1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bu Vatan Bizim, Amma...

H.Rıdvan Çongur
CUMHURİYET’ten sonra doğan nesiller olarak biz, ülke meseleleri, milletin büyüklüğü, eksikliği, tarihteki yerimiz üstüne neler okuyup dinleyerek büyüdük. Ne günler gördük, yaşadık ve nelere nelere şahit olduk... Çocukluğumuzda, “Türküz, doğruyuz, çalışkanız” diye hançerelerimizi yırtarcasına haykırarak, marşlar söyleyerek büyütüldük. Atatürk’ün “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü duvarlara astılar; görünce, dünyalar bizim oldu.

Ama sonra nedendir, nasıl oldu bilinmez, Türklükten, tarihten, töreden söz edilmesi suç, milletimizi, milliyetimizi öne çıkarmak, ne hikmettir, yanlış görüldü ve sayıldı. 20. yüzyılın ilk sekiz, on yılında yaşanılan kaosu da, ikinci on yılda bütün ülkeyi düşmana nasıl teslim ettiğimizi de unutuverdik. Ulusun ayağa kalkması için büyük bir savaş verildi; galip çıktık, Lozan’da sınırları yeniden çizdik ve Atatürk’ün önderliğinde geçen yirmi yılda borçtan, dertten arındık, ayaklarımız üzerinde, başı dik ve alnı açık durmayı başardık. Ne var ki bizim çocukluk, okul günlerimizi yaşadığımız, Türk olmaktan da gurur duyduğumuz o günler geride kaldı.

Yine geride kalan yüzyılın son yarısı, daha önceki Atatürk’lü yıllardan farklı geçti; ülke, ulus kavramları, bize öğretilen çizginin dışına kaydırıldı. Vatan, millet, milliyet, milliyetçilik, inkılâpçılık, halkçılık kavramları yerini başka kavramlara bıraktı. Sosyalist edebiyatı aldı başını gitti! Her şeye “devrimci” gözlükten bakma modası peyda oldu.

Dün olduğu gibi, yine şairimiz de var, yazarımız da... Bunlardan bir bölümü, öyle havalar çalıyor, öyle lâflar ediyorlar ki, Anadolu insanı için hiçbir anlam ifade etmiyor, okunmuyor, anlaşılamıyor, değer verilmiyor. Yazan kadar bir avuç okuyanı var; muhabbetleri sadece birbirleriyle ve kendi aralarında...

Ulus, ülke, sevgi ve barış üstüne şiir yazmak yürek işidir. Roman, hikâye, her tür yazı yazmak da... Hem yürek ister, hem bilgi birikimi. Ülkesini, ulusunu sevmeyen, önce kendisi ile barışık olmayan ins andan sevgi ve barışı anlatan, öven şiirler, yazılar yazmasını nasıl bekleyebilirsiniz?

Türkiye, geçen yüzyıla girerken yaşadıklarını bu yeni yüzyılın başında -Allah korusun- yeniden yaşama tehlikesi ile karşı karşıya. Bütün atılımlara, artan nüfusa, okuma yazma oranının dünden farklı olmasına, çok partili hayata geçişimize rağmen, iktisadî meseleler çıkmazda, siyaset düğümlenmiş, iç-dış borç batağına boğazımıza kadar gömülmüşüz. Avrupa “hasta adam” tekerlemesini yeniden telâffuz etmeye başlamış. Batı, dün Sevr’le alıp Lozan’la elden çıkardıklarını, yeniden kazanmak için bin bir oyun tezgâhlamakla meşgul. Bu tezgâhı gören, halktan insanlarımız; sayıları az da olsa siyaset, bilim adamlarımız yanında yine yazar çizerlerimiz, şairlerimiz eksik değil.

Sadece Cumhuriyet’te doğan, büyüyen şairlerin şiirlerinden, yazarların yazılarından, ülke meseleleri üzerine kalem oynatanların yazdıklarından ülke, ulus, sevgi ve barış üzerine söylediklerinden yararlanmayı düşündük. Bunlar üzerinde durma, onları ele alma fikri, sadece millî kaygılar sonunda doğdu. Dikkatimizi çeken şiirleri, yazıları değerlendirme düşüncemizin sebebi, o şairleri, yazarları size tanıtmak değil; o, Türk’ün geleceğini karartan durumu, bugünkü durumu göstermek, kafanızda ve gönlünüzde aydınlık birer pencere açmak isteğinin bir sonucudur.

Sizin de kabul edeceğinize inanıyorum: parti tutmak futbol takımı tutmaya benzemiyor! Top koşturmakla memleket meseleleri üstüne kafa yormak, ülke ve ulus hakkında çözüm üretmek, yurt ve dünyada barışın hesabını yapmak ve siyasetin yolunu çizmek birbirine hiç mi hiç benzemiyor. Hele hele, top oynamanın bile nasıl bir tekniği olduğunu görüp öğrendikten sonra... On bir adamı nasıl kaynaştıracağını, hangisini hangi maçta nerede ve nasıl oynatacağını, nasıl kullanacağını bilmeyen antrenör nasıl başarısızlığa uğruyorsa, ulusu ve ülkeyi tanımayan, ülke yönetiminin ne şekilde yapılacağından haberli olmayan sözde liderlerin de sonuç alamayacakları gün gibi ortada!

•••

Atatürk 1938 sonbaharında öldü. Şunu hatırlayalım ve hiç unutmayalım: Misak-ı Millî sınırlarımız dışında Hatay’ı, onun hastayken sürdürdüğü girişimleri, yürüttüğü siyaseti sonunda vatanımıza kattık. Musul-Kerkük, yine aynı şekilde onun, sağlığında çözüme ulaştıramadığı, bugünkü durumuyla önümüzde çözüm bekleyen bir mesele olarak duruyor. Orta Doğu, dün bizim birer eyaletimiz durumunda topraklardan oluşan, bugün kaynamakta bulunan bir coğrafyanın adıdır.

İster ulus diyelim, ister millet; bu vatan, bu ülke, vatanseverlik, insan hakları üstüne nutuk çekmek, yazılar ve şiirler döktürmek gibi insan ve insanlık edebiyatı yapmak mümkün. Bunları siyaset malzemesi olarak da veya ideolojinize âlet ederek de kullanabilirsiniz. Ülke ve insanlarımız, tarihinin yine Millî Mücadele günlerinde olduğu gibi, milletçe şahlanmamızı, yüzümüze kapanan kapıların aralanmasını, açılmasını bekliyor. Kaygısız, seyirci kalamazsınız: Bu ülkenin insanlarından bir bölümü açlık sınırına dayanmış. İşsiz gezen üniversite bitirmiş gençlerimiz, tarladan aldığı ürünün karşısında kara kara düşünen çiftçilerimiz, pamuk, pancar, çay, tütün üreticilerimiz, çalıştığı fabrikası kapanmış çoğu sokakta, çoluğu çocuğu aç ve açık kalmış işçilerimiz, aldığı aylıkla hangi deliği kapatacağını düşünen memurlarımız, emeklilerimiz... hepsi, hepsinin gözleri ufukta. Doğacak umut ışığını bekliyor.

Sözümüzü bir şiirle bağlamak istiyoruz. Bu yazımızdaki düşünceyi bir mısra örgüsü içinde anlatan şair, elli yıl önce Türk Milliyetçiler Derneği’nde dost olduğumuz bir şair: Ahmet Tufan Şentürk (doğumu: 1919), buraya kadar anlattıklarımızı “Suçlu Siz misiniz, Yoksa Biz miyiz?” şiirinde bakın nasıl dile getirmiş? Giden yüzyılın büyük savaş yıllarında doğmuş, Millî Mücadele’de çocukluğunu yaşamış, yatılı parasız okullarda okumuş, büyümüş ve yazmış bir şairimiz. Hem halis şiirin tadını çıkaracaksınız, hem de okuduğunuzda ayağa kalkıp silkinecek, sesinizi yükselteceksiniz: “Bu vatan bizim efendiler, ne oluyor?” Sonra, onunla birlikte soracaksınız:

SUÇLU SİZ MİSİNİZ, YOKSA BİZ MİYİZ?

Biz, köylü çocuğuyuz beyler

Yaşantımız benzemez sizinkilere.

Biz ya sürü peşinde çoban,

Ya çorak tarlalarda çiftçi,

Ya içerde, ya dışarda ırgat...

Ya Köy Enstitüleri, ya İmam-Hatip

Ya Kur’an kursları, bizim yerimiz.

Siz çocuklarınızı Avrupa’da, Amerika’da

Eğitirsiniz...

Siz, apartmanlarda, arabalarda

Siz gecekondularda, çamur yollarda;

Siz salonlarda, diskoteklerde,

Bizse köstebek gibi yerde

Donar ayaklarımız ellerimiz...

Unutuldu Atatürk’ün söyledikleri:

Hani “imtiyazsız, sınıfsız

Kaynaşmış bir kitleydik?”

Hani “köylü, çiftçi, işçi efendimizdi?”

Hani “kişiler özgür doğarlardı analarından”?

Yalan mıydı Atatürk’ün söyledikleri?

Neydi, susmayın söyleyin?

•••

Bugün gerçek olan şudur:

Vergi ödemede, ülke savunmasında

Bir de karşıt fikirlerde, çatışmalarda

“Öl, öldür!” diyen sizsiniz,

Ölense biz...

Oysa biz köyden gelmiştik beyler;

Okuyup bir şeyler öğrenmek için.

Bizim de hakkımızdı yaşamak, sevmek

Düşmanlar bizi kamplara böldü,

Siz, bizi korumadınız, kollamadınız

Bizi birbirimize düşman ettiniz.

Birimize “sağcı”, birimize “solcu” dediniz,

Elimize kalem yerine silâh verdiniz.

Dövüştük, öldük: “üzüldük” dediniz;

Öldürdük: “anarşist, terörist!” dediniz....

Soruyorum size, haydi söyleyin:

Görmüyor muydunuz, bilmiyor muydunuz

Bizi böyle parçalayıp bölen kim?

Bizi bize düşman eden kim?

Nasıl çöreklendi, nasıl cân’evimize

Bu düşmanlık, bu hırs, bu kin?

Birbirimizi öldürmek için

Bu silâhı elimize veren kim?

Oysa biz, köyden gelmiştik beyler:

Ne Komünisttik, ne Faşist,

Bunları bize siz öğrettiniz, siz!

Sonra dönüp: “Katil, hayın!” dediniz.

Size soruyorum beyler:

Suçlu siz misiniz, yoksa biz miyiz?