1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Devlet Geleneğimiz

Altan Deliorman
Avrupa Konseyi’ndeki Parlamenterlerimiz dikkat çekici ve çoğu etkileyici konuşmalar yapıyorlar. Bu suretle, Türkiye’ye karşı girişilen ön yargılı saldırıları önlüyor ve püskürtüyorlar. Temsilcilerimiz böylelikle, Konsey’den uzak kalınan yılların da acısını –bir bakıma- çıkarıyorlar.

Bu arada, Bitlis milletvekili ve tecrübeli diplomatımız Kâmran İnan, Konsey’deki konuşmasında, Türkler’de devlet geleneğinin çok eski olduğunu, tâ 11. yüzyıldan bu yana sürüp geldiğini belirtmiştir.

Evet, doğrudur, devlet geleneğimiz hakikaten çok eskidir. Fakat, onu 11. yüzyıldan başlamış göstermek, bu geleneğin eski olduğu iddiasıyla çelişmekte, ondan önceki asırları tamamen inkâr mânâsına gelmektedir. Sayın İnan’ın bu beyanı, Türklerdeki devlet geleneğini şaşmaz delillerle ispatlamak için yıllarını, ömürlerini veren, pek çok belgeye ve araştırmaya dayanan ilim adamlarımızın gayretlerini de tesirsiz bırakacak bir mahiyet taşımaktadır. O bakımdan, üzerinde durulması ve düzeltilmesi gereken bir husus olarak görülmektedir.

Türkler, tarihin bilinen en eski dönemlerinden biri derli-toplu disiplinli ve gelenekli yaşamayı esas kabul etmişlerdir. Tabiatın ve jeopolitiğin acımasız şartlarına da ancak bu şekilde karşı koyabilmişlerdir. Türkler, çok kere iddia edildiği gibi göçebe değillerdi. Atı ehlileştirmişler ve demiri işlemişlerdi. İktisadî bakımdan da hayvancılıkla geçinirlerdi. At üzerine binerek sürat kazanmaları, onlara dinamizm getirmiş; aynı zamanda, diğer insanlar üzerinde üstünlük kurmalarına yol açacak özellikler kazandırmıştı. Demiri işleyerek silâh yapmak suretiyle de, askerî bakımdan başarılı olmuşlardı. Hayvanları ve sürüleri sevketmek, korumak, sulama yerleri için diğer kavimlerle anlaşmalar yapmak, bu anlaşmalara riayet gibi hususlar da Türkler’de yöneticiliği, hukuk fikrini ve adalet anlayışını gelenek haline getirmişti.

Bütün bu saydıklarımız, en az 3 bin yıllık hadiselerdir, dokuzyüz senelik değil.

Türk devlet geleneğinde, Avrupa’da görüldüğü gibi, insanın insanı istismarı yoktur. Çünkü, devlet tipi, daha ziyade hayvan gücüne dayanmakta, böyle bir istismara ihtiyaç bırakmamakta idi. Onun için, Türk siyasî kuruluşu, imtiyazlı sınıflar ve kölelik müessesesi tanımaz. Avrupa’daki gibi feodalite, sınıf kavramları Türklerde olmamıştır. Sınıf mücadelesi esasına dayanan Marksizm’in, Türk halkına bir şey söylememesinin sebebi bu geleneğimiz ve vasfımızdır.

11. yüzyıldan önce kurulan devletlerimizi şöyle bir hatırlayalım lütfen: Büyük Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun Devleti, Akhun (Eftalit) Devleti, Tabgaç Devleti, Göktürk Hâkanlıkları, Uygur Hâkanlığı, Doğu Türkistan Uygur Devleti, Sabar Devleti, Hazar Hakanlığı, Avar Hakanlığı, Slavlaşmadan önceki Bulgar devletleri, Oğuzların kurdukları devletler, vb. Oğuzların kurdukları devletler vb.

Eğer Türkler’in, Müslüman olduktan sonra yeni bir telakkiye kavuştukları söylenmek isteniyorsa, o başka bahistir. Türk-İslâm devletlerinin karakterinde, öncekilere göre vaki değişiklikler, ondan evvel Türk devlet geleneği bulunmadığını göstermez.

Eski Türk devleti, bir devlet başkanının sorumluluğu altında, boyların işbirliğinden oluşmuş, arazisi ile, birleşmiş halkı ile, müşterek idarî ve hukukî nizamı ile yurdu koruyan, milleti refah, huzur ve barış içinde yaşatan bir siyasî kuruluştu.

Türk devlet geleneğinde en önemli unsurlar istiklâl, hür ve müstakil yaşanan toprak (vatan), insan hak ve hürriyetleri, kanun ve nizam (töre) idi. Bugün dahi, devletimizin aynı esaslar üzerinde ahenkli bir işleyişe kavuşmasını özlüyor değil miyiz?

M.Ö. 55’te, Hun Devlet Meclisi’nde yapılan şu konuşma ilgi çekicidir: “Cesarete karşı hayranlık duymak ve tâbiyeti yüz kızartıcı sayma bizim geleneğimizdir. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız devletimizi feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi korumalıyız.”

Bu geleneklerin yürürlükte bulunduğu, Türk-İslâm devresindeki devletlerin de felsefe olarak temelini teşkil eden en az binbeşyüz yıllık bir maziyi silip atıcı beyanlar, bize bir şey kazandırmaz.

Temenni ediyoruz ki, Sayın İnan’ın beyanı, gazete sütunlarına yanlış veya eksik aktarılmış olsun, hakikatle bir ilgisi bulunmasın.

(Tercüman 15.5.1984)