1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Çingiz Han

Yrd.Doç.Dr. Saadettin Gömeç
Bugün dahi Türk mü, Mogol mu tartışmalarının yapıldığı Çingiz Han gibi, dünyanın gelmiş-geçmiş en büyük fatihlerinden birisine sahip olabilmek için pek çok millet can atıyor. Biz Türkler ise, bir kısmımız onu millî kahraman ilân ederken, bir bölümümüz de özellikle Müslüman dünyasına verdiği zarardan dolayı, ona lânetle bakıyoruz. Ama hakikat olan bir şey varsa, o, Türk tarihinin bir parçasıdır ve bunu da kimse inkâr edemez. Onun Türklüğü ya da gayri Türklüğü konusunda anlatılanlara baktığımızda, Türk diyenlerin de, olmadığı iddiasında bulunanların da kendilerince haklı düşünceleri vardır.

1240 tarihlerinde kaleme alınan “Mogolların Gizli Tarihi” adlı eserde, Çingiz Han’ın (1155-1227) şeceresi sayılırken, en eski ceddi Türk destanlarında olduğu gibi, bir bozkurta bağlanmakta ve Türk menşeli olduğu rivayetlerle desteklenmektedir. Dolayısıyla Çingiz Han’ın Türk olduğunun ileri sürülmesi bu yüzdendir.

Türk ve Mogol boyları arasında devam eden mücadeleler sırasında, Kıyat-Börçegin sülâlesinden Yesugey Bagatur, Merkitlerden Ulun-Eke adında bir kadını kaçırmış ve bu kadın sonradan Çingiz’in anası olmuştur. Bu hadiseyi unutmayan Merkitler de 10 yıl sonra Yesugey’i öldürdüler. 9 yaşlarındayken yetim kalan Temuçin ve kardeşleri, rakipleri tarafından ortadan kaldırılmak istenmişler ve anaları onları çok zor şartlarda büyütmüştür. Bu kadının vaziyeti, yüzyıllar önceki, Bilge ve Köl Tigin kardeşlerin annesi İl Bilge Katun’a benziyordu. Zamanla dostları ve ünü artan Temuçin’e 1196’da (veyahut da 1206) toplanan bir kurultayda Çingiz unvanı verilerek han seçildi. Özellikle Çingiz’in kan kardeşi Camuka ile olan mücadelesi çok renklidir. Neticede Çingiz, kendisine karşı ayaklanan Camuka’yı mağlup etmiş ve eski Türk adetince yayının kirişi ile boğularak öldürtülmüştür. Belki Çingiz, Camuka’nın ölmesini istemiyordu, ama bu cesur rakip bizzat kendisi idam edilmeyi diledi. Çünkü bağışlandığı takdirde, sürekli olarak Çingiz, onun yeniden baş kaldıracağı düşüncesini taşıyacaktı. Bütün düşmanlarını tek tek ortadan kaldırdıktan sonra 1206 Bars yılında Onan Nehri’nin kaynağı mıntıkasında toplanan kurultayda, büyük kagan tayin edilmesiyle hanlığın kurulması ve dış seferleri başladı. Devlet teşkilâtının esaslarının tespit edildiği Yasaklar da (kanun), bu mecliste kararlaştırıldı.

Çingiz kısa sürede Nayman, Oyrat ve Kırgızları yendi (1206). Kuzey Çin’deki Kıtan ve Tangutlara karşı savaşarak (1211), Pekin’i ele geçirdi (1214). Generallerinden Muhali Sarı Irmağın kuzeyindeki bölgeleri zapt etmiş (1217), Doğu Türkistan’daki Uygurlar (1209), Yedi-Su bölgesindeki Karlukların hükümdarı Arslan Han (1211) ve Almalık (Kulca) hükümdarı Bozar, Çingiz Han’a gönüllü olarak katılmıştı. Yine komutanlarından Kurt Cebe Noyan, Cungarya ve Doğu Türkistan’ı geçerek Kaşgar ve Hotan üzerinden Pamir’e varmış; Çingiz’in ikinci oğlu Çagatay İrtiş’ten hareket edip, Baykal Gölünün kuzeyinden ilerlemiş; büyük oğlu Cuci, Kaşgar, Oş ve Hokand üzerinden Maveraünnehir’e ulaşmıştı (1217). Bu sırada Harezmşah Kudbeddin Muhammed’in düşüncesizce hareketleri ve Çingiz’in elçilerinin Otrar valisi tarafından öldürtülmesi (1218), Çingiz Han’ın batı seferini çabuklaştırmış ve bu hadise Harezmşah ordusunun darmadağınık edilmesine sebep olmuştu. Kudbeddin’in oğlu Celâleddin de onun önünde tutunamadı. Çingiz’in küçük oğlu Tuluy güney batıdan yürüyerek Merv’i aldı (1221), Tebriz ve Tiflis üzerinden Kafkasya’yı geçti ve Dnyeper’e kadar ulaştı (1222). İran’ın zaptı tamamlandıktan sonra, güney orduları Anadolu’nun içerilerine kadar sokuldular. Çingiz’in kendisi de Hindukuş’u aşarak (1221), İndus yakınlarında Harezmlilerin geri kalanlarını dağıtıp; Pencap’ı istilâ etti (1222). Fakat o, güney Çin’deki karışıklıklar yüzünden geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Tangut seferi sırasında attan düşerek yaralandı ve 1227 Domuz yılında öldü.

Çingiz’in zuhurundan sonra, Türk boylarının bir kısmı barış yolu ile bir kısmı da savaş neticesinde ona tâbi oldular. Sayı bakımından devlet içerisinde azınlığa düşen ve kültür bakımından Türklere nazaran aşağı seviyede olan Mogolların mühim bir kısmı zamanla İslâmiyeti kabul ederek Türkleşmiş, kalanları da Mogolistan’a dönmüştür.

Çingiz Han ölmeden önce, üçüncü oğlu Ögedey’in han olmasını istemiştir. 1228’de toplanan kurultayda Çingiz’in vasiyetine uyularak han tayin edildi. Onu kardeşi Çagatay tahta oturttu. Ögedey zamanında Kore toprakları da Türk-Mogol hanedanlığı sınırlarına ilhak edildi. Çin tamamıyla itaata alındı, 1237-1241 arasında ise Rusya ile Doğu Avrupa toprakları Çingiz Devletine katıldı.

Savaşçılık kadar bilime de önem veren Çingiz Han, oğullarının terbiyesine Uygur muallimleri görevlendirmiş, dolayısıyla başlangıçtan itibaren Moğollar arasında Türk töresi ve dili sirayet etmiştir. 1206’daki kurultayda Türk töresini ve yasasını tatbik edeceğine de and içmişti ki, onun ölümünden günümüze kadar bu yasa ve töreler uygulanarak gelmiştir. Adam kullanmasını ve devlet idaresini çok iyi bilen Çingiz Han, askerleri arasında vatan ve millet sevgisini uyandırarak milliyeçiliği alevlendirmiştir.

Her ne kadar dünyanın en otoriter hükümdarı olarak görünse de, her savaştan önce mutlaka kurultay toplardı. Çingiz’in fetihlerinde en önemli rolleri onun büyük komutanları durumundaki Cebe-Noyan, Subutay, ve Bugurcu üstleniyorlardı. Cebe tıpkı daha önceki atalarının yaptığı gibi Çin Seddi’ni geçerek, Çin ülkesini yağmaladı. Çingiz, harp plânlarında komutanlarının sözlerini her zaman dinledi. Bütün bunlar onun büyük bir devlet adamı olduğunu göstermeye yeter.

Yüce amaçları olan bu devlet adamının vefatından sonra, oğulları ve torunları mirasını lâyıkıyla koruyup, devam ettiremediler. Bu yüzden koskoca Türk-Mogol Devleti de günden-güne çöktü. Çingiz Han’ın çok önceden tahmin ettiği gibi, bozkır avcılarının torunları ihtişamın ortasında, yerleşik hayatın zevk ve sefasının içinde varlıklarının sebebini unuttular. Ama olan, kalabalık bir Türk toplumu ile bir avuç Mogol’a oluyordu. Son olarak Mengü Kagan bu kötü gidişe tepki göstererek, eski sadeliğe geri dönmek istemişti, ama ömrü vefa etmedi. Kubilay Kagan, hanedanını kesin bir şekilde Çinlileşmeye, yerleşik hayatın nimetlerine alıştırmaya yöneltti. Onlar, artık tarihteki Türk-Mogol kudretini muhafaza edemeyecek kadar kendi benliklerini kaybettiler. Saray hayatı, zevk ve eğlencenin aşırılığı ile çok fazla gevşediler. Etraflarını saran kadınlar ve Çinli devlet adamları yüzünden, dış dünyadan koptular ve ne olup-bittiğini anlayamadılar.