1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

DÂİMÎ UÇUŞ HÂLİ

Husrev Budin
“Men bende-i Kur’ân’em, eğer cân dârem.

Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtâr’em.

Eğer nakl küned cüz in kes ez güftârem

Bîzârem ez û, v’ez ân sühen bîzârem.”

(Canım vâr oldukça, ben Kur’ân’ın kölesiyim./ Ben Muhammed Muhtâr’ın ayağı toprağıyım./ Eğer benim sözümden, bundan başka bir şeyi, bir kimse naklederse,/ O kimseden de, o sözden de bîzârım.)

Mevlânâ’ın ve de Mesnevî’nin özü, tablet hâlinde bu mısrâlara yerleştirilmiştir. Onun ve eserinin, ham-ervâhlığa sermâye yapılacak hiçbir muğlâk yönü bulunmamakla berâber; asırlardır, yanlış adreslere götürülmek, bilhassa İslâmî çerçeveden çıkarılmak istenen Mevlânâ, bu isnad ve çarpıtmalardan oldukça bîzârdır.

Mevlânâ’ya en çok yakıştırılan “hümanist” sözü, sözlükteki karşılığını unutturacak kadar “insana rağmen” yerlerde gezdirilmektedir. Nerede, ne zaman “hümanizm” rüzgârı estirilmeye başlansa; muhakkak, ardından en sağlam örf ağaçlarımızdan biri veyâ birkaçı dibinden köklenmeye çalışılır.

Hümanizm, kozmopolitliğin bir başka tezâhürüdür. Bunu, allayıp-pullayıp doktrin diye takdîm edenlerin şuûrlu kısmı; hem ateist, hem de materyalist çizgide taş toplayanlardır. Onların arkasına takılan kuru kalabalığın, öyle derin analizlere ayıracak vakitleri de yoktur, kavrayacak kapasiteleri de. Bahtlarının rüzgârına kapılmış gidiyorlar.

Bâzı mefhûmların mânâları ile insan üstüne düşen gölgeleri, tanınmayacak şekilde birbirinden ayrılıyorlar. “Hümanizm” tâbiri de bunlardan. Sözlükte: “İnsanlık, insancılık, insanlığı sevme ülküsü” gibi karşılıkları olan hümanizm; müracaa kitaplarındaki -kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm- referansları, çoktan imhâ etmiş görünmektedir.

Yerine göre, en ileri ucdaki maddeye tapanlardan, “Kabala ehli”ne kadar her çeşit düşünce biçimi, kendisine uygun bir hümanist manifesto açıklamıştır. Herkesin peşinden gittiği bu ayrı renk ve tonlardaki hümanizm, maşa derekesine indirilmiş bir sahtekârlık metâı olmuştur. Yine de – taşıdığı cilâ yüzünden – kalabalıkları ardına alabilmektedir.

Mevlânâ’ya atfedilmeye çalışılan hümanist etiketler, onun hakikî insanca bakışı karşısında pek zavallı ve sakîl duruyorlar ama, bunu fark etmenin ilk şartı, Mevlânâ’yı okumak; ikincisi de, okuduğunu doğru anlamak.

Mevlânâ, “Kur’ân’ın kölesi” ve “Hz. Muhammed’in ayağının toprağı” olduğunu, bunun dışında kendisi hakkında serdedilecek her sözden “bîzâr” olacağını, âdetâ vasiyetnâme hükmünde ifâde etmiştir.

Hristiyan ve Mûsevî akîdeleri, Mevlânâ’nın gönül köşkünde – misâfir olarak bile – aslâ konaklamadıkları hâlde; Mecûsî, paganist, ateist kılıklı eğreti söz çuvallarını da sırtlayan İncil ve Tevrat ehli, Mevlânâ’nın “gel!” nidâlı dâvetine, onu İslâm dâiresinden ihrâc etmek hevesiyle koşmaktadırlar.

“Şeb-i Arûs” adı altında, her 17 Aralık günü yapılan programlar, artık “revü” anlayışıyla hazırlanmaktadır. Bu merâsimlerin başına, içine, sonuna serpiştirilen mûsıkî ile, şeklen vâr olan semâ faslını kenâra koyun; geriye kupkuru bir salon takırtısı kalır. Ancak “vecde müstağrak” olması beklenen “semâ”, arzû ve emir üzerine icrâ edilen folklorik temâşâya dönüştürülmüştür. Bir kısım mahfillerde semâ için, “Konya yöresi halk oyunu” muâmelesi yapılmaktadır.

Mevlânâ, Kuyumcu Selâhaddin’in dükkânından gelen âhenkli çekiç seslerini duyduğunda:

“Yekî gencî bedîdâmed der in dükkân-ı Zerkûbî,

Zihî sûret, zihî mânî, zihî hûbî, zihî hûbî…”

(Bu kuyumcu dükkânından bana bir hazîne görünüverdi./ O, ne çehre! O, ne mânâ! O, ne güzellik! O, ne güzellik!)

mısrâları, dilinden dökülüvermiş ve orada, sokak ortasında semâa başlamıştı. Semâın özünde; kulakla lisânın gönülde buluşması yatar. Devlet protokolü ile baştan başa bürokrasiye yatırılan Şeb-i Arûs programlarında, ne kuyumcu çekicinin âhenkli sesini, ne de sözün bu âhengi vezne taşıyışını hissedersiniz…

Ad, sıfat ve etiketlerin aldatıcılığı, şiddeti; tesiri uzun süren zihin bulanıklıklarına yol açıyor. Onun için, “hümanizm” kelimesinin yarım bıraktığı, hattâ hiç başlayamadığı “insan” başlıklı huzûr reçetesini, doğru yerde aramak lâzımdır.

Mevlânâ’nın dilinde, kaleminde ve maddî, mânevî sulbünde, bahsedilen reçetenin ne kadar isâbetli yazıldığı, şifâ dağıtması için, dâvetine uyacak gönülleri beklediği, ciddî bir nazarla anlaşılacaktır. Fakat, “Mevlânâ Hudâvendigâr’ın görklü nazarı”, baştan başa hikemîdir. Bu nazar, her dimâğın idrâk edebileceği kolaylıkta değildir. Gayrete, zahmete, emeğe ihtiyaç duyar.

Aynı yolun bir başka büyük yolcusu Yûnus Emre, ilâç isimleri ve tedâvi yollarıyla, şıkır şıkır akan dere misâli; gözümüze, kulağımıza ziyâfet çeker.

Yûnus’un da, Mevlânâ’nın da varmak istediği menzil aynıdır: İnsan gönlü… Çünkü; “Gönül, Çalab’ın tahtı”dır. Çalab’ın, yâni Yüce Yaradan’ın lâ-mekânlığı ile, gönülün hiçbir yerde eğlenemeyen dâimî uçuş hâlini, Mesnevî’de ve Yûnus’un mısrâlarında doyasıya seyredebilirsiniz.

Gönlünü âsûde kılan insan, her bakımdan huzûr içindedir. Şahsî ve mâşerî ayna tutuşlar, hep aynı sükûnet iklîmine doğrudur.

Siyâsî mânâda, insan gönlüne hoşluklar yaşatan en nâmlı devlet, Osmanlı’dır. Bunun, bir kuru tefâhür olmadığını; fazla derine inmeden, lâfı uzatmadan Balkan, Kafkas ve Orta Doğu coğrafyalarına bakarak anlayabilirsiniz. Anılan üç bölgenin Osmanlı ile yaşadığı dünü, bugünkü çetrefil manzaranın yanında ne kadar mes’ûd görünüyor.

Osmanlı nizâmını, askerî ve mâlî ölçülerin içine hapsederek açıklamaya çalışmak, insanlık târihinin bu en geniş bakışlı devletine, insafsızlık etmek demektir.

Türk idâresinin, gayr-i Müslim tebaaya, sırf daha fazla vergi almak maksadıyla toleranslı davrandığını söyleyenler, pek ucuz bir târifeye abone oluyorlar. Yine, koskoca Türk-İslâm medeniyetini, tek başına ordu teşkilâtına mâl etmek, aynı kolaycılığın bir başka görünüşüdür.

Elbette vergi ile ordu, her devlet gibi Osmanlı’nın da vazgeçilmezlerindendir. Ama, insanlığa adanmış muazzam bir sistemi, hacimsiz parantezler içine koyuvermek, olsa olsa, adresi belli kasıt ehlinin eseridir.

Osmanlı Devleti’ni; ordu geçecekse yol yapan, vergi alacaksa müsâmaha gösteren pek sıradan bir hüviyete sokup takdîm edenler; kin, soykırım ve art niyete rağmen hâlâ ayakta duran eserlerin, hangi mantıkla yapıldığını da îzâh etmelidirler…