1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Çanakkale asla unutulmayacak

Yrd.Doç.Dr. Saadettin Gömeç
Saygıdeğer okuyucular sözlerime Çanakkale’nin güllerini anlatarak başlamak istiyorum. Çanakkale’yi gezip, oradaki şehitlikleri görenlerin belki dikkatini çekmiştir. Çanakkale’de açan güller bile, rengini Türk’ün kanının kızıllığından almıştır. Bu nedenle Çanakkale’nin gülleri bir başka güzeldir.

Kahramanlar yurtları için ölür, onlar öldüğü için de biz varız. Size Çanakkale Savaşları’nın tarihlerini, yerlerini, stratejik izahlarını teferruatlı bir şekilde yaparak zamanınızı almak ve yazıyı monotonlaştırmak niyetinde değiliz. Türk tarihi okuyan ve Türküm diyen herkes, az-çok bu savaşların nasıl cereyan ettiğini bilir. Biz daha çok dünyanın gelmiş-geçmiş en mert vuruşmalarından birisi olan, 1915 yılındaki bu muharebenin evvelinde neler yaşandığını ve sonrasında dünya siyasetinde hangi şeylerin değiştiği gibi konulardan bahs açacağız. Ayrıca bugün de bir varlık ve yokluk mücadelesi içerisinde bulunan, belki de ikinci bir Çanakkale Savunması yapan Türk milletinin vatan sevgisi, bayrak aşkı üzerinde kısaca durmaya çalışacağız. İlim adamlarının işi sadece kuru bilgileri öğrenip, bunları insanlara aktarmak değildir. Yapılan ilmin gerçek vazifesi başta kendi mensubu olduğu topluluğa faydalı olmak, ilim adamlarının da en mühim görevlerinden birisi, milletine yol göstererek, onları aydınlatmaktır. Dolayısıyla yazımızın başlığını “Çanakkale’ye Farklı Bir Bakış” diye seçmemizin sebebi budur. Uğraşılan hiçbir ilmin, öncelikle kendi halkına faydası yoksa, zerre kadar kıymet-i harbiyesi olamaz.

Çanakkale’de meydana gelen hadiseler sadece Türk tarihi açısından değil, bütün dünyayı ilgilendirmesi bakımından mühimdir. Esasında Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti tarihçileri çok iyi bilirler ki, I. Dünya Savaşı çıkmadan daha evvel büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı ülkesi üzerine gizli planları ve andlaşmaları mevcut idi. Savaşın arefesinde Osmanlı devlet adamlarının Rusya ve diğer Avrupa ricaliyle yaptığı görüşmeler ve bunlardan bir sonuç çıkmadığı ortada iken; bizim kanaatimize göre, haksız bir şekilde, savaşa girmenin bütün vebalinin ve suçunun Enver Paşa’nın omuzlarına yıkılması bir insafsızlık, insafsızlıktan öte birtakım art niyetlerden kaynaklanmaktadır, sanıyoruz.

Savaşa girmeden önce Osmanlı Devletinin genel durumunu çizmek gerekirse; ülkemiz 93 Harbi, Trablusgarb ve Balkan Savaşları gibi üst üste patlak veren muharebelerden yorgun, perişan ve önemli bir toprak kaybıyla çıkmıştı. Ordunun elinde doğru dürüst silah olmadığından başka, Osmanlı ekonomik ve siyasi açıdan bir buhran yaşıyordu. Zaten Avrupa’nın gözünde “hasta adam” vaziyetindeki bu memleketin ayağa kaldırılması ya da ipinin çekilerek öldürülmesi yönünde tereddütler vardı. Birkaç sonuçsuz girişimin haricinde, ileriye ve gelişmeye dönük hiçbir çalışma olmadığından, Türkler sanayi ve teknik bakımdan da çağın oldukça gerisinde kalmıştı. Osmanlı’yı asıl zayıflatan neden buydu.

Her halukârda I. Dünya Savaşı çıkacaktı ve harbin büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde cereyan edecekti. Çünkü Fransa ve İngiltere gibi Avrupa devletleriyle, Rus Çarlığı’nın yeni sömürgelere sahip olma, hammadde kaynaklarına ulaşma, sıcak denizlere inme gibi idealleri sadece Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki bölgelerde kazanılabilirdi. Kim galip gelirse gelsin, Türk ülkesi mutlaka parçalanacaktı. Esasında Avrupa’da bu pastanın paylaşımı hususunda Almanya ile diğerlerinin arası açılmıştı. Almanya da aynı amaçlar için harekete geçmiş, bu yüzden onun dünyaya tek başına hakim olmasını engellemek isteyen ülkeler karşısına dikilmişlerdi. İngiltere, Fransa veyahut Rusya’nın Alman topraklarını zapt etmek suretiyle sahip olacağı önemli bir menfeat yoktu. Durum Almanya açısından da benzerdi. Yani onlar da İngiltere ve Batı Avrupa’da hakimiyet kurmakla bir kazanç sağlayamazlardı. Tarihte olduğu gibi, günümüzde de bu topraklar yeraltı ve yerüstü fakiri bölgelerdir. Dolayısıyla doğuya doğru açılmaktan ve buraların hammadde zenginliklerine ulaşmaktan başka çareleri gözükmüyordu.

Vaziyet bu merkezde olunca, Osmanlı hükû ûmeti özellikle Rusya ve İngiltere ile ittifak yapma yollarını aramış; kendisine bu ülkelerce soğuk davranılınca, o da ister-istemez Almanya safında savaşa girmek zorunda kalmıştır. Osmanlı ülkesinin teklifleri, zamanın en güçlü ülkesi durumundaki İngiltere’nin dikkatini çekmiyor; yeni iktidarın Osmanlı’yı iyi idare edemeyeceklerini düşünüyorlar ve bu yüzden de ta Londra’ya kadar gelen Osmanlı delegelerini sürekli atlatıyorlardı. Bu hususta Osmanlı Devleti Hariciye Nazırlığı’nın girişimleri ortadadır. Hatta Maliye Nazırı Cevat Bey de Fransa’da ikili görüşmelerde bulunmuş; Talât Paşa Kırım’a giderek, Rus Çarı’na ittifak teklifini götürmüştü. Söz konusu Avrupa devletleri içinde sadece Almanya, açıkça Türklerden toprak talep etmiyordu. “Denize düşen yılana sarılır” misali, Türkler de Almanlara sarıldılar. Her ne kadar Almanlarla olan uzlaşmanın savaştan önce gerçekleştirildiği söyleniyorsa da, hakikatte andlaşma Avrupa’da harp başladıktan sonra, yani 2 Ağustos 1914’te imzalandı. Sözleşmenin önemli maddelerinden birisi Rusya, Almanya’ya savaş ilan ederse, Türkiye Almanya’nın yanında yer alacak, buna karşılık Almanlar da Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün korunmasına yardımda bulunacaklardı. Yine de Türkler tedbiri elden bırakmamışlar, henüz savaşa hazır olmadıklarından, bu haberi kimsenin duymaması için gayret etmişlerdi. Hemen aynı gün İngiltere, Osmanlı Devletine karşı düşmanlığını göstermiş, paraları ödendiği halde, İngilizlere sipariş verilen Reşadiye ve Sultan Osman gemilerine el konulmuş; bunun üzerine de Enver Paşa, 5 Ağustos’ta Ruslarla yeniden anlaşma yollarını bulmak için görüşmeler yapmıştır. O, Kafkasya’daki Türk askerini çekme, Balkan ülkeleriyle Rusya arasında bir savaş çıkarsa, Ruslara yardım etme ve Alman kuvvetlerini Türk topraklarından uzaklaştırma hususunda söz veriyordu. Buna karşılık da, Trakya’dan biraz arazi ile Adalar Denizi’ndeki bazı adaları istedi. Bu arada Cemal Paşa’nın da İngiltere ile tekrar anlaşma zeminleri araması boşa çıktı. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, Türkler harbe sadece Enver Paşa’nın maceraperestliği yüzünden dahil olmadılar. Belki de başka çıkar yol bulunmadığından, böyle bir karar alındı. Şartlar Türkleri savaşa girmeye zorlayınca, 29 Ekim 1914’te Goben ve Breslav adlı iki Alman harp gemisine Türk bayrağı çekilerek, Karadeniz’deki bazı Rus limanları topa tutturuldu. Zaten Almanya da Türklerin bir an önce savaşa girmesini istiyordu. Çünkü onlar birkaç cephede harp ettiklerinden başları sıkışmış, iyice bunalmak üzereydiler. Eğer Türkler Ruslara karşı bir cephe açacak olurlarsa, Rus kuvvetlerinin büyük bir kısmı doğuya kayacak, bu suretle batıda Almanya ile Avusturya rahat nefes alacaklardı. Süveyş Kanalının kontrolü ve Arabistan’daki çarpışmalar sayesinde de İngilizler önemli miktarda askerini bu cephede tutacak ve buna bağlı olarak da Almanlar İngilizlerle daha fazla uğraşacaklardı. Bir de Müslüman bir ülkenin Hrıstiyanlar tarafından saldırıya uğraması, Rusya’nın ve İngiltere’nin tahakkümü altında yaşayan Türk ve Müslümanların infialine yol açacaktı ki, bu durum bile onların başını ağrıtmaya yeterliydi. Nitekim I. Dünya Harbi sırasında hem İngiliz sömürgelerindeki nümayişler, hem de Rusya’daki Türk ayaklanmaları ve Rusya Türklerinin çeşitli yollarla Osmanlı Devleti’ne yardım etmeye çalışmaları, bunun delilidir. Dolayısıyla Avrupa’daki savaştan kısa bir süre sonra kavgaya iştirak eden Türkler, Almanya ile yanyana çarpışmaya başladı.

I. Dünya Savaşının ilk zamanlarında Osmanlı Devleti ordusu Müttefiklere oldukça zor anlar yaşattı. Ve Almanya, Avrupa’da başarılar kazanarak doğuya doğru ilerleyince, İngiltere ve Fransa telâşa düştüler. Bu arada Rusya da içten içe çalkalanıyordu. Rus Çarlığı çıkan huzursuzluklar yüzünden fena bir hale girdi. Müttefikler için Rus ordusunun direnişi çok önemliydi. Eğer Rusya dağılırsa Almanya, İran ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya ulaşabilir, Orta Doğu’nun petrol yataklarına sahip olabilir, ayrıca Doğu Avrupa’nın tamamının Almanya’nın egemenliğine geçmesinin yolu açılabilirdi. Bu yüzden mutlaka Rusya’ya yardım edilmeli, içerisinde bulunduğu zor durumdan kurtarılmalıydı. Rusya, neredeyse Moskova’ya kadar Alman işgaline uğramıştı. Doğu Avrupa yolu ile Rusya’ya destek verme imkânı gözükmüyordu, yani bu yolun kullanılması imkânsız gibiydi. Müttefiklerin beraber hareket etmeleri için, tek ilerleme istikameti Osmanlı topraklarıydı. Böylece Boğazlar ve Karadeniz üzerinden Rusya ile birleşilecekti. Hem de bir taşla iki kuşun vurulması hedefleniyordu. Akdeniz ile Karadeniz arasındaki geliş-gidiş kontrol edilecek, İstanbul ele geçirilecek, fiiliyatta Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine son verilecek ve kıskaca sokulan Almanlar yıpratılacaktı. Bugün yine Sarıkamış’ta şehit olan Mehmetçiklerin gereksiz yere öldüklerinden söz edilebiliyor. Yukarıda da belirttiğimiz üzere hakikaten Osmanlı Devleti savaş için henüz hazırlığını yapmamıştı, ama bir savaş’da çıkmıştı. Aralık 1914’te Türkler Sarıkamış Harekâtı’nı başlatmasalardı, Rusya âcilen dostlarını, Türkiye’ye karşı yürümeleri hususunda zorlamayacaktı. O dağlarda Rus askerleri durdurulmasaydı, belki ülkemizin doğu sınırı böyle olmayacaktı.

İşte bütün bu şartlar dahilinde, Çanakkale bölgesinde cephe açılmış ve İngiltere Savunma Bakanlığı, 1915 Ocağı’nın başında (2 Ocak), mutlaka Çanakkale Boğazı’nın zapt olunması kararını almıştı. 18 Mart’a gelene kadar, çeşitli kereler müttefik kara orduları ve donanmaları Çanakkale’nin çeşitli yerlerine saldırılarda bulunmuşlar, ama her defasında başarısızlıkla karşı karşıya kalmışlardı.

Onlar sanıyorlardı ki, dünyanın en mühim stratejik mevkilerinden olan Çanakkale ve İstanbul’u hiç zorlanmadan ellerini, kollarını sallayarak işgal edeceklerdi. Savaşla uzaktan yakından alâkası olmayan, binlerce km. uzaklıktaki sömürgelerinden de sonu olmayan bu maceraya insanları sürüklediler. Özellikle İngilizler, canları çok tatlı olduğundan ve kendi ellerini yakmadan, maşalar kullanmayı düşünüyorlardı. Kendileri dışındaki insanlara ne olacağı umurlarında değildi. Galip geldikleri takdirde nasıl olsa kahramanlığı kimseye bırakmayacaklardı. Türklerin kurşunlarına hedef teşkil edilecek bu insanların canlarının, zerre kadar önemi yoktu. Hoş, onlar da yapılan propagandalar neticesinde kandırılmışlar, her biri ülkelerine döndüğünde kahramanlar gibi karşılanmanın hayâli içindeydiler. Ama bilmiyorlardı ki, dövüştükleri millet tarihin en cesur, mert ve vatanı için ölümü seve seve göze alan halkıydı. Vatan, millet, din ve bayrak uğruna can vermek onlar için en güzel ölümdü. Bu vaziyeti görmemezlikten gelmek ve tarihteki buna benzer olayları hatırlamamak, elbette ki en büyük gafletti. Bu nedenle onbinlerce km. uzaklardan kalkıp, harp yapmaya gelenler hüsrana uğrayacaklardı. Savaşmayı çocuk oyuncağı sananlar, bir defa daha aldanacaklardı.

19 Şubat 1915’te Çanakkale Savaşları başladı. Onlarca zırhlı gemi hareket etti. Müttefikler o kadar emindiler ki, kendilerine yardıma gidilen Rusları bile bir telaş almıştı. Ruslar, İstanbul İngiliz ve Fransız donanması tarafından ele geçirilince, Yunanlılara verileceği korkusuna kapıldılar. Bu yüzden Müttefikler arasında bir güvensizlik ortaya çıkınca, İngiltere ve Fransa, onu teskin etti. Vesveseye düşmelerine gerek olmadığını, Boğazlar’ın idaresinin Rusların yönetimine bırakılacağını söylediler. Buradan da açıkça görüleceği gibi, savaşın sonunda birtakım kavgaların ortaya çıkacağı belliydi. Bununla beraber daha önceki başarısızlıkları yüzünden Müttefikler donanma komutanlarını değiştirme yoluna gittiler ve yeni Amiral Robeck 17 Mart 1918’de Londra’ya gönderdiği haberde; bir gün sonra Boğaz’a saldıracağını ve İstanbul’a ulaşacağını bildiriyordu. Anlaşılacağı üzere kendine son derece güveniyordu.

Martın 18’inde düşman donanmaları, hep birlikte büyük bir taarruz başlattılar. Boğaz’a hareket eden savaş gemilerinin I. ve II. grubunda İngiliz muhripleri yer alırken, III. kısımda da Fransız gemileri bulunuyordu. Aralarında 18 tane büyük zırhlı gemi, pek çok küçük muhrip olan kuvvetler Boğaz’ı geçmeyi denedilerse de, Türk topçularının isabetli atışları ve denize döşenen mayınlardan dolayı bunu başaramadılar. Çünkü 17-18 Mart gecesinde, Binbaşı Nazmi Bey’in komutasındaki Nusret mayın gemisi, elinde son kalan 20-30 mayını da denizin önemli noktalarına, düşman kuvvetleri görmeden döşemeyi başarmıştı. İngiliz ve Fransız gemileri önemli yaralar almış, bir bölümü de bu yüzden Boğaz’ın sularına gömülmüşlerdi. Sonuca sadece donanma ile ulaşılamayacağı anlaşılınca, kalabalık bir ordu hazırlanıp, Çanakkale’ye sürüldü. 25 Nisan 1915’te İngiliz, Fransız ve Anzaklardan oluşan 70.000 kişilik bir ordu Arıburnu ve Conkbayırı yönünde ilerledi. Bunları ise Mustafa Kemal’in komutasındaki 19. Tümen karşılayacaktı.

Dünyanın hiçbir milleti vatanlarına böylesine canla, başla bağlı olamazdı. Alman Başkomutan Liman von Sanders, bu konuda şöyle diyor: “Azgın suların dövdüğü Gelibolu Yarımadası’nda Türkler, dünyanın en kudretli donanma ve ordularını geri çevirmişlerdir. Çanakkale’yi bir asker olarak anlatmak imkânsızdır. Çelikten, manevî kudretten, vatan aşkından bir insan yapısı ne demektir? Bu sualin cevabı, işte bu gösterişsiz, mütevekkil ve sessiz Anadolu çocuğunun kendisiydi”. Bir yabancının Türk genci hakkındaki tespiti işte budur.

Hele bir 57. Alay olayı vardır ki, bugün bile hatırlandığında gözleri yaşla dolmayan hiçbir Türk yoktur. Aslında Osmanlı Devleti de, böylesine geniş çaplı bir saldırıyı, Gelibolu üzerine beklememiş idi. Buna rağmen herkes elinden gelen gayreti gösteriyordu. Mustafa Kemal Alayı Kocaçimen Tepe’ye ulaştırarak, Conkbayırı’ndan yapılacak saldırının önünü almayı planlamıştı. Düşman eğer stratejik önemi haiz noktaları ele geçirirse, müdafaanın hiçbir anlamı kalmayacaktı. O, vaziyeti daha iyi görebilmek amacıyla Kocaçimen’den Abdalbayırı’na at sürdüğünde, askerlerin kalabalık bir düşman kuvveti önünden çekildiğini gördü. Kemal Paşa bu askerleri durdurur ve aralarında şöyle bir konuşma cereyan eder:

- Neden kaçıyorsunuz?

- Efendim düşman…

- Nerede?

- İşte, diyerek, 261 rakımlı tepeyi işaret ederler.

- Düşmandan kaçılmaz!

- Cephanemiz kalmadı.

- Cephaneniz yoksa, süngünüz var. Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında başka kuvvetler ve komutanlar yerimize geçebilir. Süngü tak!…Yat!..der. Mustafa Kemal, olayı daha sonraları naklederken, “kazandığımız an, bu andır” demiştir. Gerçekten 57. Alayın başta komutanları olmak üzere, 628 kişilik mevcudunun hepsi şehit düşmüştür. “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı” değil de, nedir? Yabancılara göre bu bir çılgınlıktı; ama bir Türk için vatan uğruna ölmek gayet normaldi. Dualar okuyarak, Kelime-i Şehadetler getirerek öldüler. O kahraman erleri bu vesileyle bir kez daha rahmetle anmak lâzımdır.

Biz o kadar âlicenap bir milletiz ki, vatanımızı işgal etmek için onbinlerce km. ötelerden gelen insanlar için bile, kendi topraklarımızda kabirler yaptık. Bu çarpışmaların komutanlarından olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu vesile ile o insanlara da seslenmiştir: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz! Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır”. Böyle kutlu bir düşünce başka hangi millette vardır?

Çanakkale Savaşları, aynı zamanda Mustafa Kemal’in bir yıldız gibi parlamasına da vesile oldu. Devlet erkânı ve Genelkurmay onun ne kadar gözü pek, akıllı, ileriyi gören, millet ve devlet uğrunda her şeyi yapabilecek bir kişi olduğunu anladı. Asker içerisinde Mustafa Kemal’e olan sevgi ve saygı, bu suretle biraz daha perçinleşmiştir. Çanakkale Savaşlarının tarihte, Millî Mücadele’de Türk milletini ve ordusunu başarıyla yöneten Mustafa Kemal’i hazırlaması açısından da ayrı bir yeri vardır.

• Devamı sonraki sayıda