1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Dâimî Tasfiye Hâli”

Yahyâ Bâlî
Eğilmeden, dimdik yürüyenlere “doğruluk” timsâli gözüyle bakılır. Fakat, bir de boyunu kısa göstermemek için dimdik yürüyenler var. Bunlar, umûmun içinde küçük bir azınlık. Setretmeye çalıştıkları boy kısalığı, mecâzî mânâ âleminde sarsıcı aksü’l-amellere sebep oluyor.

Mevlânâ’ya atfedilen: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” düstûru; işte, bu “boy” kaçakçılarına hitâb ediyor.

Hakîkati, dâima “Güneş”e benzetirler. Gözlerimiz, Güneş’in bulunduğu noktaya bakamaz. Bakarsa, şiddetli ârızalara uğrar. Doğru olanı, görmek de göstermek de, aynı cesâret kategorisine giriyor. Köhnemiş fikirler, kafamıza saplanmış paslı çiviler gibidir. Bulundukları yerden söküp atmak, zannedildiği kadar kolay olmuyor. Hem, sağlam bir kerpeten lâzım, hem de çivi çıkarken hissedilecek acıya mütehammil bir bünye.

Bahsedilen cerrâhî müdahale, ancak, bu milletin vücûduna göre biçilmiş “maârif gömleği” giyilerek yapılabilir. Bu ise, “muhâl ötesi” bir imkânsızlık demek. Vaktiyle “eğitim” bahçesini öyle talan etmişiz ki, bugün iler-tutar yanı kalmamış. Merkebi mektebe sokanların, oranın ahıra dönmesinden şikâyet hakkı var mıdır?

Durumun manzarasındaki bu vahâmette, apaçık şekilde düşman parmağı var. İnsan, düşmanının birtakım fazîletine inanabilir ama, samimiyetine aslâ! Bizi, en zayıf noktalarımızdan vurup, sırtımızı yere getiren düşman, her tuş oluşumuzda hedefine biraz daha yaklaşıyor. “Su uyur, düşman uyumaz!” meseli, kulağımıza su kaçırıldığı için, “ehemmiyetsizler” merdivenine alınmış.

Türk’ün, tez elden kayıp rûhunu bulması şart... Her dâim “koyun” gibi görünme alışkanlığından kurtulup “kaplan” gerinişleri göstermeliyiz. Uysallık ve canavarlık; yâni koyun tabiatı ile kaplan huyu, insanın özünde yan yana duruyor. Bu yüzden, bâzı hâdiselerin ardından, şaşkınlık bakışları atıldığını görüyoruz. Herhangi birinden “beklenmeyen” davranış, onun insanlığının bir an için kenâra bırakıldığını anlatır ve üstüne hayreti dâvet eder.

Mehmed Âkif:

“Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum,

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”

derken, “koyun” ve “kaplan” görünüşlerinin insanı nasıl sarmaladığını, “hamâsî” nefesle dile getiriyordu.

Yalnız, “avâm” ile “havâs”ın bu hususdaki reaksiyonları birbirine benzemiyor. Sıradan vatandaş kitlesi ile kendini “elit”ten sayan zümre arasında, meselâ alkışlama farkı, bâzı ip uçlarını içinde taşıyor. Havâs, beğendikçe alkışlar; avâm ise, alkışladıkça beğenir.

Buradan çıkan neticeyi, “demokratik” etiketi taşıyan her cins faaliyete, gemici feneri gibi tutabilirsiniz. Lâkin, “oy çokluğu”nun fazîletinden dem vuranlar indinde; avâm ve havâs farklılıklarından bahsetmek, affedilmez bir insanlık suçudur.

Aynı, kavak ağacının seveni, beğenenindeki kıtlık gibi, doğruyu dile getirenin takdirkârı da yoktur. Yalanın doğruya tercih edilmesi, bir başka vâdide, edebiyat bahçesinde soldurulan güllerin bedduâsını da sırtına alır. Zâten, dünyâ târihi göstermiştir ki; her millet, lâyık olduğu edebiyâtın diliyle konuşur. Memleketi saran argo ve kekre külhanbeyi aksânı, hemen hemen bütün işlerimize ayna tutmaktadır. Bu arada, unutulan bir husus var. O da, aynayı kullanma şeklidir. Aynaya sık sık bakan, kusurlarını göremez. Hatâ ve eksikliklerin meziyet hâline gelmesi bu ayna istimâlindendir...

Geleceği olmayan, yarınsız gâlibiyetler, aslında mağlûbiyet hânesine yazılmışlardır. Onun için; ortaya konan emek ve eserin, ufuk derinliği olmalıdır. Sonraki zamâna ve nesillere taşınamayan, “başarı” kategorisine kazarâ kaydedilmiş ameller, ucundan hava kaçıran balon misâli, tez vakitte yamyassı hâle gelir.

Gölgesi geniş fiillerin bir başka özelliği de, kıskançlık cezbedecek derecede zengin duruşlarıdır. Elbette, bu zenginlik nakdî ve servet yekûnu bir vâridât değildir. Belki, dâire içinde böylesi zenginlik de -eşyânın tabiatından- husûle gelmiştir. Ama, fikir ve ideâl zenginliği, daha mânâlı, daha ihâtalı görünmektedir.

Her zenginlik düşman kazanır; fikir zenginliği hepsinden çok. Eğer, bahsedilen zenginlik “millî” renklere boyanmışsa, o zaman düşmanın dizilişi de millet ve devlet çapındadır.

Çok büyük ve çok zengin başarıların düş manları, önce, karşılarına aldıkları memleketin tımarhânelerini kapatmak isterler. Zîrâ, onlar bilirler ki, “deli” seviyesine yükselmemiş liderler ve kadroları; isâbetli, kalıcı işler yapamazlar. Öyleyse, mâlûm Rus Çarı Petro gibi delilerin, önüne geçmelidir. Tımarhânesi olmayan ülkelerde, insan, deli olduğundan emin olabilir mi?

Körler diyârında görmek, nasıl marazdan sayılırsa; âcizler ve dalkavukların kol gezdiği yerlerde de deliler, aynı muâmeleye tâbi tutulur. Târihimizde -maalesef- Petro kâbında bir delimiz olmadı. Dışarıdan mürekkepli kasıtlı satırlarda Mustafa, İbrâhim, Murad gibi mâsum karakterlere, hiç de hakları olmayan “deli”lik isnâdında bulunuldu. Bize, sıfatını gerçekten hak edecek “deli” her lâzım...

Bu diyarda, söyleyeni değil, bağıranı dinlerler. Meydân-ı siyâsette sazı eline alan, kurtuluşun kendi ferâsetinde gizli olduğunu haykırıyor.

“Parti” kelimesinin, İslâmî karşılığı “hizib”. El’an kullanılan “hizibleşme” sözü, az buçuk anarşiye kapı aralıyor.

Hasbe’l-kader liderlik mevkiine gelmiş siyâsilerin, bâzı zamanlarda öyle garîb beyanları oluyor ki, asgarî ölçülere sığdırmakta hacim rakamları tâkatsiz kalıyor.

Develerin, kendilerine bir eşeğin kılavuzluk yapıyor olmasından rahatsızlık duydukları aktarılır. Şâyet bu doğru ise; develer, ileri seviyede hürmete lâyıktır.

Türkiye’deki siyâsi parti kadrolarına nazar edildiğinde, lider dışındaki kuru kalabalığın, sâdece mevzûâta uygunluk rolü oynadığı görülür. Yeşilçam figüranlarının bile, bu “nefîr” yanında yükselen bir çizgisi var.

Mes’ele, memlekete hizmet edip, nasırlaşmış yaralara çâre olmak mıdır, yoksa “figüran altı” siliklikle cüzdan doldurmak mı? Hangisinin daha ön plâna çıktığını, bilen biliyor.

Osmanlı târihine, soyundan gelen bir devir ekleyen Köprülü Mehmed Paşa’nın ümmîliği, hemen her mahfilde bilinir. Paşa, icraatı ile, nice icâzetmâne sâhibini geride bırakmıştır.

Günümüzdeki siyâsi cücelikten bahsederken, konuya elbette diploma teşhîri gibi basit bir zâviyeden bakılamaz. Köprülü Mehmed’de olup da zamânede göremediğimiz şey, “irfân”dır.

“Menâkıbü’l-Ârifîn”i, tekrar tekrar okumamız gereken günler yaşıyoruz. Ârif oldur kim, önce kendini ve de haddini bilir...

Diş hekimliği mesleğinin parlayan yıldızı hâline gelen ortodontistlik, ağızdaki eğreti dişleri düzeltme, hizâya getirme işine deniyor. Bilhassa, çocukluk çağında ihtiyaç duyulan bu diş ameliyesi yüzünden, ağızlarındaki mâdenî çubuk ve zincirleri aylarca taşıyan ilk ve ortaöğretim gençliğine, her yerde rastlıyoruz.

Şöyle veya böyle, ağzı eğreti dişlerden kurtarmak mümkün. Lâkin, aynı mekânı dişlerle paylaşan tâlihsiz sözleri ne yapmalı? Çarpık ve de sakîl söz yığını, insan ağzında eğreti dişlerden daha çirkin duruyor.

Üst mevkilere yükselmiş nice zevâtın, “ben” diye açılan cümleleri; “beni”, “bana” diye sürüp gidiyor. O makâma her çıkan, mutlakâ kendisiyle başlayan bir “milâd” koyar: “Benden önce, benden sonra...”

Hâlbuki, kendini bilmek ne büyük fazîlettir. Kendini bihakkın öğrenen insanın, mağrûr görünme ihtimâli “sıfır”dır. Çünkü, insan denen acziyet romanını hatm ve hazm eden bünyede, gurûrun gölgesi bile kalmaz.

İnsanın, kendini bilme tedrîsi lâyıkıyla yapılamadığı için, piyasaya çıkan hemcinslerimiz, “ikbâl” de arslan kesilip kükremeye başlıyorlar. Ne hazîn tecellîdir, aynı et-kemik yığınlarını “idbâr”da fâre deliklerine girecek kadar küçülmüş görüyoruz.

Kendine saygısı olmayandan, kendinden öncekilere ve sonrakilere hürmet etmesi beklenir mi? “Vatana, devlete hizmet” terânesi ne olacak? O, öyle, olduğu yerde duracak...

“Pîr-i fânî” sıfatını hak eden ihtiyarlara baktığımızda, çoğunlukla mâzîyi ararız, keşke istikbâli görmeye çalışsak... İnsanın, kendinden yaşlı her büyüğü, onun aynı zamanda geleceğidir.

Çevreyi idrâke başladığımız en küçük yaş diliminden başlayarak, ömrümüz kahraman hikâyeleri dinleyerek geçiyor. Kahramanlık; öyle erişilmez, ulaşılmaz bir yerde durmuyor. Herkesin, kendi kapasitesi dâhilinde bir “kahramanlık” cevheri, mutlakâ vardır.

Kahramanca ölmek, umûmun kabûlüne mazhar olmuş bir şerefli tavır. Fakat, kahramanca yaşamayı başarabilmek, daha fazla haysiyet kazandırır.

Hamâsî vâdide kahraman olmanın fizikî, rûhî içtimâî belli birtakım normları, kalıpları vardır. Lâkin, hamâset dışındaki hayat sayfalarında kahraman addedilmek için; nefsi yenmek, ayaklar altında çiğnemek lâzımdır. Zîrâ, nefsine çok itimadı olanın, başkalarına zerrece güveni kalmaz.

Hodgâmın kahramanlığı da, yalancı pehlivanlıkla aynı mindere çıkar. Daha yatsı ezanı okunmadan mumun fitili dibine düşer...

“İnsan, ektiğini biçer” diye bir atasözümüz var. Aynı sözün “ne ekersen onu biçersin.” versiyonu da bulunuyor. Bu sözde anlatılan fiiller, her yerde ve her zaman aynı neticeyi vermiyor. Vatan toprağına fakr u zarûret ekip de servet biçenlere ne demeli?...

Hiçbir mesleği, işi küçük görmek doğru değildir. Bu, ahlâkî bakımdan da zaaf işâretidir. Lâkin, kazandırdığı nakdî miktarlar mukâyese edildiğinde, bâzı çalışma erbâbının, hak ettiğinin katlarca üstünde hasâda kavuştuğunu görüyoruz.

Meselâ, bütün dünyâda olduğu gibi, Türkiye’de de profesyonel sporcularla onları çalıştıran antrenörlerin eline geçen para, ancak peri masalı rakamlarıyla yazılabilir. Peki, bu spor câmiâsı; çok zekî, çok çalışkan, çok kâbiliyetli insanlardan mı teşekkül ediyor? Bilhassa futbolcu topluluğuna bakanlar, vasatın bir hayli altında tahsil grafiği buluyorlar.

Rızkının mühim kısmını maç biletine harcayan çok büyük kitle, bir avuç pazarlamacının tahrîkiyle “fedâkârlık” kampanyalarına katılıyor.

Malını, mülkünü, âilesini, mukaddesâtını tuttuğu takıma fedâ eden ve: “Söyle, senden başka kimim var!” diye haykıran, çoğu sefâlet pençesine düşmüş bu acınası kalabalık; “binbir gece masalı” dekorunda hayat süren -ekseriyeti ecnebî- futbolculara hem binek taşı oluyor, hem de onları –hâşâ– tapılacak mevkilere çıkarıyor.

Her iki tarafa da, yâni biçenle biçilene sorsanız; alacağınız cevap, onlar için hakîkat, sizin için kocaman bir yalandır. Çünkü işimize yarayan yalan, hakikatin her çeşidinden yeğdir.

Milletler, âkıbetlerini kendileri hazırlarlar. Türk milletinin, “futbol”dan çok daha mühim mes’eleleri varken, orada çakılı kalmamız, aslâ hayra yorulamaz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan mağlûb çıkan ve her bakımdan morale ihtiyâcı olan Almanya; 1954 yılında, Konrad Adenauer’ın başbakanlığı zamânında futbolda Dünyâ şampiyonluğunu kazanır. Bütün Almanya, futbolcuları karşılamak için ayağa kalkar ve ülke âdetâ çalkalanır.

Târihin kaydettiği sayılı devlet adamlarından biri olan Alman Şansölyesi, heyecandan helecana yönelen milletinin karşısına çıkarak:

“Büyük Almanya’nın istikbâli ve kaderi 11 futbolcunun ayaklarına terk edilemez! Kendinize gelin ve Almanya’ya yaraşır işlerle uğraşın!”

der. Sokaklara dökülen insan seli, bu haklı ikâz üzerine sessizliğe bürünerek gündelik meşgalesine avdet eder. Bugün, Türkiye’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu, Adenauer fıtratında devlet adamı tipidir. Cumhurbaşkanı’ndan başlayarak, devlet ricâlini, tuttukları takımlarla birlikte anmak, ülke bütünlüğünün önüne barîkat kurmakla birdir. Mahcûba fırsat verdin mi, hemen küstahlaşır. Bu takım tutma işi de, çok mâsum heveslerle başlayıp katliâm psikolojisine kadar uzanıyor. Bir milletin fertleri tuttukları takım yüzünden kamplara bölünebilir mi? o memleket Türkiye ise, -maalesef- evet!

Birileri, bizim adam ve iflâh olmamızı istemediğinden, futbol tarlası hasadına ayrı bir önem veriyor, hattâ, takım desteklemeyi modern fikirler arasında gösteriyor. Hâlbuki, modanın fikir sâhasındaki adına “cereyan” dendiğini, aklı başında herkes biliyor. Neylersin, bâzıları cereyana kapılmayı çok seviyor. Bu yüzden, unutma (alzheimer), titreme (parkinson) hastalıkları bizde erken yaşta başlıyor ve sârî oluyor...

Askerî birliklerin tâlimi esnâsında, “yerinde say!” komutu, pek sık verilir. Hayâtın hemen her safhasında, yerinde sayanlara rastlıyoruz. Dikkat edilirse, bu işi yapanlar, yâni yerinde sayanlar, yürüyenlerden fazla ayak sesi çıkarırlar. Bunun, elbette liste hacminde sebebi var. Ama, en öne çıkan âmil, “boş oturanın boş kalfası” sözünde gizli. Yapacak işi olmayanın, diline susturucu takamazsın.

Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanı, bu hâlet-i rûhîyenin nefis bir takdîmidir. Oradaki “Hayri İrdal” tipi, yerinde sayma işinin ne hârikulâde tarzda icrâ edilebileceğini, “virtiöz” mahâretiyle gösterir. Tamâmen lüzûmsuz bir müessese olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, durumun farkına varılması üzerine fesh edilecekken, Hayri İrdal’ın keskin zekâsı devreye girer ve “dâimî tasfiye” karârı çıkarılır. Enstitü’nün, İrdal dâhil bütün kadrosu, aynı maaşla dâimî tasfiye programına aktarılır. Çok acı ama, bugün hâlâ dâimî tasfiye hâlinde olan yığınla resmî dâiremiz var. Sık sık duyduğumuz “tüyü bitmemiş yetimin hakkı”, bu tasfiye sofralarında tabağa konuyor.

Yüksek makamlar, mevkiler; yalçın kayalarla kaplı tepeler gibidir. Koşarak çıkanlara nefes darlığı verir. İlk anda bunu fark etmeyenler, zaman ilerledikçe tıknefes olduklarını kabûllenirler. Oysa, sindire sindire ve belli aralıklarda kamp kurularak yukarı çıkılırsa, zirvenin havası ciğerlere çekilirken herhangi bir sıkıntı yaşanmaz.

Böylece, yerinde saymamanın ilk şartı, ciğer ferahlığı oluyor. Aldığımız havanın, hiçbir kısa devre riski yaşamadan bronşlara uzanması, tıbbî yönden ne derece sağlık işâretiyse; millet hayâtında da aynı hoşluklara, sürûra vesîledir.

Gelgelelim, Türkiye’nin yüksek makamları nicedir bu saâdetten mahrûm. Çünkü; hem yerinde sayan, hem de kendinden başka medhedilecek kişi ve nesne göremeyen zevât, o koltuklara âdetâ yapıştı. Şunu unutmamak lâzım ki, kendini medheden insan, başkalarını takdirde acze düşer.

Nef’î merhûmun:

“Âferin ey rûzgârın şehsüvâr-ı safderi!

Arşa as şimdengerû tîg-i süreyya-cevheri!”

mısrâlarıyla övdüğü şahıs, Osmanlı Hâkânı Sultan Osman Hân-ı Sânî, nâm-ı diğer Genç Osman’dır. Kendini Pâdişah’ın üstünde gören bu megalomani, maalesef el’an yüksek tepelerin hâkimi görünmektedir.

Dağ, yaklaştıkça büyür; çocuk, büyüdükçe uzaklaşırmış. Burada kastedilen mesâfe, metrik ölçülere meydan okuyan kalb, gönül mesâfesidir. Uğruna her türlü fedâkârlık yapılan çocuklar, yılların üst üste yığılmasıyla berâber, ebeveynlerinin yanında uzak diyarların havasını teneffüs ederler.

İnsanoğlunun hayâtı bu “hatt-ı istivâ” üzerine oturtulmuştur; altında kalanlarla üstüne çıkanların iklimi farklı oluyor. Torun sevgisinin mübalâğa edilmesinde de, belki bu “dağ-çocuk” münâsebetinden doğan hayâl kırıklığının tesiri vardır.

Büyümenin, insan fizyolojisine düşen hissesi, az biraz şâyiâlıdır. Yâni, tam ve eşit parçalara ayırmak ihtimâli bir hayli zayıftır. Fakat, bu “büyüme” lâfzında gizlenen kederler, hasretler, hayıflanmalar hep “küçülme”ye atıf yapıyorlar.

Bunu, Türk milletinin uzak-yakın bütün şûbelerini içine alan geniş Türklük âilesi içine tatbîk ettiğimizde; perestroyka, glasnost perdelemeleriyle ortadan kalkan maskenin, neleri sakladığını gördük. Beyhûde ve körü körüne pompalanan hamâsî havanın, hiçbir işe yaramadığı anlaşıldı. Çünkü, köprünün altından geçen sular, büyüyen fidanlar “ırak” makâmında besteler yapmış. Kardeş zannedilenlerin, pek de öyle olmadığı; vaktiyle ekilen husûmet tohumlarının, âileye ayrılık fikri zerk ettiği ortaya çıktı.

Gorbaçov’dan önceki döneme âit Türk dünyâsı duygularımızla, ondan sonraki devrin hissiyâtı arasında, ne büyük ve zorlu yokuşlar var.

“Türk” yerine “Türkî” dediğimiz bu devletlerle, arzu edilen seviyede sıcak münâsebet kurulamamasının, Rusya’yı ilgilendiren kısmından daha fazlası bizden, yâni Türkiye’den yöneliyor. Zîrâ, ehliyetli ve mütevâzı devlet adamı yetiştiremiyoruz.

Asırlardır Türk’e yapılan zulmü mânâsız “entel”likler uğruna, bir kenâra koyduk. Hâlbuki, zulmü afvetmek büyüklük, unutmak küçüklüktür. Biz, her zaman olduğu gibi, bu sefer de işin kolayını seçtik ve Kırım’dan Yakutistan’a; Baltık kıyılarından Balkan zirvelerine uzanan koca bir coğrafyayı taş soğukluğunda seyre daldık. Hepsi bu kadar! Hâfıza-ı beşerin nisyân ile dolu olduğunu, kendi bünyemizde isbat ettik.

Bütün muhterem kadınları ve hamiyetli devlet adamlarını tenzih ederek: “Kadın kolaylıkla inanır ve daha kolaylıkla inandırır.” sözünü, bizim son iki yüz yıllık devlet ricâline “birinci dereceden üstün hizmet nişanı” niyetine vermeli. Doğrusu pek yaraşır. Sözdeki “kadın”ı, istediğiniz nesne veya sıfatla değiştirebilirsiniz...