1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

DAMAR CEVELÂNI

Turgut Güler
Tanzîmât Dönemi’nin siyâsî otoritelerinden Âlî Paşa, bir ecnebî devlet adamıyla yaptığı sohbette şunları söylüyordu: “İslâm cemaati gâyet misâfirperver ve demokrattır. Avrupa’da olduğu gibi, babadan kalma hukuk ve imtiyâz usûlleri bizde kat’iyyen cârî değildir. Buna binâen, devlet ricâli, mechûl bir âlemden çıkarak vezîr, nâzır olur. İktidârdan uzaklaşınca, bir köşeye çekilir, mahfî bir hayâta karışır. Bundan nâşi, husûsî hayat, bizlerde gizli bir âlem hâline gelmiştir.”

Başta Ziyâ Paşa, devrinin edebî ve fikrî şahsiyetleri tarafından meşrûtî idâreye, dolayısıyla demokratlığa en büyük engellerden biri olarak takdîm edilen Âlî Paşa, Türk devlet ve insanını yücelten bu sözleri, hem de yabancı kulaklara sarf ediyor. “Zafernâme”nin, tahkîre mârûz kalmış Âlî Paşa’sı ile, yukarıdaki ifâdenin sâhibi Âlî Paşa’yı yan yana getirmek ne kadar zor… Fakat, daha da zor olanı, Âlî Paşa’nın dedikleriyle bugünü aynı kareye yerleştirebilmek…

Nerede kaldı demokrat yapılı devlet ricâli? Nerede kaldı husûsî hayâtın gizli bir âlem olarak görülüşü? Âlî Paşa’ya, telâffuz ederken bile gurûr ve sürûr veren Avrupa’nın babadan kalma hukûkuna tepeden bakışı; maalesef günümüzde hayâlin bile ötesinde duruyor. Şâhid olduğumuz karakuşî hukuk icraatının, bırakın babadan kalmasını, hiçbir akrabâ ile irtibâtı bulunmamaktadır.

Resmî ağızlar mârifetiyle: “Her şeyi tartışmaya açmak doğru değildir. TRT-6 kanalını tartışmaya açsaydık, bir sürü söz söylenecekti. Biz, hemen karar verdik ve açtık.” denilerek, Âlî Paşa’dan kaç fersah geride durulduğu itirâf ediliyor. Bu son derece vahim kelime grubuna sığdırılan, sâdece tartışmaya “ecnebî” kalmak değildir. Türk Devleti ‘nin bekâsını pek yakından ilgilendiren hayâtî bir mes’elede, keyfî karâra dayalı icraat yapılmıştır. İşin “mahfî” safhalarında ve yaşanan hây u hûy arasında, hangi yabancı müdâhale, dayatma ve hattâ direktiflere kapı açıldığını, tahmin etmek zor olmuyor.

Yeri geldiğinde “cumhûr” ve “cumhûriyet” mefhûmlarına can simidi gibi sarılanlar, bunu sırf kalabalıklara slogan atmak maksadıyla yaptıklarını, yüksek tepelerden gelen “televizyon açılışı ifşaatı”yla göstermişlerdir. Bâzı şeyler, şeklen uygun görünebilir ama, millî ve mâşerî vicdandan kaçırılan her zerre, yarın atom bombasından daha çok tahrîbâta sebep olur.

1839’dan bu yana görülen “ıslahat” etiketli adımlardan hiçbiri, Türk milletine, bahsedilen gayr-ı Türkçe televizyon kanalı mertebesinde aşağılanma hissi yaşatmamıştır. Bu, bîgâne tepelerden inme karar, Türk Yurdu’nun ve Türk Devleti’nin yarınlarına konmuş, hasar gücü yüksek dinamit kalıbı hükmündeki emr-i vâki, daha ilk dakikasından itibâren, “ayrı bayrak, ayrı meclis, ayrı marş” taleplerine yol açmıştır. Anılan hareketin, millî vasfı olmadığı gibi, pek çok millet sıfatımızı da tuşa getirmek azmindedir.

Türkiye Cumhûriyeti’nin bir kısım vatandaşlarına hitâb ettiği söylenen, Türkçeden ayrı dildeki bu televizyon kanalı, gûyâ, gayr-ı resmî ve kaçak yollardan yayın yapan bâzı televizyonların önünü kesmek maksadıyla aç ılmışmış. Hâlbuki, Kanunsuzluğu önlemenin yolu, devletin vidalarını yalama yapmak değildir. Güçlü devlet, bu tarz tedbirleri, heybetinden ve azametinden en ufak tâviz vermeden alır, kaanunu hâkim kılar. Tartışmaya açılmasından korkulan bu kabil hususların, Türk Devleti’nin en temel ve vazgeçilmez özelliklerine halel getireceği, niçin hesâb edilmez?

Mes’ele, etraflıca düşünüldüğünde, bizim millî bünyemizin derinden sarsılmasına sebep olacak bir yenilik(!) hareketinin, kadîm ve kıdemli düşmanlarımız tarafından sahneye konduğu, anlaşılmaktadır. Ortada, tevili mümkün olmayan bir kasıt vardır. Kastedilen de, Türk’ün millî tesânüdü ve vatanıdır.

Âlî Paşa, karşısındaki yabancı devlet adamına, bizdeki idârecilerin bir mechûlden geldiklerini, vazîfeleri hitâma erdiğinde de, bir köşeye çekildiklerini ifâde ediyor. Paşa’nın dile getirdiği realite, Türk târihinin pek çok döneminde geçerli olmuştur. “Tevâzû ve haddini bilmek” şeklinde özetlenebilecek bu durum; aslında Türk cemiyet profilinin de pek anlamlı bir fotoğrafıdır. Arada, elbette bu kâidenin dışına çıkan megaloman ve gösteriş meraklıları görülmüştür. Her cemiyet ve devir, bu şekildeki istisnâlara alışıktır. Mühim olan, umûmî çizginin bozulmamasıdır.

Yurdumuzun ufkunu karartan tâlihsizliklerden biri de, tevâzû hasletinin, devlet kapısından dışarıya atılmış olmasıdır. Âlî Paşa’nın bahsettiği o, geldiği yeri de, gideceği köşeyi de bilen insanlara, hasret kaldık. Meydânımız, en küçük tepelerden başlayarak, erişilmez dağ zirvelerine kadar, bütün yüksekliklere tapu çıkaran fahriye ehli ile, onlara kasîde düzen şahsiyet fukarâsı dalkavuk takımının heyheyleriyle inliyor.

Bütün mânevî değerlerimiz, iler-tutar yanı bulunmayan, basitin basiti kampanyalara sermâye edilip, ayaklar altında parçalanıyor. Gün geçmiyor ki, millet kalemizden bir büyük taş daha düşürülmesin…

Türk milletinin geleceğine dâir bilcümle ümit ve tasavvurları silip süpüren “açılım” destekli imhâ hareketi, belli ki; çok kuvvetli, iri yabancı ortaklar mârifetiyle icrâ edilmektedir. Yoksa, durup dururken, recül-i devletimize Londra saraylarında âferinler verilip, nişanlar takılır mı? Vaktiyle, bizim Cezâyir ve Tunus limanlarımızda iskeleye yanaşma izni almak için Sultan III. Mehmed’e mücevher işlemeli org hediye edenler, bu maksatla İstanbul’a gelebilmek uğruna kırk türlü kılığa girenler, bugün, siyâsîlerimizi ayaklarına çağırıyorlar. “Zül” denilen fiil, bâzen zillete uğrayanların şahsî gayretleriyle tecellî eder ve onların hizâsında biter. Lâkin, milleti hedef alan alçaltma, eritme harekâtı, târih koridorunun bütün oda ve salonlarını kullanılamaz hâle getirir. Şu anda, böyle bir harâbezârın yakın çekim karelerini, gözümüze soka soka gösteriyorlar.

En fecî ve de dayanılmaz olanı ise, adım adım “geliyorum!” diyen felâket karşısında, sırtımızı dayayabileceğimiz bir emniyet duvarının kalmamasıdır. İftira, yalan kampanyaları açılarak, en temel insânî haklar çiğnenerek, ordumuzu şâibe altına sokmayı başardılar. Artık, ürkek ve şaşkın, adım atmaya mecâli kalmamış bir ordu realitesi ile karşı karşıyayız.

Ulaşılan bu ordu neticesi, Türk’ün gölgesinden bile korkan mâlûm düşmanın çok büyük propaganda taktikleri ile elde edilmiştir. “Ordu-millet” olmakla şöhret bulmuş ve bu vasfıyla târihin her döneminde iftihâr etmiş bir milletin, ordusuz kalması ne demektir, tahayyül edebiliyor musunuz?

Her müessese gibi, orduda da elbette, şahıslarla sınırlı birtakım yanlışlıklar olabilir. Bunun aksi, hiçbir devlet ve cemiyet için doğru değildir. Fakat, Türkiye’de son yaşanan ordu merkezli iftirâ sağanağı, aslâ şahıslar seviyesinde değerlendirilemez. Bu, topyekûn Türk ordusunu hedef alan ve milletlerarası bağlantıları çok kuvvetli olan bir iftirâ kumkumasıdır. Hattâ, buna “savaş” demek daha uygun düşer.

Aynı şekilde, Türk millî vicdânının aynası olan hukuk sistemimiz de, ordununkine benzer bir harekâtla, kanaat kirliliği vâdisine götürülüp bırakılmıştır. Hukûkun saf ve berrak olmadığı yerde, her çeşit gayr-i hukûkîlik, yeni yetme emr-i vâkilerle tezâhür eder. Türk hukuk yapısına, Türk’ü bir kaşık suda boğmak isteyenlerce mimarlar tâyin edilmesi, aslında hiç de şaşırtıcı değil…

Ordusu çökertilmiş ve saf dışı bırakılmış; hukuk mekanizmasının çarkları arasına çomak sokulmuş bir Türkiye’ye, yerlerde sürünen maarif yapısını da monte ettiniz mi, değmeyin düşman göğsündeki ferahlığa… Bunlar, kademe kademe, ama son derece hızlı ve de ince âyârları yapılmış hassas programlarla sahneye kondu, konuyor…

Bir bakıyorsunuz; Ermeni’nin, Rûm’un ve daha yığınla kavimsinin, rûyâda görse inanamayacağı tâvizler veriliyor. Adada mı istersiniz, dağ başında mı, ne kadar kilise harâbesi varsa, devletin imkânlarıyla, yâni tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı bulunan parayla ihyâ edilip âyine açılıyor. Rûm’a, Ermeni’ye gösterilen bu, hâriçten gazel okumalı tavrın, Ani’deki Fethiye Câmii’nde, yıkık-dökük bir dekorda Cum’â namazı kılan Müslüman Türklere gösterilmemesi, işin içindeki Çapanoğlu’nu da, Vehbî’nin kerrâkesini de âyân-beyân ortaya koyuyor.

Bir başka garîb ötesi iş de, bunca balta sallama fiilinin, hep İslâm(!) adına yapıldığına dâir propaganda. Yahyâ Kemâl ile Babanzâde Naîm’in, bir zaman dargın kalmalarına sebep olmuş “Türk Müslümanlığı” vâkıâsı, şimdi tamâmen kefenlenmiş bulunuyor. Bilhassa Eyüb mezarlıkları merkezinde cereyân eden o hayli seviyeli münâkaşadan, Türk’e âit bir Müslümanlık olduğunu savunan Yahyâ Kemâl gâlib çıkmıştı. Üstelik bu gâlibiyet, Ahmed Naîm’in pek sâfiyâne ve de lirik pişmanlık itirâfı ile elde edilmişti.

Âlî Paşa, Avrupalı diplomata, bizdeki şahsî hayâtın mahremiyetinden ve bunun muhterem mevkiinden söz etmektedir. Elhak, Müslüman-Türk yaşayışının en çok gıpta edilen bir yanına temâs eden Tanzîmât Paşası, mezârından kalkıp 2010 Türkiyesine baksa, ne kadar büyük bir şaşkınlık içinde kalır?

Katledilen hukûk ile teknolojik haberleşme ağları kol kola verip, mahrem addedilecek tek kılımızı bile bize bırakmadılar. Her şey kılıfına uydurularak, tam mânâsıyla bir iftirâ, şantaj taarruzu başlatıldı. Mağdur veyâ mâsûm olduğun isbatlansa dahî, isnâddan isbâta giden yol üzerinde mârûz kalınan muâmele, harb esirlerini bile hafife çıkarır. Böyle bir zulmün, İslâm tâbirinin neresine bağlanabileceği, hakîkaten merak konusudur.

Demokrat zırhlara bürünerek de pekâlâ saltanat kurulabileceğini, yakînen görmüş olmayı bahttan mı, bahtsızlıktan mı saymalı? Yüksek makâmlarda oturanlar, yalnız resmî sıfat taşıyan kendi şahısları için değil, evlâd ü ıyâl ve de geniş çerçeveli kurenâları için saltanat imkânları husûle getirmişlerdir. Artık, çok mühim devlet işleri, ricâl-i devletin refîkaları, mahdum ve kerîmeleri mârifetiyle görülmekte, hiçbir Allah kulundan en ufak itirâz sesi gelmemektedir. Daha önceki dönemlerde, en fazla magazin değeri taşıyan ricâlin âile çevresi, bugün siyâsî icraat yapabilmektedir. Kimseden de, “bunun kaanûnî dayanağı var mıdır? Varsa, hangi kaanûn ve hangi maddelerdir?” soruları gelmiyor

Çok uzak mesâfelerden alınan tâlimât, direktif ve emirlerle, târihin en büyük milletinin kimyâsı bozulmuş, bu sûretle de Türk’ün azîz vatanı üzerinde, önce dilde başlatılan ve oradan – şimdilik - otonomiye kadar giden “açılım” senaryoları sahneye konmuştur. Vatanı bölüp parçalamanın adını “kardeşlik projesi” diye takdîm edenler, arkalarına aldıkları beynelmilel şer desteğine pek fazla güveniyorlar.

Art arda yaşanan zillet sahneleri, ortada devlet yapısı nâmına ciddî bir engel kalmadığını gösteriyor. Hâinlerle yapıldığı alenî hâle gelen görüşmeleri kastederek: “Biz görüşmeyiz, devlet görüşür.” diyenler, kendi şahıslarını temize(!) çıkarıp, devleti kirletme gibi, bir garîb tavrın içine giriyorlar.

Türk târihi, boydan boya, devleti mukaddes, kendini fânî ve kemter bilen devlet adamlarıyla doludur. Şimdi ise, durum tersine dönmüş görünüyor. Şahıslar takdîs edilirken, devlet için zelîlâne vaziyetler hazırlanıyor. Şahıslarını ve şahsî menfaatlerini devletin üstüne çıkaran kadrolar, bizim millet olarak lânetimizi üstüne çekmiştir. Onların hesapsız iştah ve yükselme plânları yüzünden, kararan devir ve asırlarımız az değildir.

Kanije kahramânı Tiryâkî Hasan Paşa’nın, kendisine tevcîh edilen vezîrlik pâyesi için: “Yerimizde kim olsa aynı şeyi yapardı. Vezîrlik, bu kadar ucuzladı mı?” deyişi ile günümüz siyâset manzarasının herhangi bir benzerliği, yakınlığı kalmamıştır. “Gün akşamlıdır devletlûm, dün doğduk, bugün ölürüz. Lâkin devletimiz ilelebed pâyidâr olacaktır.” düstûru, devleti idâre edenlerin zihninden, usta işi ameliyatlarla sökülüp alındı.

Elbette, bulanan suyun bir de durulma vakti vardır. Vakit geldiğinde, Türk milletinin damarlarında hâsıl olacak cevelânın önüne, kimse geçemeyecek, buna gücü yetmeyecektir.

Bizim, su takvîminde bulanma çağında olmamız, tabiî ki, irâdemiz dışındadır. Lâkin, şaşmaz ve yanılmaz ilâhî irâdenin, Türk milletinin yarınlarını, duru su berraklığında saf ve temiz kılacağına inancımız tamdır.

Nice oyun kurucuların, kurdukları oyun içinde heder olup gittiklerini, Türk milletinden daha iyi bilen bir millet, gösterilemez…