1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

BU NASIL TERÖRLE MÜCADELE?

Altan Deliorman
Bir ülke tasavvur edin ki silâhlı saldırıya maruz kalmış. Askerleri şehit, öğretmenleri katlediliyor. Kundaktaki bebekler dahi kurşunlara hedef oluyor. Devlet, bunlarla yıllardan beri uğraşıyor. On milyarlarca lira masrafa katlanıyor. Mücadeleye para yetiştirmek zorunda kalan maliye de boyuna zam yapmaktan başka çare bulamıyor. Yani, saldırıların bedelini vatandaş ödüyor.

Bir de terör militanı tasavvur edin: Kanlı örgüte katılmış, onlara yataklık etmiş, belki çatışmalara bile girmiş. Güvenlik güçleri bunu yakalamış. Demir parmaklıklar arkasına tıkmış. Dâvası mahkemede devam ediyor...keeen seçimler yapılmış, bir partinin talimatıyla milletvekili seçilmiş. Şimdi Mecliste. Terörle mücadele için kaynak arayan maliye bu kadına her ay on milyar lira maaş veriyor. Bu ne demektir? Türkiye Cumhuriyeti’ne isyan etmiş bir militanı aynı Türkiye Cumhuriyeti ödüllendiriyor demek değil mi?

Bir başkası, adı sanı duyulmamış biri, doğu illerinden seçi lip Ankara’ya geliyor. O da terör temsilcisi partinin adaylarından, yani onlar için “makbul” biri. Şimdi ortaya çıkıyor ki, bu kadının kocası o terör örgütünün üst düzey görevlilerinden biri. Hâlen de o örgütte faaliyetini sürdürüyor. Yani Türkiye’ye düpedüz düşmanlık ediyor. Derken daha beteri ifşa ediliyor: Milletvekilimiz, PKK kamplarında, üniformalı, eli silâhlı bir militan olarak bulunmuş, objektiflere böyle pozlar bile vermiş. Şimdi bu bir ailenin bir ayağı Kandil Dağı’nda, bir ayağı Millet Meclisi’nde. Burada, en azından bir “tuhaflık” yok mu? Yoo, sanki bütün bunlar normalmiş gibi, yetkili yetkisiz hiç kimse doğru dürüst bir tepki göstermiyor. Onların arkasında duran sözde NATO müttefiklerimiz ve Avrupa Birliği’ndeki müstakbel ortaklarımız ise bu durumdan memnun.

Namı avukat, fakat aslında İmralı kuryesi olan bir başkası, parti kongresinde topraklarımızdan bir bölümünün onlara ait olduğunu haykırıyor. Bu kadın, o partinin eş başkanlığını yapmış biri. Yani sözleri sadece kendisine ait değil, mensup bulunduğu teşekkülün de görüşü, niyeti ve emeli. Şimdiye kadar böyle bir talepleri olmadığını, masum isteklerin gayrısında gözleri bulunmadığını söyleyenler birden asıl kimliklerini ortaya çıkarıvermiş oluyorlar.

Şimdi insafla düşünelim: Eli kanlı terörle mücadele böyle olur mu? Siz sınıra on binlerce Mehmetçiği yığacaksınız, onları besleyecek, bir yerden bir yere taşıyacak, silâhına mermi yetiştireceksiniz, bu ara şehitler verip gaziler devşireceksiniz (ki, onların bir kısmı artık koyu karanlık içindedir, gözleri görmüyor; bir kısmının kolları, bacakları kopmuş, dünyaları kararmıştır). Öte tarafta terörün ileri karakolu tam kalbinizde, hükûmet merkezindedir. Yani, Türkiye’nin kaderine hükmedecek konumdadır. Bu ne tezat!

Bu hâle nasıl geldik? Elbette yavaş yavaş, sindire sindire. Avrupa Birliği bize şu kanunu çıkar, bu kanunu değiştir, anayasanı yeniden yap diye talimat verdikçe kuzu kuzu hepsini yerine getirdik. Sonuç bu: Demokrasini geliştir dedikçe onun yerine terör gelişti. Bunu da artık açık seçik görmenin zamanıdır.

Son ilerleme raporunda yine ne diyorlar? Türklüğe, Millet Meclisi’ne, ne kadar mukaddesimiz varsa onlara küfür ve hakaret etmeyi serbest bırakın diyorlar. Türk Ceza Kanunu’ndaki 301.maddeyle ilgili itirazları bu anlama geliyor. Bizim uysallar ise buna karşı formül üretiyorlar: “Türklüğe” yerine “Türk milletine” diyelim, bu iş kapansın. Yarın öbür gün, hainin biri “Ben Türk milletine hakaret etmedim, sadece Türklüğe küfrettim” diye savunma yaparsa, mahkemeler de onu -kanun gereği- beraat ettirirlerse vicdanlar sızlamayacak mı? Bu ne gaflettir!

Dikkat edelim: Bizi biz olmaktan çıkaran mekanizmalar durmaksızın işliyor, işletiliyor. Sadece sahnenin önündekileri değil, arkasındakileri de teşhis etmemiz gerek. Gözümüzü açıp aklımızı başımıza toplamazsak, bizi bekleyen mukadder âkıbete müstahakız demektir.