1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bu Vatan Bizim

H.Rıdvan Çongur
Orkun'un Ağustos (2002/8) sayısındaki yazımızın yayınlanmasından sonra, pek çok dost, tanış olduğumuz insandan veya okuyucumuzdan, türlü yollardan mesajlar aldık, telefonla aradılar, e-mail çektiler. Bunlar arasında görüşlerimize katılanlar oldu, hattâ aralarından "Vatan Elden Giderse" başlığını yadırgayanlar çıktı. Yazımıza o başlığı atarken biz düşünmedik mi, o kelimelerin çağrıştırdığı anlamı hesaba katmadık mı? Düşündük elbette, düşünmesine. Ama, olması hiçbir zaman aklımızdan bile geçmeyecek bir durumu gözler önüne sererek, artık son defa ve daha tutarlı bir şekilde düşünmek, idrak etmek zorunda olduğumuzu ve bunun için vakit kaybetmememiz gerektiğini anlatmak istedik. O başlığı koymamızın sebebi, işte bu.Yeni bir bin yıla girerken, geleceğe büyük umutla baktığımız, seyrettiğimiz coğrafyada bir hayâlin gerçekleşmesini gördüğümüz günlerde yaşadıklarımız attırdı bu başlığı bize. Üzülerek, hüzün duyarak...Son bir yıldır, hemen her kesimde, TBMM'de ve kürsülerde siyasî partilerimizin başkan ve vekillerinin aralarındaki çekişmeler dahil, sınırlarımızı çepçevre kuşatan ateş çemberi içinde yürütülen politikalar, sosyal yapımızı tehdit eden gelişmeler ve bunlar karşısında sergiledikleri tutum, şahit olduğumuz ortam zorladı bizi böyle bir başlığı atmaya...

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti, son elli yılında iyice belirginleşen hâliyle varlığını tehdit eden zor bir dönemden geçmektedir. Bu durumu, vatanını milletini seven, memleket gerçeklerini bilen her aydın görebilmekte ve vatanını, milletini sevmenin ötesinde sorumluluğunu duymaktadır.

Fransız Liberasyon gazetesinin, on yıl arayla birbirine ters düşen iki yazısı ve özelikle bu yazıların başlıkları, bizim açımızdan oldukça dikkat çekici. Gazetede on yıl önceki başlık "Parlayan Türk Yıldızı"dır. Ama on yıl sonra bu anlamda veya benzeri bir başlık atmak yerine, Türkiye'nin durumuna bakıp "Türk İflâsı" kelimelerine yer verilmiştir. Söz konusu yazar (Marc Semir), "Nefesi Kesilmiş Türkiye" yorumunu yapıyor, sözlerini "Türkiye'nin artık nefesi bitmiş, günümüze uymuyor" cümlesiyle sürdürüyor.

Yine bir Fransız gazetesi olan Le Figaro, birinci sayfadan anonslu olarak verdiği "Türkiye, Tükenmiş Bir Rejim" başlıklı haberde "Çok yaşlanmış bir başbakanın yürüttüğü üç partili koalisyonun bu işin üstesinden gelebileceğine çok az kişi inanıyor. Çeyrek asırdır Avrupa'nın kapısını çalan ve iki yıldır aday olan Türkiye'nin AB kapısında daha pek çok bekleme riski var. Osmanlı döneminin "Hasta Adamı" Türkiye, hasta olmayı hep sürdürdü" deniliyor.

XX. yüzyılı değerlendirmeden evvel bir önceki yüzyıla, XIX.yy ortalarına uzanalım. Çoğunuzun kabul ettiği gibi "Tanzimat" görünüşte yürekli bir atılımın, ama aslında talihsiz sona doğru yol alışın adıdır. İyi niyetle başlatılan bu "Yeniden Düzenleme"sonunda, bir bilim adamımızın da belirttiği gibi, "Bilgisizlik, deneyimsizlik, kadrosuzluk, biçim, gösteriş, entrika, sığlık, israf, lüks tüketim, sefahat ve sefalet düzleminde kalan ve yeniden yapılaşma, ihtiyaç duyulan anlam, derinlik, içerik, işlev ve etkinlikten yoksun bir yetersizlikler toplumu oluşmuş" ve sonunda ülkeyi çöküntünün eşiğine getirip bırakmıştır. (Yıldırım, Prof.Dr.Dursun: XX.yy Türk Edebiyatı Tarihi ve Edebî Açıdan Bir Bakış, Türk Yurdu, Mayıs 2001 165.s 16.s) Anlatılan o dönemin Türk Milletine ödetilen bedeli bir Cihan Devleti'nin sona ermesi olmuş ve bu millet bağımsızlığını, verdiği Millî Mücadele ile kazanabilmiştir. Savaşın baş kumandanı ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmuştur.1923-1938 yılları arasında Türk inkılâp hareketi ile yeni bir devletin temeli atılırken gerçekten yeni bir düzenleme gerçekleştirildi. Bugün, zaman zaman içine düştüğü zorluklara, siyasî ve iktisadî krizlere rağmen, Türkiye Cumhuriyeti'ne dayanak olan da Atatürk'ün yaşadığı yıllarla sınırlı kalan o dönemdir, diyebiliriz.

DÜN VE BUGÜN

KARŞILAŞTIRMASI

Şimdi, tarafsız bir gözle Cumhuriyet' in ilk on beş yirmi yılıyla daha sonraki kırk, elli yılına bakalım.

XX. Yüzyılın ilk yarısında, 1920'de TBMM' nin açılışından 1938' de Atatürk' ün ölümüne kadar geçen dönemde milletçe diri ve geleceğine güvenle bakan bir durumdaydık, gerçekten bizi düze çıkaracak birikime sahip olduğumuza inanıyorduk. Bu durum 1940'lı yılların ortalarına kadar da devam etti.

Sözümüze temel aldığımız o birikimi nasıl kazandığımız önemli, işin asılına bakarsanız. Nasıl mı, söyleyelim:

1919' da Samsun'a çıkıp Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladıktan, Büyük Millet Meclisi'ni açıp Millî Mücadele'yi zaferle taçlandırdıktan sonra Atatürk'ün 19 yıl içinde gerçekleştirdiği millî politi kalar ve Türk İnkılâbı ile gerçekleştirdik ve kazandık.

O büyük insanın "Türk İnkılâbı" olarak adlandırdığı silkiniş ve değişme, yenileşmeyi hadef alan çağdaşlaşma hareketine, bilerek ve kasıtlı olarak "ihtilâl" yakıştırması yapanlar o daha ölmeden boy göstermeye başladı! Ölümünden itibaren yayınlanan bazı kitap, gazete ve dergilerde gördüğümüz "Kültür devrimi", "Anadolu İhtilâli", "Kutsal İsyan" çığırtkanlıkları nedir, söyleyebilir misiniz? Türk inkılâbı, yine söyler misiniz, kökten koparak, milliyete ve millî değerlere itibar edilmeden Avrupa taklit edilerek, sözde lâiklik perdesi altında "kurnazca" dine sırt çevrilerek yapılmış bir "kültür devrimi" midir?

Yakın tarihimizin bu 19 uzun yılını her gün ve saatini gözler önüne sermeden, her hareketini ayrıntılarına inip incelemeden, değerlendirmeden ve hele hele Nutuk'u satır satır okumadan, anlamadan ne Atatürk'ü ne de onun bütün ömrünü verdiği Türk inkılâbını anlayabiliriz. Millî Mücadele, "Kuvayi Milliye" denilen Türk ruhunun bütün vatan sathında soluk alıp verişidir. Bu ruhu, Sevr ile paramparça edilmiş Anadolu coğrafyasında yeniden şahlandıran Atatürk adlı bir bozkurt'tur! Türk Posta İdaresi'nin pulları üzerine bastırdığı, kâğıt paralarımızda yer alan "bozkurt" resimleri bunun en güzel ifadesi değildir de nedir? Türk Ocakları, o büyük insanın ziyaret ettiği her şehir veya kasabada ilk uğrağı olmamış mıdır? Ankara'daki o görkemli Türk Ocağı binasını yaptıran, büyük salonun alınlığındaki altın yaldızlı kurt başını oraya koydurtan, yapımı sırasında bazen her gün gelip nasıl olduğunu mimarından soran, onu hayranlıkla seyreden o insan, Gazi değil midir?

Zaman göstermiştir ki, ölümünden sonra "Ey Millet! Gerçek Atatürkçüler biziz!" diyenler, "Onun yolundan sadece biz gidiyoruz!" diye tam tersi bir yola sapanlar, ona ve onun inkılâplarına ihanet etmişlerdir... Atatürk başımızdayken geçen o 19 uzun yılın sonrasında ikinci 19 yıl, çekilen nutuklara, göstermelik hareketlere karşılık ilk 19 yılı içine alan 1919-1938 arasındaki döneme göre, onun önderlik ettiği Türk milliyetçiliği hareketi açısından, bir bakıma yerinde sayış, bir çözülüş ve geriye gidiş olarak değerlendirilebilir. Yakın tarihin gerçeklerine eğilir, ülkede neyin ne olduğunu, nasıl sonuçlandığını görür, araştırırsak tabiî..Bu gerçekleri, ancak öyle görebiliriz. 1950 öncesinin resmî tavrına bir tepki olarak başlayan milliyetçilik hareketi de yeni iktidarın hışmına uğrayınca, Türk milliyetçiliği büyük yaralar aldı.

Atatürk'ün ölümünden bugünlere aradan tam altmış dört yıl geçti. Fakat, görülen odur ki son altmış yılda kalkınma ve refah yolunda atılan pek çok başarılı adıma yakışır millî bir hayat ve Türk kimliği geliştiremedik. Üstelik her geçen gün bu kimliğimizden bir şeyler kaybettik. Atatürk'ün her hitabında "Aziz Türk Milleti!" diye sözlerine başlamasındaki hikmeti ve "Türk Milleti çalışkandır, zekidir!" derken hançerisini yırtarcasına o haykırışındaki inancı, ondan sonra başa gelen yöneticilerin çoğu ne gösterdiler ne de kavrayabildiler... 1960'lardan sonra hemen her on yılda bir, askerî darbeler yaşandı. Siyaset, kalkınma, sanayileşme millî eğitim ve kültür meselelerinde zikzaklar çizildi, paramız durmadan değer kaybetti. Dilimizde çok söylenen " Para pul oldu! " sözü doğrulandı... Bugün kim söyleyebilir, XX.yüzyılın ilk otuz kırk yılında, hem de savaşlar vererek eriştiğimiz güce, koruduğumuz millî değerlere şimdi de aynı ruhla sahip bulunduğumuzu? Yüzyıl önceki durumdan farklı bir hal içinde yaşadığımızı kim söyleyebilir? Sevr'den Lozan'a ulaşmak, attığımız şanlı şerefli bir adımdır. Düyunu Umumiye'den kurtulup, eski yeni bütün borçları sıfıra indirmek, yeni kurulan bir devlet olarak yağıyla kavrulur hâle gelebilmek elbette az şey değildi...

Maddî alanda kalkınmadan söz etmek mümkün; yetmiş yılda değişen çok şey var. Ama millî kültürü gereken biçimde kalkınmaya temel yapmadığımızı, onu esas almadığımızı görüyor ve üzülüyoruz

YILLAR NE GETİRDİ, NE

GÖTÜRDÜ?

Atatürk'ten sonra aynı makamlara gelenlerin, sık sık Amerika, Avrupa ülkelerinin başkanlarına, başbakanlarına yapılan ziyaretleri, sadece iki millet arasındaki ilişkilerden mi ibarettir? Burada Atatürk ile Başkan Franklin D. Roosevelt arasında 1937 yılına ait bir mektuplaşmadan bahsedelim. ABD Başkanı, bir film ekibinin tespit ettiği görüntülerden Türkiye ve lideri hakkında bilgi almış, Atatürk'e yazdığı bir mektupla onu ülkesine davet etmiştir. Kendisine verilen cevap, teşekkür cümlelerinden sonra, "Sizi memleketimde ağırlamak isterim" şeklindedir... Bir cumhurbaşkanı düşünün, yapılan davete gitmediği gibi, daveti yapanı kendisi çağırıyor, memleketime beklerim diyor.

Ondan sonra bu görevi üstlenenlerde aynı millî hassasiyeti yeterince göremiyoruz ve yoksa, diyoruz, arka plânda bir takım yardım, destek arama ve kredi isteme gezileri miydi bunlar? II. Dünya Savaşı'ndan sonra, hızla dış kaynak, yabancı destek talebinde bulunuldu. O günlerin siyasî coğrafyası bu destek aramada bir sebepti elbette ki ; bunu ve ülkenin stratejik konumunu da göz ardı etmemeliyiz.

Cevaplanacak bir başka soru: Tutumlu bir toplumdan tüketici bir toplum hâline gelmemiz, getirilmemize ne demeli? Bugünün İMF'si ile dünün Düyunu Umumiye'si arasındaki farkı da varın siz düşünün! Pontus, Rum, Ermeni, Çerkez varlığının öne çıkarılması, Kürt hareketleri, isyanları XX.Yüzyılın başından itibaren, Cumhuriyet'in ilânından sonra da görüldü. Dinî saptırmalara, yobazlık, gericilik, tarikatçılık, mezhep ayrımcılığına, bu arada etnik başkaldırmalara her devirde rastlanmış, sol kelimesinin kamuflajında komünistlik kışkırtmaları, bu arada çeşitli irtica eylemleri, ayaklanma girişimleri görülmüştür. Atatürk devrinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün bu karanlık hareketlere uyguladığı açık bir politika vardır. Varlığımızı tehdit eden her ayaklanma hareketi, kesin şekilde ve zaman kaybedilmeden; insanlık ve din dışı her kıpırdanma hemen üstüne gidilerek cezasını bulmuştur. Çoğu yabancı kaynaklardan beslendiği ve tertipli bir şekilde ülkeyi, milleti bölme hareketi olduğu için ve bir kısmı da lâiklikle bağdaşmadığı ve doğrudan dini âlet etmeye yönelik emeller beslediği için bu tür davranışlara izin verilmemiştir.

İnsanımız için gerekli bir takım haklar, kabul görmemiş izlenimi yaratılmak suretiyle "insan hakları" maskesine büründürülerek demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıymış gibi, bir de zaman içinde ortaya atılan kriterlere bağlanıp öne sürülünce, insan ister istemez, yakın tarihimizde şahidi olduğumuz olayları, içine düştüğümüz - veya düşürüldüğümüz(!) - bâdireleri hatırlamadan edemiyor. Çok partili siyasî hayata geçişin ilk provaları 1924 ve 1930 yıllarında yapıldı. Her iki denemenin başlayışı ve son buluşu iyi değerlendirilmeli, Atatürk'ün tutumu yanında, iktidardakilerin hesap kitabı dikkate alınmalıdır. II. Dünya Savaşı'nın bütün sonuçları ile bu geçişin değerlendirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin o tarihte vardığı nokta, esaslı bir şekilde ön hazırlıkları yapılmadan, partilerin kuruluşu ve yapılacak seçimlerin ne şekilde olması gerektiği yeterince araştırılmadan girişilen demokrasi hareketi, elbette ki istenilen başarıyı gösteremeyecekti. İşte bunun içindir ki çok partili hayata geçişimiz, demokrasi tarihimiz bakımından geride kalan yüzyılın siyasî ve içtimaî gelişmeleri de ele alınmalı, neler olduğu ortaya konulmalıdır. Bu yapılmadan bugün içine düştüğümüz durum hakkında doğru yorumlara ulaşmamız mümkün değildir. Siyasî partilerin yapılanması, "lider sultası" çözümlenmeden demokrasimiz düzlüğe çıkamaz deniliyorsa, bu hükme nasıl vardığımız değerlendirilmeli!

SON DURUM İYİ

DEĞERLENDİRİLMELİ

1960 Ve hemen onu takip eden yıllar, geçmiş on beş, yirmi yılda yaşadıklarımızdan daha da beter bir görünüm arz ediyor. Eskisiyle karşılaştırılması mümkün olmayan daha farklı anlayış ve tutumların sergilendiği, düşünce, görüş zıtlıklarının memleketi daha büyük açmazlar içine soktuğu, iç ve dış borçlanma batağına sapladığı, dürüstlük ve doğruluğun geri plâna itildiği, ahlâkî ve kültürel değerlerin zaafa uğratıldığı, sanatın yerini şehvete, şamataya terk ettiği ve bir takım gazete, dergi sayfalarında ve televizyon ekranlarında hopçu-popçulara boy boy yer verilmek suretiyle bir seviyesizliğin yaşanıldığı "yeni" ve "geleceğimiz açısından son derece düşündürücü" bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Bir toparlama yapmak gerekirse, yeni bir bin yılın girişinde şahit olduğumuz memleket manzarası iç açıcı olmaktan uzaktır. Tarihimizde, bir cihan devletini yok eden olaylar kadar 1963 yılında yeni bir siyasî hayatın başlamasını takip eden ve kırk yıla yaklaşan süre, bu süre içinde alınan seçim sonuçları ile ülkenin yönetiminde, bilim - sanat - düşünce hayatımızda yaşanılanlar, milletçe içine düştüğümüz durum iyi değerlendirilmelidir. 2000'li yıllara girişimizin artı ve eksileri nedir, bunu iyi bilmeli, Türk ailesi, aydını, siyasetçisi, bilim ve iş adamı, gençliği ile ele alınmalı, özellikle 1970 sonrası geçen otuz yıl bir pertavsız altına konulmalı, değerlendirilmelidir.

Seksen küsur üniversiteyi açmakla övünen siyasetçi, onlara "olur efendim, yapalım efendim" diye yaranma yolunu seçenler vebâl altındadır. "Üniversite" kelimesinin neden tabelâ ve kâğıt başlıklarında kaldığını, "yükseköğrenim" sözünün tercih edildiğini hep birlikte düşünelim.

Üniversite, hocasıyla, mekânıyla bir bilim disiplini, bütünlük ister. Gençlerimize hem meslek kapısı açmak, hem de seçen ve hak edenlere de bilim adamı olma hakkını vermek durumundayız. Gereken yerde, gereken şekilde yüksek okul açabilirsiniz. Ama gençlerin tamamını üniversiteye alacağız deyip, yarısından çoğunu sınavda döndürmek ve daha da düşündürücüsü, hiçbir iş imkânı bulunmayan veya yeterince elemanı olan alanlarda iş bulamaz durumda bırakmak ne demek? Yabancı dille eğitim, Türkçeyi doğru dürüst öğretmek varken, yabancı dil öğrenimine öncelik tanımak, daha bin türlü mesele önümüzde çözüm bekliyor...

Bir gün, yıllarca başbakanlık yapmış, cumhurbaşkanlığı makamını işgal etmiş eski bir liderin, televizyonda söylediklerini, meselelere akıl yoran pek çok insan gibi, biz de hayretle dinledik. Diyordu ki, "Bir milyon genci üniversite kapısında bırakmak olur mu?" Peki, beş yıl önce, yirmi beş yıl önce rakamlar, nispetler farklıydı, fakat üniversite kapısında kalan yüz binlerce öğrenci için siz hangi çareyi düşündünüz? Muhalefette bulunanlar da sizin devri saltanatınız için aynı cümlelerle nutuk çekmiyorlar mıydı?

Liderlerin eskisi, yenisi, bazıları aramızdalar. Millet, hemen hepsinin yönetimlerini gördü. Türkiye bugün, içinden çıkılması zor şartlar altında, başarıların yanında utanç verici durumlarla karşı karşıya. İşte, bunun için birini ötekinden ayırarak bir değerlendirme yapabilmemiz imkânsız denebilecek kadar güç... Sadece siyaset adamlarımız değil, bu dönemin hemen her alanda yönetiminden sorumlu insanları, çoğunluk bakımından hayattalar ve bir kısmı da bürokrasi ve iş hayatımızın insanları olarak aramızda, iş başında... Sevapları yok mu? Var. Ama günahları boylarını kat be kat aşmakta!

1970'li yılların başları, on yıl öncesi yaşanılanlardan ibret dersi çıkarılmadan bir askerî müdahale ile, sözüm ona "birlik ve bütünlüğün sağlanması"na gidildi. Fakat, Türk inkılâbı değil de "Atatürk Devrimleri", değişme veya yenileşme değil de "Çağdaşlık", vatandaşlık hukuku değil de "İnsan Hakları", millet bütünlüğü değil de "Anadolu bir mozaiktir" sloganları atılarak, ülkeyi bölme çabası içinde olanların yolu açıldı; terör eylemlerinin hızla artmasına ve yaygınlaşmasına - bilmeden veya saflıkla - âlet olundu. Bu yılların sözü edilebilecek en büyük, Türklüğün yakın geleceği ile ilgili olayı Kıbrıs Barış Harekâtının gerçekleştirilmesidir. Olumluluğu tartışılmaz başka şeyler olduğu da bir gerçek. Ama buna karşılık, millî hayattan büyük kayıplar verilmiş, bilim, sanat hayatı - sınırlı bazı gelişmeler, başarılar hariç - gerilemeye uğratılmış, kalkınma süreklilik arz eden bir hâl olmaktan çıkıp büyüme duraklamaya uğratılmış, Türk parası hızla değer kaybederken seyirci kalınmış, enflâsyon çift rakamlarda baş döndürücü bir ilerleme göstermiştir.

Otuz kırk yılın gözler önüne sermeğe çalıştığımız perişanlığında suç ne ekonomi ne de sanayileşme ile sınırlıdır. Suç, "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür" sözünün ne anlam taşıdığını bilmemekte, bunu unutmuş olmamızdadır. Millî kültürün geri plâna itildiği ülke olmak, gelin görün ki, bir gün geldi, kaderimiz oldu! Milletleri var eden ve ayakta tutan gücün kültürden geçtiğini, onun bir çimento görevi üstlendiğini göz ardı ettik... Adında "millî" kelimesi bulunduğu için bir bakanlığın yıllardan beri yayınlanan dergisinin çıkışını durduran, "Millî kültür de neymiş?" diyen tarih profesörleri gördük! Bir tek plân döneminde kültürü konu olarak alıp işleyen özel ihtisas komisyonunu kurmada biz öncülük ettik, ama daha sonra hiçbir plân döneminde hiçbir iktidar, bilim âleminden ve bürokrasiden hiç kimse bu işe sahip çıkmadı; çünkü gerek görmediler. Kültürün "evrensellik" masalını uydurup, uydurduklarına kendileri inananlar, "millî kültür politikası" gütmenin gereksizliğine inandılar ve bunun yanlışlığını gören ve söyleyenlere karşı durup, görevli makamlarda bulunan ve bu konuda herhangi bir fikri bulunmayanlara da inandırdılar...

Baştaki yönetimin, siyaset kurumlarının bu sapkınlığına, damdan düşer gibi başlatılan özel televizyon yayıncılığı da eklenince bugün şahit bulunduğumuz medya kepazeliği ortaya çıktı.

Her şeye rağmen, bulunduğumuz şartların güçlüklerine ve önümüze konulan bütün engellere rağmen bu vatan bizim! Vatan fikri ve sevgisi, sonunda bizi aydınlık günlere ulaştıracak, sözde aydın, siyasetçi ve bilim adamları bu milletin ve ülkenin tarihinde kara bir sayfa hâlinde kalacaklardır.