1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Çok Cepheli Savaşın Merkezindeki Dil: Türkçe

Dr. Taner Tatar
Dil sayesinde insanlar, asırlar öncesinde yaşamış olan ecdadının sesini duyabildiği gibi, kendisi de asırlar sonrasına, torunlarına sesini iletebilmektedir. Bu bakımdan dil müdahale kabul etmez niteliktedir. Dile yapılan her devrimci müdahalede nesiller arasındaki köprü berhava edilmekte, bırakınız asırları, dede torunu anlamaz hâle gelmektedir.

Dil, insanın insanlar ve diğer canlılarla kurduğu iletişimin en temel vasıtasıdır. Fert, duygu, düşünce ve tecrübelerini, farklı sesleri bir araya getirmek suretiyle oluşturduğu kalıplarla, muhatabına iletir. Mesajı alan kişi, o kalıpların şifresini çözmek suretiyle iletilmek istenen mânâsına vâkıf olur. Bu bakımdan şifrelemenin de çözümün de uygun şekilde yapılması lâzımdır. Söz konusu kalıpların en temel birimini kelime, bunların bir araya gelerek meydana getirdiği daha anlamlı bütünleri de cümle olarak ifade etmeliyiz. Zira, her kelime, cümle ve nihayet dilin kendi içerisinde bir musıkîsi ve asırlarla oluşan bir mânâ âlemi vardır. Bu bakımdan her bir kelimenin dahi millet hayatı içerisindeki yeri ve önemi son derece büyüktür. Sökülüp atılacak her bir kelimeyle birlikte atılan, aslında o kelimenin ifade ettiği mânâdır. Kaybolan her kelimenin oluşturduğu mânâ boşluğunda, nesillere mâlolmuş tecrübeler bütünümüzü de kaybediyoruz. Başka bir ifade ile hafızamızı. Bu bakımdan dil sadece bugünün insanlarını birbirine bağlamakla kalmaz; mazi, hal, istikbal çizgisinde bütün nesilleri birbirine bağlar.

Dil sayesinde insanlar, asırlar öncesinde yaşamış olan ecdadının sesini duyabildiği gibi, kendisi de asırlar sonrasına, torunlarına sesini iletebilmektedir. Bu bakımdan dil müdahale kabul etmez niteliktedir. Dile yapılan her devrimci müdahalede nesiller arasındaki köprü berhava edilmekte, bırakınız asırları, dede torunu anlamaz hâle gelmektedir. Bir taraftan tarih şuuru zedelenmekte, diğer taraftan da gelecek için elzem olan ülkü tahrip olmaktadır. Mazisi en eskilerden olan Türk milletinin eski ile olan bağı kopmakta, bizâtihî millet bağları zayıflamaktadır. Mazisi dün ile ifade edilebilecek milletlerle aynı seviyeye indirilmek istenen Türk milleti, diline sahip çıktıkça, üstünlüğünü sadece muhafaza etmeyecek aynı zamanda arttıracaktır da. Medeniyet kurmada son derece tecrübeli olan bir milletin, yeni bir medeniyet inşa etmesi, hiç şüphesiz daha kolaydır. Ancak elindeki vasıtaları yitirmemesi bu noktada elzemdir.

Dil, kültürün temel taşıyıcılarındandır. Kültür nakli, dil olmaksızın gerçekleştirilemez. Nakilsiz birikim düşünülemez. Kültürel zenginlik ise dilde zenginliği meydana getirir. Nitekim kültürel çevrenin özelliğine bağlı olarak, söz konusu kültürel unsurun, cemiyet hayatındaki önemine binaen, dilde de bir incelme başlar, söz konusu unsura yönelik kelime bolluğu gözlenir. Nitekim eski Türk hayatında önemli bir yere sahip olan at için son derece zengin bir kelime bolluğu görmekteyiz. Her bir at türü için, her yaşa göre ve her farklı yürüyüşe ayrı ayrı nitelendirmelerde bulunulmuştur. Atın, Türk’ün hayatındaki yerinin merkezi olmaktan çıkmasıyla birlikte, söz konusu ifade zenginliğinde de bir fakirleşme gözlenmektedir. Ancak bir de iradî olarak yapılan müdahaleler vardır ki, burada kültür âdeta yaşarken katledilmektedir. Bugün, bazıları tarafından yanlış olarak “mozaik” şeklinde ifade edilen kültürel zenginliğimiz, zengin babanın mirasyedi çocuklarınca bir bir tüketilmekte, yok edilmektedir. Söz konusu zenginliğin ifadesi de birer birer hayatımızdan silinip atılmaktadır. Asırlara sığmayan sevdalarımızı, hislerimizi, inanç ve düşüncelerimizi kelimelerin içine gizleyen ecdad, bunları birer kıymetli emanet olarak, kendilerinden öncekilerden almış, kendinden de ilâve ederek tekrar bize emanet etmiştir. Her bir kelime akılda üretilip gönülde demlendikten sonra, dudak arasından damıtılarak sunulmuştur. Kalplerde yakılan sevdaların sadece dışarıya taşanı, iki yanık dudak arasından fışkırmıştır. Bunlar, hâlâ sunulan kelimelerle yaşatılmaktadır. O hâlde katledilen kelime değil, yanık sevdalar olacaktır. Yıkılan, Türk’ün kelime kelime inşa ettiği binalar olacaktır. Kaybolan sadece kelime değil, mânânın bizâtihî kendisi, mânâ derinliğidir. O hâlde mânâyı ortadan kaldırmanın öncelikli yolu, evvelâ onun ifadesini hafızalardan silmekten geçer. Yeni mânâlar da yeni kelimelerin içerisinde gizlenerek şırınga edilir. Bu çerçevede, Batı’dan büyük çabalarla içimize sokulmak istenen her bir kelime, bir Truva atıdır.

Netice itibariyle, dilin önemi, hayatın tamamının döküldüğü kalıplar olan kelimelerden oluşması, duygu ve düşüncenin aktarılmasındaki yegâne araç olması, kültürel zenginliğin oluşmasında ve intikalinde merkezî rol oynaması, en nihayet sosyal birikimlerin gelecek nesillere taşınması, geliştirilmesi ve ihyasında temel araç olması gibi işlevleriyle ortaya çıkmaktadır.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DİLE YÖNELİK MÜDAHALELER:

Binyılları kapsayan bir süreç içerisinde kalıbıyla, mânâsıyla ve musikîsiyle oluşturulmuş bulunan Türkçemiz, son asırda son derece tahripkâr müdahalelere maruz kalmıştır. Önce her kelimeye kimlik sormak gibi aşırıya kaçan bir yol takip edilmiştir. öyle ki bin yıla yakın bir süreçte, her harfi ile Türk olan kelimeler, “yabancı” etiketi vurulmak suretiyle kapı dışarı edilmek, yerine son derece uyduruk olan ve yine Türkçe olmayan kelimeler konulmak istenmiştir. Bazı kelimelerin sonuna Türkçe olmayan ve son derece musıkîden mahrum ve çirkin olan “sal ve sel” ekleri getirilmek suretiyle kelime yaratılmaya çalışılmıştır. Bu çaba, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun tabiriyle Türkçemizi “sallara bindirip sellere göndermek” gibi bir netice doğurmuştur. Masa başında dil üretmeye çalışanlar, aslında koca bir dili yok etmekle uğraştıklarının farkına ya varmamışlar ya da bunu çok geç fark etmişlerdir. Bâzen sadece kelime uydurmakla kalmamışlar, milletin öz malı olan kelimeleri atıp yerine Batı kökenli olanları Türkçe diye koymuşlardır. Nitekim, asırlarca içini doldura doldura dile getirdiğimiz “şeref”imiz, Batılı’ların içinde ne olduğu belirsiz “onur”una bırakılmıştır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, bütün bu çabalardan elde edilmek istenen başarı sağlanamamıştır. Çünkü, dilin oluşumu ve gelişimi ile ilgili tabiî sürece tamamen aykırı bir yol takip edilmiştir. Arif Nihat Asya’nın da belirttiği gibi:

“Dilimiz, bir devâmdır... kopmaz;

Dili millet yapar, kurum yapmaz.”

Milletin yaptığı dili, kurum bozmaya çalışmıştır. Dil buna bütün gücüyle direnerek engel olmuş, ama tahrip olmaktan da kurtulamamıştır.

Zaten tahrip olmuş bulunan dilde, dış tesirler yoluyla gerçekleşmekte olan tahribat gittiçe hızlanmaktadır. Evvelâ müdahaleler yolu ile savunma gücünü kaybetmiş olan Türkçe, yabancı hayranlığının gittikçe artmasına müvazi olarak, darbe üstüne darbe almaktadır. Cümlelerin içerisine sıkıştırılan yabancı kelimelerle fertler aydın görünmeye çalışmakta, marka ve etiket bağımlılığı, iş yerlerine ve ürünlere yabancı isimlerin konmasına sebep olmaktadır. Öyle ki vitrinlerin üzerindeki isimlere bakıldığında Türkiye’de yaşıyor olmaktan şüphe etmemek işten bile değildir. Giysilerin üzerinde, mânâsını pek de anlamadığı her hâlinden belli olan kişiler tarafından abuk subuk yabancı yazılar taşınmaktadır. Böyle bir çılgınlığın giderek yaygınlık kazanmasında, kitle iletişim araçlarının önemli bir etkisi vardır. Sadece teşvik etmekte kalmamakta, aynı zamanda öğretmektedir de. Öyle ki, kanalların isimleri dahi yabancı kelimelerle ifade edilmekte ve söz konusu kanallar isminden başlamak üzere her şeyi ile bize yabancı kalmaktadır. Ancak ne yazık ki, millet bu yabancıya, yabancılığını yitirmektedir.

Yabancı kelimelerin istilâsı sadece bu yollarla gerçekleşmemektedir. Meselenin daha da vahim olan boyutu, eğitim kurumlarımızın zirve noktalarında bulunan kişilerin, dil ile ilgili başlattıkları uygulamalarda yaşanmaktadır.Öyle ki, bu makamı işgal eden kişiler, dün ve bugün akıl almaz bir şekilde Türkçeyi dışlamakta hattâ ilim dünyasından kapı dışarı etmeye çalışmaktadır. Türkçenin ilim dili olamayacağı şeklindeki ifadeleriyle, Türkçenin ve ilmin gelişmesine hizmet makamında, engel olmaktadır. Hemen her okulda İngilizce eğitim yerleştirilmek istenmektedir. Öyle ki, üniversite, lise ve orta okulla yetinmeyenler, şimdi de anaokullarına yabancı dil sokmaya çalışmaktadırlar. Süreç böyle devam ederse, yabancı dil, anne karnındaki bebekten başlayarak zihinlere sokulmak istenecektir.

Bütün bu çabalara rağmen Türkçemizin hâlâ ayakta kalmasının sebebi çok güçlü bir geleneğe sahip olmasıdır. Bu hususta Walter Porzig’in tesbiti oldukça dikkate değerdir; “Bir topluluğun dili, bir dizi büyük çapta ekonomik ve sosyal değişiklikleri yaşasa bile, yapının ve kelime hazinesinin esası aynı kalır, değişmez. Bütün sosyal parçalanmalara rağmen, bir topluluğun insanlarını en güçlü ve bazen son bağ olarak birbirine bağlayan dildir. Dil sadece geleneği muhafaza etmemektedir, dilin kendisi bir halkın tarihteki bütün değişik durumlar boyunca geleneğidir ve insan topluluklarını halk dilinde kenetleyen en büyük güçlerden biridir.” (Dil Denen Mucize, Ank., 1995, sh. 217). Türkçenin bu büyük gücünü çok iyi anlamış olan yabancı ve yerli (aslında yersiz) plânlamacılar Türkçenin bu gücünü kırmak için azamî gayret sarf etmektedirler. Çabaların anaokullarına kadar girmesi bu durumun bir göstergesidir.

Türkçenin göstermiş olduğu bütün bu direnç ve dayanma gücüne rağmen, gençlerin konuştukları Türkçe nazar-ı dikkate alındığında, meselenin vahameti ortaya çıkmaktadır. Zira, sevdâsını bile dile getirememektedir. Aşkını, tokat atarcasına dile getirmektedir. Orhan Veli, “Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu” derken, kaybetmiş olduğu dilin güzelliklerini arıyordu. Şimdiki nesil de, sevdasını anlatmak için eline kalemi aldığında, ilk cümlesi, “sana aşkımı anlatacak kelime bulamıyorum” oluyor. Bunun sebebinin, aşkın derinliğinden mi yoksa kelime fukaralığından mı kaynaklandığı incelendiğinde görülmektedir ki, asıl sebep dilini öğrenememiş olmaktır. Zira en derin sevgiler, en güzel kelimeler ve cümlelerle ifadesini bulmuştur. Türk gençliğinin bu durumuna bakıp, Necip Fazıl’ın mısralarını yüreğimize çakmamak elde değil;

“Renk renk hatıralarım oda oda silindi

Anne kokan bir Türkçem vardı o da silindi.”

Bütün bu olan bitenlere bakıp sebepleri aradığımızda mesele daha da aydınlanacaktır. Birçok sebep olmakla birlikte, bütün bunları siyasî, sosyo-kültürel ve iktisadî olmak üzere üç ana grupta toparlamak mümkündür.

Siyasî sebeplerden en önemlisi Türkiye’nin dünyada ve bilhassa Türk cumhuriyetleri içindeki yükselen yerini alaşağı etmektir. Bilhassa dilde, fikirde, işte birlik ilkesi ile ifade edilen ve Türk dünyasının büyük bir bütün olmasını temin edecek olan, dilde birlik ülküsünün hayata tatbikini engellemektir. Yine asırlar önce Kaşgarlı Mahmud’un müjdesi olan Türkçenin dünya dili hâline gelmesini engellemektir. Ancak görünen o ki, bütün müdahalelere ve aksamalara rağmen, gidişat ülkünün gerçekleştirilmesi istikametindedir.

Diğer sebep iktisadîdir. Batı dünyası, iktisadî emperyalizmi gerçekleştirmek üzere, araç olarak dilini kullanmaktadır. İnsanlar dil öğrenebilmek için yüksek miktarda para akıtmaktadırlar. Öğretmenlere, okullara, kitaplara, kasetlere vs. akıtılan para ile, söz konusu Batılı ülkeler hiç de azımsanmayacak bir kaynak sağlamaktadırlar.

Nihayet, sosyo-kültürel sebepler en dikkate değer olanıdır. İktisadî emperyalizmin doğrudan doğruya gerçekleştirilemediği günümüzde, vasıta olarak kültürel emperyalizm kullanılmaktadır. Dil değiştirilmek suretiyle kültüre nüfuz edilmekte, inanç, kıymet ve davranışlar bu yolla değiştirilmekte, millet Hristiyan olmadan, Hristiyanlaştırılmaktadır. Böylelikle Batı kaynaklı, her kültürel unsur red edilmeden, kolayca benimsenmekte ya da benimsettirilmektedir.

Netice itibarıyle, Türkçeye karşı açılan savaş sadece bugüne ait değildir. Dilimiz, yıllardır dört bir yandan gelen saldırının karşısında hâlâ direnmektedir. Son derece köklü bir geçmişi olan ve dünya dili hâline gelmeye başlayan Türk dili, kısırlaştırılmaya değil, ihyâ edilmeye muhtaçtır. Yapılan saldırıların ardı arkasının gelmemesi ve gittikçe şiddet kazanması, bizleri yılgınlığa ve suskunluğa sevk etmemelidir. Takınacağımız tavır, bu meseleyi bir namus ve ülkü davası olarak kabul etmekle belirlenecektir. Zira Cemil Meriç’in dediği gibi “Kâmus nâmustur”.