1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bozkurt Güvenç ve Türk kimliği

Prof.Dr. Kenan Erzurumlu
Mart ayı içerisinde, üniversiter bir ortamda, “Türk kimliğinin kültürel temelleri” konusunda Bozkurt Güvenç hocanın bir konferansını dinleme imkânım oldu. Hoca, mimarlık eğitimi almış olmasına karşılık daha sonra sosyal antropoloji konusunda geniş çalışmaları olan bir bilim adamı kimliğiyle tebarüz etmişti. Kendi ifadesine göre, YÖK’e, Türkiye genelinde üniversitelerde “Eğitim sistemleri” ve “Türk kimliğinin kültürel temelleri” konularında konuşmalar yapmak üzere müracaat etmiştir. Yine kendisinin ifadesine göre ilk kez, OMÜ’de “Türk kimliğinin kültürel temelleri” konusunda konferans verdi.

Hoca, bu konferansta ulusal kimlik ve Türk kimliği kavramlarını anlattı. Güvenç’e göre kimlik türleri öncelikle bireysel ve kişisel kimlik olarak ikiye ayrılıyordu. Ona göre bireysel kimlik, bireyleri birbirinden ayırmaya yarayan, kimlik kartı, nüfus cüzdanı, pasaport, banka kartı gibi belgelerdi. Kişisel kimlikse; soydan gelen din, dil, kültür, iş meslek ve kurumsal kimlikler gibi üst yapı kimliklerinden oluşuyordu. Bu sınıflamada bireysel ve kişisel kimliklerin didaktik olarak yanlış bir seçim olduğunu vurgulamak istiyorum. Bireysel veya kişisel sözü eş anlamlı olup; ancak burada sadece Güvenç’e özgü anlam farklılığı taşımaktadır. Dolayısıyla aynı anlama gelen farklı sözlerin, kişisel olarak farklı şekillerde yorumlanması söz konusudur.

Güvenç, kültürel ve ulusal kimlik konusunda, kültürel kimliklerin, toplumda soydan gelen dil, din, töre, meslek vb. kimliklerinden oluştuğunu; resmî kimlik olarak belirlediği ulusal kimliğin ise, toplumdaki kişisel kültürel, anayasal ve etnik kökenden gelen kimliklerin toplamı olarak ifade etti. Bu şekilde kimlik sınıflamaları, sosyal bilimler sahasında şimdiye kadar başka hiçbir kaynakta görmediğimiz bir ayrıntıydı.

Sayın Güvenç’in, Ulusal kimlik ve Türk kimliği konusunda hareket noktası olan sorularının kurgusu tartışmaya açıktır. Dahası bilimsel kaynaklardan uzaktır. Örnek olarak, “Türk tarihi ne zaman başladı?” sorusuna karşılık olarak, “on bin yıl önce Küçük Asya’da mı? İki bin yıl önce Orta Asya’da mı? Bin yıl önce İslâmiyet’le mi? Selçuklu ya da Osmanlı ile mi? Laik Türkiye Cumhuriyeti ile mi?” gibi cevapları tartışıyordu. Cevapların kurgusundaki temel hata sonuçların da yanlış olmasına neden oldu. Çünkü, Ön Asya’daki Türk varlığı on bin yıllık değildir. Bilinen en eski kayıtlar Ön Asya’daki Türk kimliğinin 3000-3500 yıl, hadi bilemedin 5000 yıllık bir sürece uzandı ığını göstermektedir. Orta Asya’daki Türk tarihi ise 2000 yıl değildir. Orta Asya’da bilinen ilk yazılı Türk belgesi, Saka Türklerine ait olan “altın elbiseli adam kurganında bulunan tabaktaki” yazıdır. Burda, “Tekin 23’ünde öldü. Esik halkının başı sağ olsun.” ifadesi bulunmaktadır. Bu tabak MÖ 5. yy’a aittir. Yani ilk Türk yazısı 2500 yıllıktır. Kaldı ki, Çin kaynaklarındaki belgeler, MÖ 1.700 – 1.900’de Çin’in kuzeyinde kalan bölgede Türk varlığından bahsetmektedir.

Bu bilgiler hocanın, yanlış sorulara yanlış cevaplar kurgulayarak, yanlış sonuç aldığını göstermektedir. Öte yandan, İslâmiyetin kabul edildiği dönemi 1.000 yıl olarak yorumlamak ta hatalıdır. İslâmiyet dönemi Türk tarihi 1.000 yıllık değildir. MS 751’de Talas Meydan Savaşı’ndan sonra başlayan ve MS 9.ve 10. yy’da büyük kitleler halinde Türklerin islâmiyeti kabulüyle gelişen bu dönem, en azından 1200 yılı bulmaktadır.

Bozkurt Güvenç’in, Selçuklu’ya ve Osmanlı’ya bakışı da tartışılabilir. O’na göre “İslâmiyetin kabulüyle Türk kimliği kaybedilmiştir. Osmanlı’ya Türk demek mümkün değildir.”..... Bunu kabul etmek de mümkün değildir. Şüphesiz ki, Arap ve Fars kültürü, İslâmiyet başlığı altında sosyal hayatımıza girmiştir. Ancak her iki dönemi de gayrimillî telâkkî etmek bilimsel gerçeklere uymamaktadır. Laik Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Türk kimliği konusundaki görüşleri de ayrı bir tartışma konusudur.

Hoca, ulusal kimlik ve tarih bilinci başlığıyla, Cumhuriyet dönemi kültür tarihimizdeki tartışmaları ifade etmektedir. Ancak, “Türk kültür tarihi” başlığı altında verdiği beş dönemin her biri, (Türklerden önceki Kücük Asya, Küçük Asya’dan önceki Türkler, Anadolu’nun Türkleşmesi, Osmanlı ve Türk kimliği, Türkiye Cumhuriyeti dönemi) hakkındaki yorumları tartışılabilecek durumdadır. Kaldı ki tüm bu dönemleri bir bütün olarak ele almamak, kültürel açıdan Türk tarihi ve coğrafyasının bir bütün olduğu gerçeğine uymamaktadır. Özellikle Anadolu Türklüğü hakkında kullandığı ifadeler, mozaik yapı olarak da ifade edilen bu görüş batı kaynaklı, art niyetli ve Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği hukuk prensiplerine aykırıdır. Hocanın sık sık kinayeli bir üslûpla söylediği, “Biz geldik Anadolu’yu fethettik. Anadolu’yu fethedenler bizleriz? Peki fethedilenler nerde?” sorusu mozaikçi düşüncenin göstergesidir.

Hemen belirtelim ki, etnik kökene bağlı bir millet anlayışı günümüz dünyasında mümkün değildir. Burada etnik kökenden kastımız antropolojik yaklaşımdır. Ancak milletin temelinde kültür, -yani bir üst kimlik olarak Türklüğün kabul edilmesi- esas ise, Güvenç’in yaptığı değerlendirmeler yetersizdir. BM hukukuna göre, herhangi bir toplumun %80’inin aynı kimliği kabul ediyor olması, o toplumun homojen olduğunun göstergesidir. Ülkemiz için bu rakam % 80’in çok üzerindedir.

Türkiye’de kimlik konusunda yapılmış iki geniş çalışma vardır. Bu çalışmalardan birincisi özellikle Türkiye Cumhuriyeti’ne düşman olan ve Türk milletinin aleyhinde olan kişi-gruplarca ısrarla kullanılan, yabancı kaynaklı bir çalışmadır. Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk kimliğini kabul edenlerin oranı % 87 başka etnik kimlikleri savunanların ise % 13 olduğunu ifade edilmiştir. 1995’te Milliyet gazetesinin ve Konda AŞ’nin yaptığı bir çalışmada, -ki bu çalışma 15.600 kişiyi kapsamaktadır- Türk kimliğini kabul edenlerin oranı % 89 olarak bulunmuştur. Diğer bir ifadeyle Türkiye’deki Türk kimliğinin kabul etmeyenlerin oranı % 11-13 dolaylarındayken Türk kimliğini kabul edenlerin oranı % 87-89 olarak bulunmuştur. Peki BM hukukunun % 80 kabul ettiği homojenize sınırını % 87 ve % 89 gibi rakamlarla gecen Türkiye Cumhuriyeti’nde mozaikten bahsetmenin anlamı nedir? Bu ciddî bir sıkıntı ve hatadır.

Hoca, Osmanlı ve Türk kimliği üzerinde yaptığı bir diğer yorumda, devşirme usulüyle kurulan yeniçerilerin, imparatorluğun temelini oluşturduğunu söyledi. Hemen belirtelim ki bu ifade tamamen hatadır. Osmanlı imparatorluğunun en güçlü olduğu dönemlerde yeniçerilerin sayısı, 13.000’i geçmemiştir. Son iki yüz yıllık dönemlerinde ise, Ocağa Türkmenler de alınmış ve özellikle taşradaki uzak garnizon-şehirlerde görevlendirilmişlerdir. Bu dönemlerde toplam sayı 100.000’e ulaşmıştır. Kanunî zamanındaki yeniçeri sayısı 8.000-13.000 olmasına karşılık, tımarlı sipahilerin sayısı 166.200’dür. Hâl böyleyken 14.-17. yy’ları kapsayan, Osmanlı İmparatorluğu’nun en kuvvetli dönemini yeniçerilerin askerî gücüne bağlamak, gerçeklerden uzak bir yorumdur. Dahası, bu yorum, Türk milletini, Türk ordusunu ve Türk olan herkesi aşağılamaktır. Sınır boylarında can veren Türkmenlere, Yörüklere, sipahilere, akıncılara saygısızlıktır.

Sayın Bozkurt Güvenç’in konferansında ifade ettiği ve tartışılması gereken başka konular da bulunmaktadır. Özellikle milletimiz-devletimiz ve demokrasimiz hakkında kullandığı ifadeler üzücüdür. “Cumhuriyetimiz milliyetçi değildir...... Millet olarak uluslaşma çağına geç girdik. Hatta, hâlâ tam olarak uluslaştığımız da söylenemez.” ifadelerini kabul etmek mümkün değildir. Bu ifadeler Atatürk devrimlerini ve Atatürkçülüğü tek yanlı yorumlamanın, sosyolojik bir vakıa olarak milletleşme sürecini bilmemenin ve Türk tarihini anlayamamanın göstergeleridir. En azından 4.500 yıllık yazılı tarihi bulunan ve coğrafyayı vatan yapan Türk milletine, 200-300 yıllık geçmişi olan ve coğrafyaya bağlı milletleşme sürecinden geçen Avrupalıların gözlüğüyle bakmak bilimsel bir hatadır. Çünkü Japonlar, Çinliler, Türkler kök millettir. Avrupalı milletler ise Fransız ihtilâlinden sonra oluşmuş milletlerdir (1600’lü yılların sonlarında milletleşmeye başlayan İngilizler istisnadır.)

Hoca, demokrasiyi tarif ederken iki hususu vurguladı. 1-Demokrasi, çoğunluğun tahakkümüne karşı azınlığın haklarının da korunmasıdır. (Bu görüşe katılıyoruz.) 2-Demokrasi, halka ne istediğini ve ne isteyeceğini öğretmektir.

Tipik jakoben tavır…. Halk bilmez. Halka aydınlar öğretmeli; ve halkı aydınlar yönlendirmeli. Bu akımın sonunda Robespier’le başlayan ve yüzyıllardır devam eden tartışma. Halkı beğenmeyen ve onu güdülecek sürü olarak gören tavır. “Nâdân Türk”, “Etrâk-ı bî-idrâk” diyenlerden farkı ne? Yüz yıldır süregelen, “halk için halkla beraber mi? yoksa halk için halka rağmen mi?” sorusunun tekrarı. Bu soru-yoruma katılmamız mümkün değil.

Öte yandan, konferans sonunda, soru ve katkı bölümünde hocanın sergilediği tavır ibretlik idi. TUBA üyesi, 80 yaşındaki sayın Güvenç, bürokrasi, öğretim üyeleri ve üniversite öğrencilerinden oluşan dinleyicilere kendi görüşlerini anlattığını ve soru- tartışma-katkı ve yorum olmayacağını söylüyordu. Acıdır ki, kendisine “üniversiter bir ortamda konferans verdiğini..... tartışmasız bilimin olamayacağını..... tartışmayı kabul etmeyip kendi doğmalarını empoze etme yaklaşımının bilimsel olmadığını.....” söylemek durumunda kaldık. Üzgünüz, bir pîr-i fâninin yaşarken ölmüşlüğüne şahit olduk.

Son olarak hocanın ısrarla vurguladığı, yukarıda da kısaca değindiğimiz sorusuna kısa bir cevap vermek istiyorum. Hoca diyordu ki: “Anadolu’yu fethedenler burada. Peki fethedilenler nerde?” Cevabımız şudur: Biz fethedenlerin torunları olduğumuza inanıyoruz ve 3.000 yıldır buradayız...... En azından 3.000 yıl daha burada olacağız........

(Keşke 80 yaşındaki Bozkurt Güvenç Hoca, tarih ve kültür konusuna gireceğine eğitim sistemlerini anlatsaydı. Hem daha yararlı olurdu...........)