1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Daha önceleri neredeydiniz?

Turgut Güler

Öyle anlar vardır ki; imrenmenin, kıskanmanın, özenmenin ötesinde mânâlar taşırlar. Böylesine husûsî vasıf ve sıfatlarda yüklü bu “yektâ” anları tesbit edebilmek; yeri geldiğinde tekrar tekrar görebilmek, duyabilmek ne kadar iyi, hoş ve güzel olurdu...

Meselâ, Ötüken Yış’da, Oğuz Kağan üniforması giymiş Mete Hân’ın; altı oğlu, yirmi dört torunu ve bunlara bağlı Oğuz boyları mahşerine, vasiyet hükmündeki hitâbını duymak:

“Takı taluy, takı müren!

Kün tuğ bolgıl, kök kurıkan!”

kükreyişiyle, kulaklarımın pasını silmek isterdim.

Yine meselâ, Kürşad nâm bir yiğitler yiğidinin maiyeti içinde bulunmak; puslu bir Orta Asya akşamında Si-Gan-Fu sokaklarına dalmak; Türklük idealinin, Çin Sarayı’nın havuzuna musluksuz oluklardan, kocaman lülelerle akışında gözlerimi dinlendirmek isterdim.

Yine meselâ, şimşekten hızlı giden atının üstünde, saçları arslan yelesi gibi savrulan Çağrı Bey’in akıncı erlerinin arasına katılmak; Kafkas zirvesindeki bulutları aralayarak Anadolu’ya bakmak, şahin uçuşuyla Ani’ye, oradan Van’a, Urfa’ya kanat çırpmak; Ağrı ve Palandöken’in “âb-ı hayat” tadındaki havasını içime çekmek; Malazgirt Ovası’nın bir yerlerine -tekrar geldiğimde almak üzere - kılıç, hokka ve kalem gibi edevâtı bırakmak isterdim.

Yine meselâ, Kutalmışoğlu Süleymanşâh’ın, Bizans birliklerini kıra devire, kıt’â büyüklüğündeki bir mesâfeyi, sanki turistik seyahat yapıyormuşcasına aşışını; Marmara sularına daldırdığı kılıcına yapışan kumları, önce Büyük Sultan Melikşâh için, sonra kendi adına öpüşünü; bu kumları İznik’e götürüp “Türk mâvisi” yapmaları için çini atölyelerine verişini; yüz kere, bin kere, şerbet misâli, içmek isterdim.

Yine meselâ, Artuk Gâzî adındaki cesâret timsâli bir “serdengeçti”nin, Harput’dan Meyyâfârıkıyn (Silvan)’e, oradan Mardin’e ve Veysel Karânî’nin yolunu tâkip ederek Yemen el lerine gidişini; güzergâhındaki önemli merkezlerde, banka şûbesi açarcasına, kendi adını yaşatacak devletler kurmasını hayranlıkla; Sultan Tutuş’un safında yer alıp Kutalmışoğlu’nu uçmağa götüren zincire halka oluşunu da, “kol kırılır yen içinde” sözünün burukluğu ile hatırlamak isterdim.

Yine meselâ, Alâeddin Keykûbad’ın Akdeniz sâhillerine inişini, karlı Toros tepelerinden seyretmek; üzerindeki meyve ağırlığını taşıyamayan muz dallarına sürtünerek mavi sulara değişini görmek; “Kalonoros”un “Alâiye” oluşunu, berceste bir mısrâ gibi okumak isterdim.

Yine meselâ, Bilecik Tekfuru’yla Yarhisar Tekfuru’nun kızını dünyaevine koymak maksadıyla Çakırpınarı’nda yapılan düğüne, Osman Gâzî’nin yanında katılmak; Bilecik Kalesi’ni içten fetheden “Bacıyan”ın hayır duâları arasında, “Holofira” kekreliğinden “Neylüfer” serinlik ve bereketine el çırpan Gelin Hanım’ı, Orhan Bey’imizin atının terkisinde, mürüvvet yolculuğuna uğurlamak isterdim.

Yine meselâ, Gâzi Süleyman Paşa’nın; Ece Halil, Evrenos Gâzî gibi gazâ erleriyle Çimpe’ye varışını, deniz üzerindeki bu yürüyüşü, zorlukları kolaylaştıran yüksek bir moralle yapışını, “Vesiletü’n-Necat” müellifi Süleyman Çelebî’nin dedesi Şeyh Mahmud’un mısrâlarına sığdırıp:

“Kerâmet gösterüb halka, suya seccâde salmışsın,

Yakâsın Rûmeli’nin, dest-i takvâ ile almışsın!..”

der ve bu seccâdelerdeki takvâ ellerini, onların dizi dibinde öpmek, öpmek isterdim.

Yine meselâ, Yıldırım Bâyezîd’in, Niğbolu Kalesi önüne yıldırımları kıskandırarak gelişini; cesâret mâdenini daha şehzâdeliği sırasında yakından görerek keşfettiği Doğan Bey’e imdâd edişini; kaleyi çepeçevre saran Haçlı kuvvetlerini tek başına yararak sur dibine varışını, burçlara yaslanmış Doğan Bey’e:

“- Bre Doğan!.. Bre Doğan!..”

diye haykırışını; altındaki şâha kalkmış beyaz atı dizginlemekte zorluk çekişini, ciğerlerime doldura doldura; yine, yine, yine yaşamak isterdim.

Yine meselâ, Çelebî Sultan Mehmed Hân’la Edirne’de, Meriç kıyısında sürek avına çıkmak; bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında, Hünkâr’ın genç vücudundan gelen uğursuz iniltileri duymamak için kulaklarımı tıkamak, gözlerimi kapamak; Hacı İvaz Paşa’nın Bursa’da inşâ ettiği külliyenin, dünya durdukça “yeşil” kalacak renginde, civan hükümdarın ebedî dinlenme ânına geçişine ve Çalab’a yönelişine rahmet duâları göndermek isterdim.

Yine meselâ, Manisa Sarayı’nda, Sultan Murâd-ı Sânî’yi geniş sedirinde otururken yakalamak; hüküm-fermâ oluşunu dünya gözüyle göreyim dediği oğlu Mehmed’in körpe tuğrasını taşıyan ve “hâkânî” edâ ile kaleme alınmış taht dâvetiyesini okurken temâşâ etmek ve göğsünün babalık duygularıyla kabardığını, hissetmek isterdim.

Yine meselâ, 1473 yılının yaz aylarında- Haziran olabilir, Temmuz olabilir- Amasya’da bulunmak, Şehzâde Bâyezîd’in babasını misâfir ettiği dekorun içinde dolaşmak; Uzun Hasan’la hesaplaşmaya hazırlanan Fâtih Sultan Mehmed’i, daha üç yaşındaki torunu Selim kucağında, Yeşilırmak sularına düşen “sultânî yegâh” aksi ile tesbit etmek; “İstanbul Fâtihi”nin, kollarıyla sarıp bağrına bastığı ve burnunu kendi burnuna benzettiği “Mısır Fatihi”ni, dedesinin sakalından tutmaya çalışırken seyretmek isterdim.

Yine meselâ, Oruç Reis’in Kuzey Afrika’da İspanyollara karşı, tek kolu ile tuttuğu kılıcı savuruşunu; Rio Salado Nehri’ni yine tek kolu ile yüzerek karşıya geçişini; esir olan silâh arkadaşlarının:

“Baba Oruç!.. Oruç Baba!.. Bizi burada böyle bırakıp nereye gidiyorsun?”

nidâları üzerine, yeniden nehir sularına atlayışını, düşman karşısına çıkışını ve muhteşem bir zafer tablosu içinde şehâdet şerbetini içişini, defalarca görmek isterdim.

Yine meselâ, Hâdım Yûsuf Sinan Paşa’nın, Kâhire önlerinde, El-Mukattam Dağı eteklerinde, Osmanlı Pâdişâhı’nın çadırında ve onun kıyâfetleri içinde, velîlere has bir “hiss-i kable’l-vukû” ile, bile bile ölüme uzanışını; zafer sonrasında Sultan Selîm-i Evvel’in, Paşa’yı Mısır ülkesiyle terâziye çıkarıp:

“Mısır’ı aldık ama, Yûsuf’u kaybettik!” diye ağlayışını, gözümden akan yaşlarla ve hıçkırarak yâd etmek isterdim.

Yine meselâ, 1521 Ağustosunda Sava’nın Tuna’ya kavuştuğu kıstakta, Belgrad’ın “böğrüne nâzır” tepeye kondurulmuş sâbık “Sabaç”, tâze “Böğürdelen” Kal’ası’nda, daha fethin buğusu gönül camına yeni konmaktayken, Kaanûnî Sultan Süleyman Hân’ın gür sesini duymak ve:

“Evvel fethettiğim kal’adır, âbâd ola!..”

Fermân-ı Hümâyûn’una, bütün kâinâtı şâhit tutmak isterdim.

Yine meselâ, Selîmiye Câmii’nin hünkâr mahfilinde, bu ulvî eserin bânisi ile mimârı yan yana, konuşuyorlarken zamanı durdurmak; Ser-Mimârân-ı Hassa Sinan’ın, çini toprağında pişirilmiş çiçek takdimine, Sultan Selîm-i Sânî’nin:

“Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı firâkız,

Âteş kesilür geçse sabâ gülşenimizden!”

mısrâlarıyla mukâbele edişini ve söz fırınında pişen bu kelimelerin, minâreler boyu uzayan dil saltanatına, gıpta ile bakmak isterdim.

Yine meselâ, yirmi sekiz yıllık ömrünün yarısını, dünyayı idare eden bir hükümdarlık makâmında geçiren; bu on dört yıla birçok siyâsî gelişmeyle birlikte-kırk yıla zor sığacak evsafdaki- adını taşıyan câmiide kolayca iliştiriveren Sultan Ahmed Hân-ı Evvel’in, azıcık hakkı yenmiş gibi görünen şahsiyetini; o, vefât ettiği yaşa nakşedilmiş “delikanlılık cevheri” içinde, doya doya tanımak, bilmek isterdim.

Sonunda, karşısına geçtiğim zaman perdesinin boş olduğunu görüp, sukut-ı hayâlin tahrîkiyle - bu müstesnâ anları kaçırdıkları için - görüntü kaydedici bütün cihazlara sitem eder:

“Daha önceleri neredeydiniz?” derdim..