1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Demokrasi Her Derde Deva Mı?

Altan Deliorman
Çağımızdaki yönetim metodunda ağırlık, büyük çoğunlukla açık rejim şeklindedir. Buna “demokrasi” de deniliyor. Ve, demokrasi “yönetim biçimlerinin en az kötüsü” olarak tarif ediliyor. Bu demektir ki, demokrasi de sütten çıkmış ak kaşık değildir ama, diğer rejimlere tercih edilecek yanları bulunmaktadır. Dünyada hâla krallıklar, meşrutî rejimler ve diktatörlükler de var. Fakat koyu dikta ile yönetilen “halk demokrasileri” bile kendilerinin gerçek demokrasi olduğunu ileri sürüyorlar. Özellikle Avrupa kraliyetlerinde, devlet başkanlığı sembolik bir anlam ifade ediyor ve demokrasiye engel olmuyor.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi demek. Nüfusu az olan eski Yunan sitelerinde bu mümkündü. Halk agorada toplanıp kararları doğrudan doğruya alabilirdi. Ama modern toplumlarda artık buna imkân kalmamıştır. Halk, yönetimi, seçtiği temsilciler eliyle sağlamaktadır. Bu noktadan itibaren de demokrasiyi yozlaştırma, kendi çıka rına göre yorumlama ve yönlendirme girişimleri başlamaktadır. Art niyetin başvurmayacağı yol yoktur. Demokrasi de bu kuralın dışında kalmamıştır.

Demokrasinin elbette değişmez kuralları vardır. Ama, bu temel esasların dışında, her toplum kendine göre uygulama yapabilmektedir. Türkiye’de ise, örnek dışardan olduğu gibi ithal edildiği için yozlaşmalar daha hızlı olmuştur. Denilebilir ki, 1946’dan itibaren demokrasinin filizlenmesi ve bozulması birbirine paralel gitmiştir. 1960, 1971, 1980 askerî darbeleri bu yüzden ortaya çıkmıştır. Türk toplumu, kendine uygun bir demokrasi anlayışını oluşturamamış, bir “Türk demokrasisi” meydana koyamamıştır.

Bugün ülkemizde “demokrat” olmayan yok gibidir. Fakat, dikkat edildiğinde en coşkulu demokrasi çığlıklarının, demokrasiyi ancak araç olarak kullanmak isteyenlerden çıktığı görülecektir. Bölücü örgüt taraftarları aşırı demokrattır, rejimi zaman içinde değiştirmek yolunda olanlar aşırı demokrattır, dış sermayenin ve yıkıcı odakların içerdeki adamları demokrattır. Bunlar, demokrasiyi, tasarılarını gerçekleştirmek için kullanırken, bu sihirli kelimeyi bir tehdit aracı hâline getirmekten de kaçınmıyorlar. Bu yüzden pervasız ve saldırgan bir tutumu benimsiyorlar. Tabiî bir kısım samimî demokratlar da onların peşine takılıp gitmek veya gerçeğe nüfuz edememek konusunda pek geri kalmıyorlar.

Halbuki, Türkiye’nin önceliği vatan topraklarının bölünmemesi ve bağımsızlığın kaybedilmemesidir. Geri kalan her şey bu öncelik göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. Bir tercih yapılmak zorunda kalınırsa “demokrasiyi tercih edelim de gerisi ne olursa olsun” diyemeyiz. Demokrasi olmaksızın da vatanın veya bir kısım topraklarımızın bütünlüğünü sağlayabiliriz. Ama onları kaybedersek demokrasi ne işe yarar? Böyle bir tercih mecburiyetini inşallah hiç duymayız. Biz, şimdilik ihtimaller üzerinde konuşuyoruz. Bu ihtimali hiç düşünmemek de bir yarar getirmez.

Demokrasinin hızlı taraftarlarına dikkat edelim. Acaba gerçekten mi demokratlar, yoksa demokrasiyi bir manivela olarak kullanmak niyetini mi besliyorlar? Niye hiç kimse çıkıp da, millî çizgileri güçlü bir “Türk demokrasisi” fikrini desteklemiyor? Demokrasiyi, Avrupa ve ABD mihrakında tutmak isteyenler, belki “demokrasi bir bütündür, hiç değiştirmeden aynen alınmalıdır” düşüncesindeler. Bu tutum, kökünden yanlıştır. Vaktiyle batı tarzında yenilikler yapılırken, bir takım ünlü kalem sahipleri de “batı medeniyeti bir bütündür, olduğu gibi, hiçbir sansüre tâbi tutmadan alınmalıdır. Bu yüzden İslamiyeti bırakıp Hristiyanlığı kabul etmeliyiz” diye tutturmuşlardı. Böyle yapılsaydı Türkiye’nin hâli nice olurdu? Aynı şeyi günümüz Türkiyesindeki demokrasi goygoycuları hakkında da düşünebiliriz.

Kısacası “demokrasiye evet”, ama onun kötü niyetlilerin mekanizması oluşuna “hayır!”