bedellerinin bir kısmı peşin ödenerek bir kısmı da takside bağlanarak millîleştirildi. (*) Cumhuriyet döneminin ilk dış borçlanması, millîleştirme işleminin taksitlerini ödemek için gerçekleştirildi. Toplamı 138.000.000 TL. idi. Bu borcun taksitleri 1950 yılında bitti.

Cumhuriyet döneminde ilk dış borç; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen başında İngiltere’den alındı. 16.000.000 İngiliz Sterlini, ithalât ve savaşın muhtemel olumsuzluklarını önleyici tedbirler için kullanıldı. Bu tarihte Türkiye’nin toplam dış borcu 236.000.000 ABD Doları idi. 1945 yılı sonunda borçlar 439.000.000 dolara yükseldi. Buna karşılık döviz ve altın olarak yedek kaynaklarımız 307.000.000 dolar seviyesindeydi. Kaynakların üretim için kullanılmayıp tamamının âtıl vaziyette bekletilmesi, Türkiye’nin aleyhine oldu. Yurdumuzdaki üretim, savaş sonrası barış günlerindeki ihtiyaçları karşılayamıyordu. Açıklar için ithalât yapıldı. Daha fazla üretim ve üretim için de yatırım yapmak gerekiyordu. Sonraki yıllarda geciken yatırımların gerçekleştirilmesi için borçlanma kaçınılmaz hâle geldi. İşbaşındaki hükümet, 50.000.000 dolar borç almak isteğini Dünya Bankası’na iletti. 28 Aralık 1949 tarihinde, Dünya Bankası’ndan bir heyet incelemeler yapmak üzere Türkiye’ye geldi. Bu gelişle, sonraki yıllarda Türkiye’nin bütün ekonomi kaynaklarını kapsayacak şekilde genişletilecek olan kontroller başlatılmış oldu. Böylece; usta pehlivanın sırtını aynı oyunla, ikinci defa yere getirmek isteyenlerin bekledikleri düzen kuruldu.

1948 – 1952 döneminde; Truman Doktrini ile 73.000.000 dolar ve Marshall Yardımı ile 351.700.000 dolar almamıza rağmen dış borçlanmalara devam edildi. 4 Ağustos 1958 tarihinde; yönetim hatâları yüzünden ve (daha da önemlisi) ekonomimizi kontrolleri altına alanların ağır baskıları sebebiyle doların değeri 280 kuruştan 900 kuruşa çıkarıldı. Dış borçlarımız birdenbire endişe verici boyutların eşiğine geldi. 12 Temmuz 1962 tarihinde Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı (OECD) bünyesinde oluşturulan Türkiye’ye Yardım Konsorsiyumu; program kredileri, proje kredileri, borç ertelenmesi, (eski borçların ödenmesi için yeniden borç verme anlamındaki) refinansman kredileri ile 1973’te dış borç stoku 2.120.000.000 dolara yükseldi.

Dünya ekonomisinde 1973 – 1974 yıllarında yaşanan petrol krizi, dövize çevrilebilir mevduat (DÇM) hesapları ve diğer etkenler sebebiyle 1980 yılına gelindiğinde dış borçlarımız 11.374.000.000 dolara çıktı. 24 Ocak 1980 tarihinde uygulamaya konulan Ekonomik İstikrar Programı ile, o güne kadar takip edilen temel ekonomi politikaları tamamen değiştirildi. Bunun sonucunda dış borçlar daha da arttı. Karşılığında; karaborsanın önlenmesi, yoklukların yok edilmesi, dış borç ödemelerinde rahatlama ve itibar kazanılması, (bir kısmı kötüye kullanılan teşviklerle) Türkiye’nin ticarette dışa açılması… gibi avantajlar sağlandı. Dışa bağımlılığımızı artırıcı ve savurganlıklarla sakatlanmış yönleri de bulunmakla birlikte verimli yatırımlar gerçekleştirildi. Bir müddet sonra Türkiye ekonomisi Milletlerarası Para Fonu (IMF) kıskacından kurtuldu. 13 Aralık 1995’te Avrupa Birliği (AB) ile imzalanıp 1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği (GB) Anlaşması’nın oluşturduğu olumsuzluklar sebebiyle, şartlar aleyhimize gelişmeye başladı. Bu tarihte dış borçlarımız 73.200.000.000 dolar idi. Borç yükü çok ortaklı, zayıf hükûmetlerle daha da ağırlaştı. 1999 yılında 111.215.000.000 dolara, 2000’de 145.425.000.000 dolara ulaştı, 2003 yılına gelindiğinde ise 200.000.000.000 doları aştı.

KRİZDE YAŞIYORUZ

Gelişmekte olan ülkeler, gerekli yatırımları gerçekleştirmek ve ülke ekonomisini canlandırabilmek için dış kaynaklara başvururlar. Dış kaynaklar iki yolla kullanılır: 1- Yabancı sermaye, 2- Dış borçlanma. Baraj, fabrika, santral, liman, köprü, demir ve karayolu, havaalanı, telekomünikasyon gibi büyük yatırımlar için en uygun kaynak, (yap işlet devret modeli ile ülkeye çekilecek) yabancı sermayedir. Bu şekilde gelen yabancı sermaye, bütçenin ve dolayısıyla ekonominin faiz yükü altında ezilmesine yol açmaz, ülkenin bağımsızlığı için tehlike oluşturmaz. Buna rağmen zorlukları vardır: fedakârlık (?!) gerektirir. Yabancı sermaye çevreleri ikna edilecek, hükûmet yandaşlarının, ihaleler yoluyla zengin edilmesi lüksünden vazgeçilecek… vs. Yatırımlar, ekonominin gereklerine ve bölgenin gerçek ihtiyaçlarına göre değil de siyasî amaçlarla gerçekleştiriliyorsa, yabancı sermaye gelmez. Bu durumda en kolay yol, borç almaktır. Fakat tehlikelidir.

Borç verecek milletlerarası kurumların belli şartları vardır: 1- Eskiden alınmış borçların yıl içerisindeki ana para taksitleri ve faizlerinin toplamı, ihracat gelirlerini aşmamalı. 2- Evvelki borç taksitleri ve faizlerinin ödenmesinde aksama yaşanmamış olmalı. 3- Faiz oranı olabildiğince yüksek olmalı. Milletlerarası kuruluşlar ve yabancı bankalar (Türkiye söz konusu olduğunda) daima kredi vermeye hazırdırlar. Çünkü onlar, bir yolunu bulup paralarını her zaman alacaklarını bilirler. Ekonomimiz ne kadar kötü durumda olursa olsun, devletimizin borç ödeme gücü zayıf değildir. Hatta emsali ülkelere göre hayli yüksek bile sayılır.

Bunlar, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun diğer yüzü ise iyimserlikleri yok edecek tehlikelerle doludur.

Türkiye, geciken kalkınma hamlelerini gerçekleştirmek mecburiyetinde olan ülkelerin hepsinde olduğu gibi derin bir ekonomi krizinin diplerine yakın bir yerdedir. Bu krizin adı: Dış borç krizi’dir. Çünkü alınan dış borçlar gelir getirici yatırımlar için değil, cârî giderler için kullanılmaktadır. Krize düşmüş – düşürülmüş ülkelerin, uygulayagelmekte oldukları politikaların dışında, yeni bir yöntem geliştirememeleri hâlinde, krizden kurtulmaları yakın bir gelecekte mümkün görülmemektedir. Uzak bir gelecekte ise çok ciddî zorluklar vardır. Türkiye söz konusu olduğunda, uzun vâdeli bir gelecekte, akıllı tercihlerle, radikal tedbirlerle ve istikrarlı / tavizsiz uygulamalarla kurtuluş elbette mümkündür. Bu bir yönetim mahâretidir.

Siyasî alanda, Ne pahâsına olursa olsun… zihniyeti ile atılan adımlar bize çok pahalıya mal olmakta, karşılığında hiçbir kazanç elde edilememektedir. Bu kararlılığı, ekonomi alanında, akıllı tercihlerle belirlenecek isabetli politikaların uygulanmasında göstermeliyiz. Başlatılan yararlı uygulamalardan, oy kaybı gibi politik sebeplerle vazgeçilirse, bıçak kemiğe dayandığında yeni bir takım düzenlemelerden medet umulursa; sonuç, bugüne kadar onlarca defa yaşandığı gibi hüsran olur.

Aşılması en zor engel, şüphesiz dış borç stokları sebebiyle Türkiye’yi kontrol altında tutmak kararlılığında ve (paranoyaklıkla suçlanmayı göze alarak belirtilmeli) ülkemizi parçalamak niyetinde olanların sun’i olarak oluşturacakları problemlerdir. O engelleri aşabilecek beceriye sahip kadrolara ihtiyacımız var. Aksi takdirde, devletimiz ve milletimiz, aynı oyunla ikinci defa yenilen pehlivan konumuna düşürülmüş olur.

(*)Millîleştirilen şirketler:

1- 31 Mayıs 1931’de Mudanya – Bursa Demiryolu, 2- 23 Mayıs 1933’de Samsun Sahil Demiryolu, 3- 12 Haziran 1933’de İzmir Rıhtım İşletmesi, 4- 23 Mayıs 1934’te İstanbul Rıhtım ve Antrepo İşletmesi, 5- 31 Mayıs 1934’te İzmir ve İlçeleri Demiryolu, 6- 30 Mayıs 1935’te Aydın Demiryolu, 7- 11 Mayıs 1936’da Ergani Bakır İşletmeleri, 8- 26 Nisan 1937’de Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketi, 9- 26 Haziran 1937’de Şark Demiryolları, 10- 22 Haziran 1938’de İstanbul Elektrik Şirketi, 11- 24 Haziran 1938’de İzmir Telefon Şirketi, 12- 15 Haziran 1939’da İstanbul Tramvay Şirketi, 13- 21 Haziran 1939’da İstanbul Tünel Şirketi, 14- 13 Temmuz 1939’da Bursa Elektrik Şirketi.