1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Dayatmalar ve biz

Sezgin Baykara
SON yirmi yılda, Türkiye’nin birtakım dayatmalarla karşı karşıya kaldığı tartışılmaz bir gerçek hâline gelmiştir. Bu dayatmaların sebeplerini anlamadan sonuçlarını değerlendirmek mümkün değildir.

Tarihten gelen ses

Dayatmaların hemen tamamen batıdan geldiğini dikkate alırsak, bunların sebeplerini de Batı ile tarihî ilişkilerimizde aramamız lâzımdır. Türklerle Batının ilk ciddî karşılaşması 11. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Selçuklu Türklerinin Malazgirt Zaferi ve onu takiben Anadolu’nun fethi, Batının Orta Doğu’daki temsilcisi Bizans üzerinde darbe etkisi yapmıştı. Haçlı Seferleri, bu ilerleyişe tepki olarak düzenlendi. Haçlılar, Anadolu’da, Suriye’de, Filindin’de, artık İslâm’ı da temsil eden Türkleri karşılarında buldular. İki yüz sene devam eden bu kanlı macera, Batının ric’atiyle sonuçlandı. O dönemde milletler arası ilişkiler büyük çoğunlukla din esasına göre düzenlendiği için, bu durum Hristiyanlığın İslâm karşısında yenilgisi olarak anlam kazandı. Ve, Batı bunu hiç unutmadı. 11 Eylül saldırılarısından sonra ABD Başkanı Bush’un Haçlı Seferi’nden söz etmesi tesadüf değildir.

Osmanlı Türklerinin Bizans’ın varlığına son vermeleri ve ardından Orta Avrupa’ya kadar ilerlemeleri, o zamanki Batı dünyasında dehşet yarattı ve Türklere karşı sayısız ittifaklar kuruldu. Bizans’ı ihyâ emelleri de hiç terkedilmedi. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” demesi, bu emellerin ne kadar canlı olduğuna delildir.

17. ve 18 yüzyıllardan itibaren, Batı, Osmanlılar karşısında askerî ve siyasî üstünlüğü ele geçirince, eski hesapları ortaya dökmeye başladı. Bu defa hedef, Türkleri Avrupa’dan çıkarmaktı. Balkan Savaşı, bu âkıbeti, beklenenden de erken bir tarihte getirdi. Bir süredir “Şark Meselesi” de gündemdeydi. Yani, Türkler, Anadolu’dan da atılıp geldikleri yere, Asya’ya sürülmeliydiler. Böylece bin yıllık hesap tasfiye edilmiş olacaktı. Kurtuluş Savaşımız bu hesabı geçersiz kıldı. Fakat, 20. yüzyıl sonundaki ortam, Batı’nın iştahını ve heveslerini yeniden kabarttı.

Hangi dayatmalar?

Türkiye’ye dayatmalar, âdeta dört koldan yürütülüyor. Bunlar sadece siyasî alanda değil, ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda da sürdürülüyor. Batı, ekonomik alandaki dayatmalarını IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile uyguluyor. AB ise Gümrük Birliği ve topluluğa giriş sürecini koz olarak kullanıyor. Türkiye borç batağına sürükleniyor ve bütün vergi geliri bile yıllık faizleri ödeyemeyecek hâle getiriliyor. Vergiler gittikçe ağırlaştırılıyor, yatırım harcamaları kısılıyor, hattâ kesiliyor. Dış kaynaklı krizlerle, durumun düzeltilmesi engelleniyor.

Ekonomik dayatmalara uyuldukça, sosyal alandaki dengesizlik artıyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderilemiyor, işsizliğin önü alınamıyor, sosyal huzursuzluk gittikçe artıyor, suçlardaki artış grafiği durmadan yükseliyor.

Kültür alanında ise, genç nesiller millî kültürden gittikçe uzaklaştırılıyor,. eğitim sistemi Batının öngördüğü tarzda biçimlendiriliyor, insanlar kendi benliklerinden uzaklaştırılıyor. Sonunda, renksiz, kişiliksiz, tepkisiz bir toplum modeli ortaya çıkıyor. Böyle bir model, dayatmaların kendi elimizle gerçekleştirilmesi için son derece uygun bir model oluşturuyor.

Siyasî dayatmaların başında ise egemenliğimizden kendi rızamızla vageçmemiz şartı getiriliyor. Çeşitli etnik kökenlerden gelme Müslüman topluluklarının, hattâ Alevîler, Yörükler, Tahtacılar gibi halis Türk topluluklarının dahi azınlık sayılmaları için baskılar yapılıyor, azınlıklara sınırsız haklar verilmesi isteniyor. Karadeniz kıyılarında Pontus devleti, Güneydoğu Anadolu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Ermeni bölgesi tasarlanıyor. Bizans’ın ihyası için Fener Rum Patriğine ekümeniklik verilmesi, azınlık okullarına Türk müdür atanmaktan vazgeçilmesi, Ruhban Okulu’nun açılması için baskılar yavaş yavaş netice vermeye başlıyor. Bununla da kalınmıyor, Türkiye’nin zengin su kaynaklarına el uzatılıyor ve Dicle-Fırat (GAP) havzasının milletler arası bir yönetime terk edilmesi isteniyor.

Beri taraftan, Kıbrıs meselesi milletler arası arenaya taşınıyor, AB sınırları içine alınıyor ve topluluğa girmek için can atar bir manzara gösteren Türkiye’nin önüne yeni bir dayatma olarak konuluyor. Bütün bu dayatmalar da, adına “Mütareke Basını” denilen bir kısım medya aracılığı ile Türk milletinin huzuruna yegâne çıkar yol olarak sunuluyor. Amaç, Türkiye’nin millî bütünlüğünün parçalanması ve daha küçük lokmalar hâlinde sömürülmeye elverişli hâle getirilmesidir. İtiraf etmeli ki, bu program başarıyla uygulanıyor ve netice alınacak yolda hızla ilerleniyor.

Peki, çözüm ne?

Bu gidişle, yani yabancıların gittikçe daha çok miktarda toprak satın almalarıyla, şeker ve tütün üretiminin yabancıların eline geçmesiyle, kapitülasyonları andıran tahkim yasasıyla, hâsılı millî varlığımız aleyhine her türlü oluşumla bağımsızlığımızdan eser kalmayacağı ortadadır. Şu hâlde, ilk ve en ciddî görevimiz, büyük bedellerle kazanmış olduğumuz bağımsızlığımızın korunmasıdır. İyi de, bu nasıl sağlanabilir?

Her şeyden önce, topluma millî hassasiyetlerin yeniden kazandırılması gerekmektedir. Bunun için de, toplumda millî ülkünün canlanması ve gelişmesi ilk şarttır.

Millî ülkünün sağlamlaşması için topkeyûn bir hamle gerekmektedir. Yani, aile çevresinden eğitim hayatına, iletişim organlarından siyasî ortama kadar bir seri reform yapılması kaçınılmazdır. Böyle bir atılımın kolay olduğu söylenemez. Fizikî ve moral şartların elverişli olmadığı durumlarda bu daha da zordur. Fakat, imkânsız değildir. Tek şart, bu gerekliliğin kavranmasıdır. Sonra da radikal değişimlerin gerçekleşme safhası gelmelidir. Motoru laçkalaşmış, benzin kaçıran, vitesi çalışmayan, freni tutmayan bir arabaya boya-cilâ yapmakla onu yürütemeyiz.

Bağımsızlığımızı ve millî bütünlüğümüzü tehlikeye atacak ne kadar icraat yapılmış ve ne kadar karar alınmışsa büün bunların yeniden incelenmeye tabi tutularak elenmesi ve tehdit oluşturanların kesin şekilde iptali şarttır. Demokrasi gerekçe gösterilerek, insan hakları ileri sürülerek ve AB havucu uzatılarak yaptırılmış olan uygulamalarla bağımsızlığın bir arada tutulması mümkün değildir. Bağımsızlığın birazı olmaz, o tam ve bütün olmalıdır. Öyleyse bir tercihle karşı karşıyayız: Ya tamamen bağımsız olacağız, yahut dayatmalara boyun eğeceğiz. İkincisinin bize neler kaybettirdiğini gördükçe önümüzde tek çıkar yol kaldığını kabule mecburuz. Bu yol, bizi şerefli ve aydınlık günlere ulaştıracaktır.