1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Dayatma medeniyeti

Ahmet Yaman
Türkiye Cumhuriyeti’ne, bir asra yaklaşan geçmişinin özellikle son yirmi yılında çok açık bir dayatma; tuhaf bir tepkisizlik ve ürkütücü bir sessizlik içinde, proje sahiplerini bile hayrete düşüren bir hız ve kolaylıkla uygulanmaktadır. Zira; toplumdan doğabilecek herhangi bir dayanma ihtimalini önlemek için yanıltıcı tedbirler o kadar başarıyla ve eksiksiz uygulanmaktadır ki, kitle, direnme iradesi göstermek bir yana, dayatmanın dayatma olduğunu görmekten bile âciz hale getirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu; Batı dünyasının yüzyıllarca hazırlayıp planladığı ama-elbette- bizim iç hata ve gafletlerimizden de besleyerek olgunlaştırdığı bazı hesaplarını yirminci yüzyılın başında uygulama güç ve cür’etini bulup sonuçlandırmasıyla yıkılmış oldu. Bu yıkılışla tarihte, bir Türk devletinin; Anadolu merkez olmak üzere üç kıtada ve 20 bin km. kare alandaki 600 yıllık hâkimiyeti kırılıyor ve böylece Türk artık, Anadolu’ya hapsedilmiş oluyordu. Aslında Türk’e biçilen hüküm yalnızca hapsolmak da değildi, boğulmaktı ama, Atatürk önderliğindeki millî hamle buna isyan etti ve elde kalan son toprak parçasında yeni bir Türk devleti kuruldu.

Osmanlı İmparatoluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bu geçiş; sadece fizikî olarak küçülten bir nicelik değişmesi olmamış, devletin niteliği ve dayanakları da yeni baştan düzenlenmiştir. O düzenlemeyi yapanların temel aldığı tarihî zemin ve değerlendirmeye göre; bu durumda Türk milleti Anadolu’da artık kendisi ile baş başa kalmış oluyordu. Mademki kendilerini gözettiğimizden ve bu birlik yapısına zarar vermemek için asırlarca ağzımıza Türk kelimesini bile almadığımız azınlıklar ayrılmıştı; öyleyse artık biz de kendimize Türk diyebilir, hatta Göktürklerden sonra ilk defa Türk adıyla anılan bir devlet kurabilirdik. Bu öz ve yeni anılış herkeste bir heyecan yaratmıştı. O kadar ki; daha birkaç yıl önce: “İslâm’da anasır mı olurmuş, ne gezer./ Fikr–i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.” diyen Mehmed Âkif’in, İstiklâl Marşı’nda- millet bile değil- “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celâl” demesi; ne kişisel bir çelişki, ne de politik bir tavırdır. Zira bu oluşum, dar kapsamlı bir siyasî kadronun politik tespit ve tercihi değil; millî bir vakıa, hatta biraz da şartların itekleyerek getirdiği nokta ve elde olmadan varılan tarihî mukadderattı. Yani; biz de artık Türklüğümüzü söyleyebilecek ve bir Türk devletinin vatandaşı olabilecektik.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve istikbaline olumlu niyet ve mantıkla bakıldığında yüz yıl zarfında görülen budur. Ancak Batı için durum hiç de öyle değildir ve o hesap henüz kapanmamıştır. Çünkü; onlara göre, Türkiye Cumhuriyeti hâlâ içerisinde değişik milletleri barındıran ve bu yüzden dağılmaya müstahak bir imparatorluktur. Öyleyse bundan öncekiler gibi bunun da gereği yapılmalı, 1920’de birinci raundu biten maçın ikinci raundu da tamamlanmalıdır. Üstelik bu konuda acele edilmelidir, çünkü 1990’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılması yeni bir Türk ufku yaratmıştır. Eğer bunu değerlendirmesine fırsat verilir de Türkiye çok güçlenirse ileride planın uygulanmasında zorluklar yaşanabilir. O yüzden; Türkiye’yi bölüp küçültme gayretlerinin arttığı dönemin, Türkiye’nin güçlenmesine ihtimal yaratacak gelişmelerle aynı zamana denk gelmesi, tesadüf sayılamayacak kadar anlamlı bir örtüşmedir. Bir ülkenin ciddî ve tarihî operasyonlara tabi tutulması; emek, imkân ve zaman ama en çok da, plan ister. Bu planın önemli bir elemanı olarak da; her ihanete bir bahane, her saldırıya yüce bir gerekçe uydurulup zihinlere, daha doğrusu zihinsiz kafalara kazınmalıdır. Bir zamanlar “Mehmetçiğin karşısında karnındaki esrarı hayasızca kustuklarında” da mandacılara göre, bize medeniyet getirmiyorlar mıydı? Bugün Irak’ta insanların boynuna ip bağlayıp medenî dünyalarına poz verirken de Irak’a demokrasi götürmüş olmuyorlar mı? “Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar” diye tarif edilen de budur. Yoksa; saldırıya, saldırıyorum; bölmeye, böleceğim denilerek başlanması mı bekleniyor? Hem şu yapılanlar ve yaptırılanlar bunu daha açık nasıl söyleyebilir ki...

Batı için; Türkiye’nin bir yandan küçültülmesi, diğer yandan vücut kimyası bozularak iç yapısının dağıtılıp çökertilmesi planının gereği şeyler âci len yapılırken bunlar halka, kimsenin itiraza cesaret bile edemeyeceği kutlu bir hedefin basamakları olarak kabul ettirilmeliydi. Zaten, büyük devlet; kendi hedefinin parçalarını küçük kafalı adamların yönettiği toplumlara büyük hedef diye kabul ettirip kendisi adına uygulatabilme iradesidir. İşte bizim önümüze de kutlu hedef diye; bu kez de, toplumun iki yüz yıllık müzmin zaafından bir kere daha yararlanarak, “Batılılaşmak, Avrupa ile bütünleşmek, yani Avrupa Birliği’ne girmek” konulmuştur. Bu hedefin şartları olarak öne sürülen şeyler ise, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini değil ama, bu şartları ortaya koyanların kendi amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak türdendir. Türkiye’de iç kamuoyunun da bu oyuna göre hazırlanması gerekiyor, zira ülkede iyi kötü bir demokrasi vardır ve bu ihanetin görülmesi, yani toplumun uyandırılması tehlikesi (!) söz konusu. Bu tehlikenin önlenmesi için şimdi elde çağın en acımasız tahakküm aracı olan, medya vardı. Bu silahlı kamuoyu; başka hiçbir seçenek göremeyecek, gûya çok sesli ama tek besteli onlarca televizyon kanalının hemen hepsinden yirmi dört saat aynı iddiaları dinleyerek Hasan Sabbah’ın afyonkeş müridleri gibi, kandırılmışlığın kör kuyusunda mutluluktan uçan bir güruh hâline getirilmektedir. AB bahanesiyle ülkenin aleyhine olduğu hâlde devlete zoraki uygulatılan çökertici kabuller-yani dayatmalar- karşısında toplumun herhangi bir tepki ihtimalini önlemek için uydurulup satılık sayfalarda halka okutulan yalanları, belki sahipleri bile alayla tebessüm ederek üretiyorlardır.

Türkiye’de; AB konusunda toplumun değişik kesimleri nabza uygun şerbetlerle kandırılarak şuursuz bir ittifak yaratılmaktadır. Meşhur Fil hikâyesindeki gibi: Birkaç âmâ insan file yaklaştırılıyor, göremedikleri için onu sadece dokunarak algılıyorlar ve fil nedir, sorusuna verdikleri cevaplardan anlaşılıyor ki; her biri kendisi filin neresine dokunduysa fili o organdan ibaret sanıyor. AB oyununda gerçek bir fil de bulunmadığı hâlde medya simsarı eliyle dağıtılan hayâle göre AB fili şudur: Gündelik hayatından ve yarınından başka hiçbir ilgi ve endişesi olmayan, pratik bakan, gündelik yaşayan sokaktaki vatandaşa AB şu zannettiriliyor: Türkiye’de işsizlik var, çalışanlar bile emeklerinin karşılığını alamıyorlar, halbuki AB’ye girince bütün kapılar açılacak, Avrupa’daki fabrikalara dağılacağız, iyi paralarla iş bulacağız. “Çocuğunun geleceği için AB, iş istiyorsan, Üniversite istiyorsan AB” diyerek beyinler böyle yıkandı. “Diğer taraftan; köylü o yıl para etmeyen ürününü-meselâ patatesi-yükleyecek traktöre, götürüp Paris’e bilmem kaç euroya satıp köşeyi dönecek. “Halbuki ve kimse anlatmıyor ki: AB istihdamda rahat değil, hâlâ Doğu Almanya’dan devralınan işsizlerin eritilmesiyle uğraşılmaktadır. Üstelik Türkiye ile bir bağlantı kurulsa bile bunun,-bizim yegâne beklenti ve ümit kaynağımız olan-Türklere serbest dolaşım hakkını kapsamayacağı şimdiden yetkililerce açıkça ifade edilmektedir. Tarım ürünleri konusunda birlik üyeleri arasındaki amansız mücadeleyi ve her ülkenin kendi çiftçisini korumak için yabancı mallarına karşı en katı tedbirleri aldığını ise bizden başka bütün dünya görüyor, biliyor. Birlik üyesi olduğu için değil, üyelik görüşmelerinin başlayacağı tarihin verilecek olmasından da değil, daha henüz kriterlere yeni başlarken Türkiye’ye pancar ve tütün ekimini bitirmesinin şart koşulmasının anlamı burada. 19. yüzyılda Bursa’daki 1100 dokuma tezgâhının 40 yıl içerisinde kapanıp piyasanın İngiliz bezine ve Amerikan basmasına kalması da aynı mânanın bir asır önceki uygulamasıydı. AB üyeliği veya aday üyeliğini diğer bütün ülkeler ekonomik destek ve avantajlarla hissederken bizim henüz üye olmadan, aday da olmadan, görüşmelere tarih bile verilmeden, görüşme tarihi verilme ihtimali bulunan kriterler aşamasında aldığımız tedbir ve açtığımız uyum paketleri yüzünden ekonomik olarak da şimdiden nasıl zarara uğratılıp çökertiliyor olmamız, ilişkilerimizde karşı tarafın orta ve uzun vadedeki niyeti konusunda yeteri kadar açık fikir vermiyor mu? Bu âdi fikri ve tezgâhı milletin gözünden gizlemek de mütareke basınlığı ve ihanet değilse, ihanet nedir?

Çeşitli siyasî veya etnik sebeplerle devletle arası hoş olmayan gruplar için de AB, tam bir mavi boncuk veya saldırma bahanesidir. Tanzimat’tan beri devletle hırgür etmeyi, kural diye vaz edilen her şeye saldırmayı, toplumsal değerleri çiğnemeyi demokrasinin ve fikir özgürlüğünün yegâne tecellisi zanneden histerik özgürler vardır. Irak ve diğer önemli konularda koskoca ABD medyası, devlet politikasına destek olsun diye Beyaz Saray’ın talepleri doğrultusunda yayın yapıp kamuoyu oluşturur ve Amerikan özgürlüğü bundan hiç rahatsız olmazken, bizdeki histerik özgürlere göre, devlet televizyonu bile devletin menfaat ve çizgisini çiğnediği kadar özgürdür. İşte bu grup için AB değil fakat AB bahanesiyle dayatılıp devlete yaptırılanlar sayesinde Türkiye sorumsuz özgürlerin saldırganlığında “Sokak ortasında atlar gibi kişir kişir kişneyecek ve şarıl şarıl iş yaparak” debelenen özgürler diyarı olmalıdır. Uyum yasası paketlerinin her birinde bunun için Devlet biraz daha âcizleştirilmekte, böylece köyün taşları bağlanmakta, köpekleri serbest bırakılmaktadır. Öyle olmasa, Türkiye’de MGK’nın nasıl oluşacağının AB komisyonunun gündeminde ne işi var?

Günümüzün mevcut bölücüsü ve onun alacağı sonucu kendisi açısından merakla bekleyen muhtemel bölücüler düşünmekte ve kısmen de görmektedirler ki: AB için Türkiye Batı’ya taviz verdikçe güçsüzleşmekte, bu sayede yapacak başka bir şey bulunmadığı inancı devlete ve topluma yerleştirilmektedir. Madem ki AB’siz hayat hakkımız yoktur, öyleyse bu uğurda ne istenirse yapmaya mecburuz. İşte bu noktaya getirilmiş bir toplum ve; “Bu bizim iki yüz yıllık rüyamız” “Biz bu kapıda sonuna kadar bekleyeceğiz” “Kapıdan kovsalar bacadan gireriz” “Onlar bizim isteklerimizi yapmasalar da biz onların isteklerini yapmaya devam edeceğiz” diyerek yönetilen bir devlet, bölücü için sosyolojinin özel tasarlayabileceği en müsait muhataptır. Yani, ortada birisinin ikiyüz yıllık rüyasının bulunduğu belli de; bu, kimin rüyası? Cevabını tarih verecek- ama bundan önceki sorularda olduğu gibi- geri vermeyeceği bedel karşılığında.

Aynı atmosfer, yıllardır dinin milliyet düşmanlığı olarak algılatıldığı, hatta zaman zaman dinin tek direği gibi gösterilen bazı motivasyonlar uğruna devletle cebelleşen ve son yirmi yılda da iyice açık oynayan şeriat simsarları için de AB mübarek bir hedef hâline getirildi. Diğerleri için belki değil fakat özellikle bu grup için; ömrünü kâfirle mücadeleye adayanlar, Avrupaî bazı inkılâplar yaptı diye Atatürk’ü 80 yıldır küfürle suçlayıp şimdi o küfrün kucağında tatil yapanlar, kâfirin himayesinde saadet arayanlar, “Ne pahasına olursa olsun sizden olmak istiyoruz” diye hristiyan kapılarında takla atıp yönettiği devleti şikâyet edenler için değerlendirme yapmak hayli acı. Ve bunlar da zannediyor ve kısmen biliyorlar ki: AB bahanesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temelleri sarsılıp çatısı silkelendikçe laik devletten kurtuluş ve; milliyetçilikten sıyrılmış, milletlikten çıkmış ilkel kabilelerin şeriat federasyonu yaklaşmaktadır. Anlaşılan eski iddialar güzel roldü, bitti; şimdi o rolün yarattığı sempatiyle kazanılan güç sayesinde gerçekleştirilecek gerçek görev başladı.

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki; bugün devletin karşısında, onu AB bahanesi ve tehdidiyle zaafa uğratmak isteyen çok büyük bir kütle var. M.Akif’in: “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ.” dediği gibi... İşte böyle doğdu: Kimi sağcı, kimi solcu; kimi şeriatçı, kimi laik, kimi bölücü, kimi demokrat, kimi sosyalist, kimi liberal, ama hepsinin üstünde, bunların farklı enstrümanla da olsa aynı notayı çalmalarını sağlayan talimatlı medya, ve nihayet, kendisini bu koronun verdiği ritme göre oynamaya mecbur, mahkûm hisseden siyasî kadrodan oluşan bir güruhun güçlü ve âdi ittifakı... Tabii, güçleri, kendilerini aynı mecrada birleştirenlerin gücünün yansımasıdır. Bunların hepsi de; Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini, “Bizi AB’ye almayacaklar, öyleyse niye birçok şeyi feda ediyoruz?” diye açıkca feryat eden vatanseverler kadar bildikleri hâlde, yine de uğraşıyormuş gibi yapıyorlar, çünkü onlar için hedef zaten AB değil, işte bu, uyum diye yaptırılanlardır. Onların gözünde AB; sadece Devleti çökertecek tavizleri iç kamuoyuna kabul ettirmenin bahanesidir. Türkiye ile AB’nin menfaatleri hiçbir zaman örtüşmeyecektir çünkü; biri AB’ye girmenin, öteki o bahaneyle Türk Devletine yaptıracaklarının ve alacağı sonuçların peşindedir. Türkiye’de yaşayan AB’ciler de bu oyunun farkında, hatta emrinde oldukları içindir ki; AB misyoneri edâsıyla daha fazla taviz koparmak için devletin tepesinde tepiniyorlar.

“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / İbret alınsa hiç tekerrür mü ederdi?” İnsanoğlu yaşadıklarından hüküm çıkaracak akıl ve o hükmü saklayacak bellekle donatıldığı için hayvandan üstün yaratılmanın hakkını vermeli, yaşananlardan ibret almalıdır. Bunu yapınca; tarih ibrete konu kötülükler bakımından tekrara düşmeyecektir, düşmemelidir. Şairin iki mısraya sığdırdığı hakikat budur. Fakat bir başka beşerî hakikat daha vardır: “Hafıza-yı beşer nisyan ile maluldür.” “İnsanın hafızası vardır ama onun unutma özrü de vardır.” Yani İnsanoğlunun ibret alma yeteneği mutlak ve mükemmel değildir, insanlar da, toplumlar da unutabilirler. Demek ki, aynı zamanda, önlenemez bir unutma zaafını dile getiren bu formül de doğrudur.

Lâkin bu iki doğru karşısında, doğru olmayan ve izahında zorluğa düşülen bir nokta var: Osmanlı İmparatorluğu dış odakların menfaat hesaplarının eseri olan planlarla yıkılırken (1860-1920) yaşananları görüp değerlendirmeye hemen herkesin kültürü yetecektir. Bugünkü gibi o gün de Batı karşımıza geçmiş Osmanlı Devleti’ne şunları sayıyordu: “Hâlinizin perişan olduğu belli, dünyada gücü ve medeniyeti ben temsil ederim, dediklerimi yapıp bana yaklaşan kurtulur ve hayat hakkı bulur. Sen bu kafayla iflah olmazsın. Ekonomi, siyaset, azınlıklar, kültür, insan hakları ve demokratikleşme konularında şunları şunları yaparsan Batılı sayılır ve kurtulursun, yoksa treni kaçırır ve medeniyetten mahrum kalırsın, hem de benim gazabıma uğrarsın.” Osmanlı denilenlerin hepsini yaptı ve bunları yaptığı hâlde, değil-hatta-sırf bunları yaptığı için ve son uyum paketini açtığı 1908’den sadece on sene sonra altı yüz yıllık İmparatorluk yıkıldı. Tarih, yer ve özel isimleri silip bu şablonu boşaltarak 1984-2004 arasına bakıldığında; Türkiye Cumhuriyeti Devletine söylenen, dayatılan ve uygulatılanların yukarıda sayılan, Tanzimat’taki birinci baskı listeden ne farkı var? Âcizleştirilmiş devlet aynı devlet, teslimiyetçi aydın aynı, dayatma değneğini kurtuluş çubuğu diye halka yutturan basın aynı, yalnız; tarih 1914 değil, 2004, mütareke basını değil de AB basını, mandacıların adı başka.

Görülüyor ki; tarihin determinizmi doğruysa, “Aynı şeyler, aynı şartlar altında, aynı sonuçları verecekse” bu kez de neticenin değişmesi için hiç bir sebep yoktur. Kaldı ki; mirasını paylaşmak için sabırsızlanılan bir hasta adama yazılacak reçetenin elbette samimiyetsiz olacağı gerçeği, basit bir mantıkla bile peşinen görülecek kadar âşikâr değil midir? Tarihten her zaman ibret alınamadığı, çünkü insanoğlunun bazen unuttuğu doğrudur ama; bu kadar benzer bir formülle ve bu kadar sık aralıkla aynı felâketin yaşanabiliyor olması; izahında unutmak kelimesinin yetersiz kalacağı ve tam karşılığı için sözlükten başka sözcüklerin aranacağı çok daha vahim özellikleri akla getirmektedir. Halbuki; ancak dizlerinin üstüne düşmeden bu tuzağı görüp gereğini yapabilen kafalar geleceğe başı dik, alnı açık bakma hakkına sahip olabilir. Bunun yegâne yolu ise; bugünü doğru anlayabilmek için onun hazırlayıcısı olan düne iyi bakıp yarını isabetle tasarlayabilmektir.

Teşvik ödülü kazanan

Ahmet YAMAN

1955 yılında Tokat’ta

doğdum. İlk, orta ve lise

öğrenimimi burada yaptıktan sonra 1974’te Bursa Eğitim

Enstitüsü Türkçe bölümüne

girdim ve mezun olduğum 1977’den sonra çeşitli liselerde Edebiyat öğretmenliği ve

idarecilik görevlerinde

bulundum. 2000 yılında,

Moldova’da Gök Oğuz

Türklerine hizmet vermek

için Millî Eğitim Bakanlığınca

açılmış, Kongaz Süleyman

Demirel Türk-Moldova

Lisesi’nde Okul Müdürü

olarak görevlendirildim.

Üç yıllık görev süresini

tamamlayarak 2003’te yurda döndüm ve halen Tokat’ta

bir ilköğretim okulunda

Türkçe öğretmeni olarak

çalışmaktayım. Edebî,

kültürel ve sosyal konulardaki

bazı çalışmalarım değişik

dergi ve gazetelerde

yayınlanmış bulunmaktadır.

Evli ve iki çocuk babasıyım.