1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Çanakkale ruhu unutulmamalı!

Serdar Erdoğan
Türk yakın tarihinin en önemli safhasını teşkil eden Çanakkale savaşları, askerî-stratejik açıdan ziyade, Türklüğün sahip olduğu; cesaret, kahramanlık, fedakârlık, ahlâk, vatanseverlik, inanç ve iman vasıflarının en üst noktada, atalarımızın şahıslarında bulunması ve tarihe onurlu kaydedilişi itibariyle önemlidir.

Birinci Dünya Harbi ve

Harbe Girişimiz

28 Temmuz 1914’de Avusturya-Macaristan Veliahdı Arşidük Franz Ferdinand ve eşinin bir Sırp genci tarafından vurulması ile 1. Dünya Harbi patlak verdi. Ağustos 1914’de İngiltere, Almanya’ya karşı savaş ilân etti. 10 Ağustos 1914’de ise Almanya’ya ait iki savaş gemisi olan, “Breaslau” ve “Goeben” zırhlıları, Akdeniz’de İngiliz gemilerinin önünden kaçarak, İstanbul’a sığındılar. İngilizler bu iki zırhlıyı takip ettiler ama Boğazın topları karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Osmanlı Devleti ise bu iki zırhlının kendilerine ait olduklarını isbat etmek için zırhlılara “Yavuz” ve “Midilli” isimlerini takıp satın aldığını bildirdi. 29 Ekim 1914’de ise bu iki zırhlının Türk bayrağını çekerek, Karadeniz’de Rus limanlarını bombalaması ile Türkiye Almanya yanında resmen 1. Dünya Harbi’ne girmiş oldu. (1914-1918).

Dünya böylece; 4 yıl 3 ay 14 gün devam edecek olan; 65.6 milyon askerin katıldığı, 9.7 milyon asker ve 10 milyon üzerinde de sivilin öldüğü kanlı bir savaşa sürükleniyordu.1

Türkeli’nde Durum ve

Çanakkale’ye Yürüyüş

2.8.1914 günü Harbiye Nezareti bütün kıtalara seferberlik emrini gönderdi. Hicaz ve Yemen’de bulunan kıtalar haricinde tüm kıtaların seferberlik hazırlığı yapmaları kararlaştırıldı.

Balkan Harbi (1912-1913), bugünkü Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Bosna Hersek’in de içinde bulunduğu birçok yerdeki toprakları kaybetmemize, Trakya bölgesine kadar gerilememize neden olmuştu. Batı Osmanlı’yı köşeye sıkıştırmış, tün Anadolu’yu elimizden alarak, bizi parçalamak istiyordu. İngilizler ve Fransızlar Türk topraklarının üzerinden aşarak, bir bakıma Rusların Akdeniz’e inmelerini sağlayacaklar ve kendileri de Arap topraklarında yeni sömürgeler oluşturacaklardı. Ayrıca Ege’de ve Karadeniz’de önemli ticarî limanların kontrolünü ellerine alıp, Boğaz hâkimiyetini de kontrol etmek istemekteydiler. İtilâf kuvvetlerinin ortak amacı ise; dünyada iki kıta üzerine kurulmuş olan tek taht şehri olan İstanbul’u ele geçirip Türklerin elinden almaktı.

Ruslar Akdeniz’e inerek ticarî coğrafyada hareket alanını genişletmek, ayrıca Batı Avrupa’da Cermenliğin karşısında Slavlığın yayılmacılığını güçlendirmek, nüfuzunu, kontrolünü artırmak istemekteydi. Bütün olumsuz şartlara rağmen Türk evlâtları; Kafkas, Kanal, Hicaz cephelerinde ve Arap çöllerinde yurdun parçalanmaması için itilâf güçlerine karşı adaletsiz bir savaşın içindeydi. Yoksulluk, moral bozukluğu, hastalıklar, zulümler, hain işbirlikçiler, ajanlar ve yılgınlıklara rağmen savaşlar tüm cephelerde inançla devam ediyordu.

Bu noktada İngiliz harp komitesi toplantı üstüne toplantı yaparak, bir an önce Boğazlar’ı ele geçirmek için Çanakkale’ye bir sefer düzenlemek gayreti içerisindeydi. Türk topraklarına taarruz tartışmalarının sonucu belirlenmeye çalışılırken, Çörçil, yeniden düzenlenen donanmanın ateş gücü ve hareket yeteneğini, geliştirilmiş silâhların önemini vurgulayarak, karar verme aşamasında bunların göz önünde tutulması için kabiney ikna etmeye çalışıyordu. Osmanlı başkenti olan İstanbul, başarılı bir hamle ile ele geçirilebilirdi. Aynı zamanda Rusya’nın yolu açılabilir, Balkanlar’ın önünde merkezî kuvvetlerle, yeni müttefikler elde edilebilirdi. Osmanlı İmparatorluğu teslim olabilirdi. Çörçil’in 19 Mart’ta yazdığı gibi; “... böylelikle İstanbul’un önü açılır. Yeni kurulan beş Balkan devleti üzerinden Avusturya üzerine yürünebilirdi”.2

13 Ocak 1915’de İngiliz harp komitesinin toplantısında, Çörçil, Akdeniz Donanma Komutanı Amiral Garden’dan aldığı izahatı komiteye sundu. Kiçner bu plânı tasdik etti. Bunun üzerine komite Çanakkale seferinin açılmasını şu karar suretiyle kabul etti; “Amirallik Birinci Lordluğuna önümüzdeki Şubat ayında İstanbul’u hedef tutmak üzere Gelibolu yarımadasını ele geçirmek vazifesi verilmiştir.”3

19 Şubat 1915’de İngiliz ve Fransız donanmaları Türk topraklarına ilk saldırılarını gerçekleştirdikleri tarihten, 19-20 Aralık 1916 gecesi Arıburnu ve Anafartalar, 8-9 Ocak 1917 gecesi de Seddilbahir’den bütün kuvvetleriyle çekilip gittikleri zaman arasında gerçekleşen savaşlar Çanakkale savaşlarıdır. Bu savaşlarda düşman 550 bine yakın askeriyle ve tam donanımlı, denizaltı ve tayyareleri ile Çörçil’in dediği gibi yeni silâhların deneneceği bir güçle katıldı. 300 bine yakın düşman zayiatı karşısında; olumsuz şartlar ve donanım eksikliğine rağmen Türk kuvvetleri 500 bine yakın Mehmetçikle karşı koymuş, İSİMLERİ TÜRK TARİHİNE ALTIN HARFLERLE KAYDEDİLEN 253 BİN ŞEHİT VERMİŞTİR.

Her yıl 18 Mart günü, Çanakkale Zaferini kutladığımız tarihtir. 18 Mart 1915 tarihinde Fransız ve İngiliz donanmalarını meydana getiren yüzlerce savaş gemisi, Çanakkale sularını aşmak istedi. 8 Mart 1915 tarihinde Yüzbaşı Hakkı Kaptan komutasındaki Nusrat mayın gemimiz, Boğaz’ın hırçın, karanlık sularına 20’den fazla mayını bıraktı. Yüzlerce geminin saldırıya geçtiği 18 Mart 1915 günü mayınların birer birer infilâk etmesi ile, düşman zırhlıları Boğaz’ın sularına gömüldüler. Bu müthiş deniz zaferi Çanakkale muharebelerimizi taçlandırmıştır.

Çanakkale savaşları Türk tarihi için çok önemlidir. İşgal orduları günün şartları içinde en gelişmiş ordularıyla, silâhlarıyla Çanakkale’ye saldırmıştır. İngiliz ve Fransız askerlerinin yanında, Avustralya ve Yeni Zelânda askerlerinden oluşmuş, ANZAK adını verdikleri birlikler, bu savaşlara itilâf kuvvetleri adına katılmıştır. Bu askerler, neyin savaşını verdiklerini, niçin Türk’ün toprağında olduklarını bilmeden, kendi vatanlarından binlerce km. uzaktaki Türk topraklarında bulunmuşlardır. Bu durumu, Vatan Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirinde şöyle anlatıyor;

“Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!

Bu savaşlarda Türklüğün kahramanca mücadelesi sonucu, Çanakkale destanı ortaya çıkmış, âdeta Çanakkale edebiyatımız oluşmuştur. Bu savaşlarda, vatan müdafaası için Türk en aziz çocuğunu esirgememiştir. Köylüsünden, münevverine, âlimine kadar, bütün bir millet göğsünü kale yapmıştır.4 Hepimiz Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Karayakup köyünden, 18 yaşındaki Murat’ın, Kınalı Murat’ın hikâyesini biliriz. Komutanı siperde bulunan genç yaştaki çocuğa; “...saçların neden kınalı?” dediğinde, utanır, kızarır, bir şey söyleyemez. Anasına yazdığı mektupta bu durumu anlatır ve askere gidecek kardeşlerinin saçlarına anasının kına yakmamasını söyler. Anası Muradına gönderdiği mektupta; “...komutanına söyle, biz seni vatana kurban gönderdik, onun için saçlarına kına yaktık” der. Evet cephede bir inanç, geride kalanlarda kutlu bir inanç. Cepheye gönderilenlerin arkasından “yolunuz açık olsun ey gaziler” duaları, uğurlamaları olurken, Çanakkale mahşerinde herkes biliyordu ki, gidenler mutlaka şehit olacaklardı. Belki dönenler; kollarını, bacaklarını, gözlerini vatana bırakmış olarak döneceklerdi.

Vatana tecavüz edildiği zaman onu düşmandan kurtarmak için millet münevverlerinin tek bir gayeye doğru çalışmasını görmek ne lâhutî (ilâhî) bir manzara idi. Avukatıyla, edibiyle, mühendisiyle, hâkimi, savcısı ile harp cephesi âdeta bir üniversiteliler merkezi hâline gelmişti.5 Cephelerde çok şiddetli çarpışmalar devam etmekteydi. Metrekareye 6 bin adet merminin düştüğü, bir gecede bazen 50 bin adet merminin atıldığı bu savaşlarda, düşman kuvvetlerine ait yüzlerce zırhlının Türk istihkâmlarına attığı toplar sanırım hayâsızca bir akının tasavvurunu ortaya koyar. Vatan şairimiz Mehmet Âkif bu durumu şöyle anlatıyor;

“Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,

Atılan her lağamın yaktığı: yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.”

Çanakkale Savaşları’nda, Anafartalar ve Arıburnu cepheleri diğer cephelerimizdeki gibi Türk kahramanlığının en üst mertebesini yaşamıştır. Anafartalar ve Arıburnu komutanı olarak görev alan eşsiz kumandan, BAŞBUĞ ATATÜRK, askerleri ile çok büyük cesaret ve fedakârlık destanı yazmıştır. Mustafa Kemal, kahraman Türk askerinin destan yazdığı cephelerdeki ruh hâlini hatıralarında bakın nasıl anlatmaktadır;

“Biz ferdî kahramanlıklar sahnesiyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemiyeceğim. Karşı siperler arasında mesafeniz 8 metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına bütünüyle düşüyor, ikinciler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilmeye değer bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebriğe değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur”.6

Mustafa Kemal çetin şartlar içinde, vatan için yapılması gereken müdafaanın nasıl olması gerektiğini ifade eden duruşu, askerleri ile arasında geçen mülâkatı anlatıyor;

“Bu öyle sıradan bir taarruz değil, herkesin başarılı olmak veya ölmek kararıyla harekete susamış olduğu bir taarruzdur. Hatta ben kumandanlara sözlü olarak verdiğim emirlere şunu ilâve etmişimdir;

Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında başka kuvvetler ve kumandanlar yerimize geçebilir”7

Gazi’nin 14 Ağustos Kayacıkağılı muharebesi ile ilgili hatırası ise şöyledir; “Emrimde bulunan komutandan şöyle bir bilgi gelmiştir; “bizim takviye kıtaları, siperlere yaklaştı. Bu siperlere hücum eden düşman serilmiştir. 41. alayın 4. taburunun işgal ettiği siperlerin, düşmanın geçende bizden işgal ettiği, yani Kayacıkağılı tepesinin batısındaki sipere hücum eden düşmanın püskürtülmekte olduğu...” bütün bu malûmat vaziyeti aydınlatmıyordu. Vaziyet belirsiz kalıyordu. Saat 6.15 sularında fırka kumandanına şu emri verdim;

“Ben şu haberi bekliyorum; siperlere giren düşman mahvedilmiş, düşman siperlerine askerlerimiz girmiştir. Bundan başka hiçbir haber bence önemli değildir.”8

Evet; Çanakkale Muharebeleri dünya tarihi açısından olduğu kadar Türk tarihi açısından da çok önemlidir. Tarihimizin şerefle, onurla, kahramanlıklarla dolu olan sayfalarına Çanakkale gibi bir destan yazılmıştır. Türklük; belki bu savaşlarda yetiştirmiş olduğu evlâtlarını kaybetti. Belki yokluk içinde girilmiş bir savaştan yokluk içinde çıkıldı. Türklük Çanakkale Muharebelerinde her şeyini belki kaybetti ama; onurunu, şerefini, namusunu koruyarak, ebet -müddet Türk yurdu olan topraklarını kaybetmedi. Çünkü bu savaş kurtuluş mücadelesinin başlangıcı olmuştur.

Çanakkale destanını yazan kahraman Mehmetçiklerimizin, atalarımızın bıraktığı bu yurdun kıymetini, toprakların vatanlaşması için, bayrak olmak için akıttıkları kanın kıymetini bilmeliyiz. Ezineli Yahya Çavuş’u, Balıkesir’in Havran ilçesinden 276 kg.lık top mermisini sırtına alıp topa yerleştiren kahraman Koca Seyit’i, 253 bin şehidi unutmamalıyız. Bastığımız yerlerin topraktan ibaret olmadığı şuuru içinde olmalıyız!

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!”

Her geçen gün ve yaşadığımız şu zaman içinde, Çanakkale belki daha çok önem kazanmıştır. Şehitlerimizin yadigârı olan en önemli emanet; namusumuz, şerefimiz, onurumuz olan VATANIMIZDIR. Şerefin, vatanın, namusun, onurun tavizi olmaz. Bu noktada emanetin kıymetini bilmeliyiz. Şehitlerimiz için ne yapsak azdır. Mehmet Âkif Ersoy diyor ya, son söz;

“Bu, taşındır diyerek Kâbe’yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

.............................................

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.”

KAYNAKLAR

1- Yılmaz Öztuna, Tarih Sohbetleri Cilt 2,, Ötüken Yayınları, İstanbul 1998, s. 124

2- Selçuk Kızıldağ, Çanakkale Cesaretin Bedeli, Arma Yayınları, İstanbul 2003, s.21

3- İhtiyat Zabiti Mucip Kemalyeri, Çanakkale Ruhu Nasıl Doğdu?, Arma Yayınları Çanakkale Hatıraları Cilt 3, İstanbul 2003, s. 290

4- İhtiyat Zabiti Mucip Kemalyeri, Çanakkale Ruhu Nasıl Doğdu?, Arma Yayınları Çanakkale Hatıraları Cilt 3, İstanbul 2003, s. 417

5- İhtiyat Zabiti Mucip Kemalyeri, Çanakkale Ruhu Nasıl Doğdu?, Arma Yayınları Çanakkale Hatıraları Cilt 3, İstanbul 2003, s. 386

6- Mustafa Kemal Atatürk, Anafartalar Hatıraları Cilt 1, Arma Yayınları İstanbul 2001, s. 34

7- Mustafa Kemal Atatürk, Anafartalar Hatıraları Cilt 1, Arma Yayınları, İstanbul 2001, s. 24

8- Mustafa Kemal Atatürk, Anafartalar Hatıraları Cilt 1, Arma Yayınları, İstanbul 2001, s. 85