1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bozkırın Yeşili ve “Eyne’l-Meferr?” Nedâmeti

Turgut Güler
Haddi aşmamak için; “hadd”i bilmek, hakkında fikir sâhibi olmak lâzım. Câhil politikacı tiplemesinde ifâde edilen “saded de kim ola?” çıkışması, eblehlikde rütbe saydırıyor.

İnsan, fıtratında taşıdığı kâbiliyet hacmini ölçebildiği ve bu ölçüye uygun hareket edebildiği müddetçe kendi cinsinin temsilcisidir. Değilse, hep haddini tecâvüz suçu işleyecektir.

Aynı durum, milletler ve devletler için de söz konusu. Mülkiyetindeki mânevî varlığın envanterini çıkaramayan ülkeler, başkalarının ayakları altında paspas muâmelesi görür. Esef verici bir hâl ama, başımızda şapka niyetine, bu ayak silme ve örseleme kütlesini taşıyoruz.

Türk’ün nabzındaki atış sayısını bilmeyen çalakalem siyâsetçiler, milletler pisayasında en mahrem yerlerimizin fotoğraflarını mezâda çıkarıyorlar. Hep o, çizmenin topuğu ile parmak ucu noktası arasındaki mesâfeyi hesâb edememekten kaynaklanan “pişmiş kelle mükâlemesi”, rotamıza rehberlik ediyor.

2010 yılında, İstanbul Avrupa’nın kültür pây-ı tahtı olacakmış. Bunu, hemen her muhîtde fahriye sebebi ilân edenler, bu, memleket ebâdındaki koskoca şehirde, doğru-dürüst bir kütüphâne olmadığını, akıllarının kenârına bile getirmiyorlar. Bâyezîd’deki Devlet ve Taksim’deki Belediye kütüphâneleri, modern kütüphâne sayılmanın o kadar uzağında ki, çeteleye gelmez hâldeler. Diğerlerini bu hükme göre siz okkalayın. Kütüphânesiz bir kültür pây-ı tahtı, nasıl da ses getirir ama?...

Islak gözlerimizi sildikçe, dramatik takılmaya devâm ediyoruz. Bunu alışkanlık hâline getirmenin, millet hayâtımızdaki menfî tesirleri, uzun mu uzun bir liste tutuyor.

Dâimî yaşlı gözlerle etrâfa bakmak, ağlamayı da kanıksanmış fiiller zümresine katar. Oysa, ağlama nedretdendir. Mebzûliyeti kesel verir.

Cemiyet defterimizin sayfaları, âhir zamanda âile içi cinâyetlerle doldu, taştı. Hoş, bahsedilen vak’alara “cinâyet” demek, mes’eleyi hafife almak olur ama, insan yine de başka sıfat bulamıyor.

Analar, babalar evlâdını; -cinsiyetler arasında rekor kurma hırsı varmışcasına- evlâd ana ve babasını; kardeşler birbirini; nihâyet, uzak-yakın demeden bütün hısım-akrabâ ve tekmil vatandaşımız yek diğerini boğazlama iştahı ile yanıp kavruluyor.

Yazılı ve görüntülü basın, normâl akışını kaybetti, bu cinâî hâdiselerin “nerde kalmıştık?” bölümünü yayınlar duruma düştü. Yürekleri paramparça doğrayan dehşet-engîz sahnenin adı, biraz acı belki ama, “cinnet”dir. Evet, öteki milletlere sâdece bu hususda ayak uydurabildik ve “toplu cinnet” moduna geçtik.

Bu kabil haberleri yaymak, okumak iyi de, çâresi üzerinde hiç kafa yormamak neyin nesi? Sanki, gladyatör dövüşü seyreden Romalılar gibi, arena trübünlerini doldurmuşuz, “sırada hangisi?” sorusunun keyfini çıkarıyoruz.

Kocaman bir manevî boşluk, kendi içiyle berâber büyük Türk milletinin bugününü ve istikbâlini de karartıyor. Çâre, o boşluğu doldurmakta gizli...

İltifat etmek, ustalık ve incelik isteyen bir fiil. Çünkü, hafif âyâr kayması, artıda ve ekside mültefit ilâveleri getirir. Yardakçı, dalkavuk, yalaka gibi nâ-hoş sıfatlara kapı aralar.

İltifâtın yöneldiği şahsın, duruşundaki renk şeridine bakarak, bunu ne derecede hak edip etmediğini anlayabilirsiniz. Mütevâzı bir âdemoğlunun, iltifat mârifetiyle şişecek koltuğu ve genişleyecek ağzı olmaz. Zîrâ, tevâzû ile bahsedilen ef’âl, bir arada bulunamaz.

Çektiğimiz sıkıntıların özünde, iltifat sermâyemizi doğru mecrâda akıtamamız bulunuyor. Nezâket kitabının daha kapak kompozisyonundan başlayarak her sahîfesinde hep şımarmaktan korkma tâlimleri iz yapmıştır. Binlerce yıllık Türk cemiyet yapısının kareleri, bu şuûr ile bezenmiştir.

Mısır Seferi’nden dönüşünde, Sadr-ı âzâm Pîrî Mehmed Paşa’ya:

“Bir seferde nebîler diyârını fethettik. De bakalım Paşa, bu devletin sırtı yere gelir mi?”

diyen Yavuz Sultan Sêlim’e Pîrî Paşa’nın:

“Sâye-i âlînizde gelmez Pâdişâh’ım, ammâ, ne zaman ki, sizin ağzına kadar altınla doldurduğunuz hazîneyi, sizden sonra gelenler başka değeri düşük akçelerle doldurur; ne zaman ki, devlet adamı fıkdânı başlar; ne zaman ki, devletimizin idâresinde saray kadınlarının entrikaları öne çıkar; korkarım Hünkâr’ım, o zaman, size rağmen bu devletin sırtı yerden kalkmaz.”

cevâbını vermesi, koca Cihângîr’i nedâmet secdesine kapatmıştı...

Ceremesini çekmete olduğumuz fiillerin fâili biz değilmişiz gibi, bağıra-çağıra suçlu arı oruz. Tanzimât ricâlinden Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa’nın meşhûr teşhîsi bile, bu beyhûde arayışı durduramamıştır. Târihî anekdotlara âşinâ olan her kulağın duyduğu bu cümleler, Avrupalı hâriciye nâzırlarının:

“– Azîzîm Fuad Paşa! Bu Devlet-i Osmâniyye ne kadar sağlam imiş. Bütün Avrupa, dışarıdan olanca gücümüzle asırlardır yükleniyoruz. Lâkin bir türlü arzû edilen neticeyi alamadık...”

demeleri üzerine sarf edilmiştir.

Fuad Paşa, artık bir söz klâsiği hâline gelmiş cevâbında:

“– Evet haklısınız. Devletimiz, zannettiğinizden de sağlamdır. Bunca zamandır siz dışarıdan, biz de içeriden yıkmaya çalışıyoruz, ama, hâlâ başaramadık...”

diye, içimizdeki gâfiller ve hâinler ordusuna dikkat çekmişti.

Fuad Paşa, keşke devletimizin metânetine bu kadar güvenmeseydi de, koyduğu teşhîse uygun tedbirler alınabilseydi... Olmadı ve sonunda, dışarıdan yüklenenlere, şaşılacak cesâmetde omuz verdik; tamâmen kendi hamâkatimiz eseri olarak, koca devleti târihe gömdük.

El’an etrâfımızı saran karabasan sürüsü, en büyük cesâreti yine bizim yanlış ve gaflet hâllerimizden alıyor. Düşmâna pâye vererek işin içinden sıyrılamayız...

Encâmımız ortaya çıktıkça, şaşkınlık dozumuz artıyor. Eteğimizde ve avucumuzda, ele gelecek herhangi bir sermâye kırıntısı kalmadığını görmek, sinir sisteminde sarsıntılara yol açıyor.

“Yeni Dünyâ Düzeni”, “Büyük Orta Doğu Projesi”, “Milenyum Çağı” sözleri etrâfında kuru sıkı atışlar yaparken, bir de bakmışız, ayak bastığımız toprak kayıyor. Adım atsak, uçuruma yuvarlanacağız. Sarf ettiğimiz fevkalâde güç yüzünden, bedenî kırılma ve kıvrılmalar yaşıyoruz.

Hatâların en büyüğünü, “vatan” mefhûmunu öksüz bırakmakla yaptık. Zannettik ki, boş lâf tümenleriyle âleme korku salarız. Hâlbuki, Lüxemburg hacmindeki kasaba kılıklı devletçiklerden bile meded umuyoruz. Eloğlu sana, kara kaşın, kara gözün için yaklaşır mı? Takındığı her iâne tavrının katmerli faturasını, ânında kesiyor.

Nasreddin Hoca’nın kuş fıkrasında olduğu gibi, kırpıla kırpıla, ne kanadımız, ne budumuz kaldı. Neye benzediğimizi de, aslâ fehmedemiyoruz.

“Vatan” sâhibi insanların, fütûrsuz hareket etme lüksü yoktur. Sultan İkinci Bâyezîd’in, kardeşi Cem’e söylediği gibi; Türk Devleti, “nazlı bir gelin”dir ve kat’iyyen o gelinin iki dâmâda tahammül etmesi mümkün değildir. Piyasada yel kovalayan sahte dâmâdlar, bunu biliyorlar mı?...

“Menfaat” söz konusu olduğunda; insanların da, devletlerin de nasıl tanınmaz hâle geldiklerine, Dünyâ târihi şâhittir. Şahsî seviyedeki menfaat gözetme ameliyeleri, netice itibâriyle de fazla kalabalık kitleleri ilgilendirmez. Fakat, devlet cüssesiyle takınılan menfaat paletleri, önüne çıkan her çeşit insânî mâniâyı yıkıp, ezip geçer. Geriye, kepçeler dolusu ızdırap malzemesi, -daha doğrusu- tortusu kalır.

Çok meşhûr bir meseldir ve Dünyâ nizâmâtından söz eden nice ahkâm kesicinin diline pelesenk olmuştur: “Devletler arası münâsebetlerde dostluk aranmaz, menfaat aranır.” Bu hükmü duymayan, bilmeyen yoktur ama, yine de sahne-i siyâset, “Muâşaka-yı Düvel” oyunundan hiç bıkmaz. Ne hikmetse, seyircisi de trübünler dolusudur.

Orta Asya’dan başlayarak, Türk’e vatan olmuş bütün coğrafya parçalarında, milletimizin saf ve berrak; insaflı ve müşfik; âdil ve hakkaniyetli vasıflarını, hep bu “kapalı gişe temsîl”i seyrederek zulme, emperyalizme peylemedik mi? Ardından, daha kandırıldığımızı anlamadan, kocaman kocaman vatan topraklarını müstevlî çizmesine çiğnetmedik mi?

Elimizde kalan Anadolu ve Trakya arâzisi, Sultan Üçüncü Murad dönemindeki mesâhanın kırkta birini bile karşılamıyor. Bunu dahî bize çok gören tavra, “düşmanca” demek, kâfî değildir. Ve fakat, bu tezgâhı kuranlardan “stratejik dost” selâmı alıp iâde edenler var. Yanıla yanıla, sâdece yine yanılmayı mı öğrendik?...

Horlanış, alışkanlık hânesine yazılmaya başlanınca, horlayanların hesâbı tamâma eriyor demektir. Bunun emâreleri, epeyidir cilâ atıyor.

Milletler câmiâsında gördüğümüz muâmele, çok değişik “sopa gösterme” temrinini, repertuarına doldurdu. Sâdece “Ermeni” etiketi taşıyan nârâ ve sayhaların, sinir tahribâtına kâfi geldiği dış münâsebetler plâtformunda; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne “geçici” üye olmak gibi pansuman dokunuşları, öylesine hafif ve ders dışı kalıyor ki...

Kuzey Irak’da, Amerikan mürekkepli plânlarla ensemize yapıştırılan kuklalar; sağda, solda Türkiye’ye nisbet yaparken, bu azîz vatanın hakikî âşıkları kahır üstüne kahır alıyor.

Kıbrıs’da Yunan parmağı gözümüzü oymak için hamleye giriştikçe, Türklüğün başı öne eğiliyor.

Batı Trakya’dan Doğu Türkistan’a doğru, dalga dalga bir ağıt sesi yükseliyor. Dünyâ’yı kuşatan Türk coğrafyasının her karesinde, Türkiye’den beklenen himmeti; dürüp, büküp tıbbî atık torbasına koyanlar, yarın büyük vebâl altına gireceklerdir.

Müsâmaha, şefkat ve insana hürmet şeklinde tecellî eden Türk duruşunun, en acımasız hunharlıklarla cezâlandırılması, sebeple neticeyi ağzı açık bırakmaktadır.

Gönüllere su serpmek için yola çıkanlar, harâreti çıldırma raddesine yükselttiler. Türk’ün ayranı Dedem Korkud ölçüsünce kabarır mı? Kabarırsa, devrân bunun altına düşer mi?....

Orijinâl adı “Kitâb-ı Dede Korkud Alâ Lisân-ı Tâife-yi Oğuzân” olan hikâyeler, Türk Millî Destânı’nın en mühim halkalarından birini teşkîl eder. Türk kültür yekûnunun; kıymette ağır, fevkalâde üslûba sâhip bir özeti olan Dede Korkud Kitabı; Mevlânâ ve Yûnus Emre’nin şiirleri, Vesîletü’n-Necat, Orhun Âbideleri, Oğuz Kağan Destânı, Divânü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakâyık, Dîvân-ı Hikmet gibi öteki esas dubalarla berâber, Türklük gemisini Kâinât Okyanusu’nda taşıyor.

Bayındır Boyu arasında doğup serpilen ve Anadolu coğrafyasını Merkezî Asya’ya sıcak, kuvvetli kementlerle bağlayan; Akkoyunlu Türk Devleti başta olmak üzere, çoğu tanıdık ve akrabâ, nice siyâsî yapıyı engin nazarlarla besleyen dedem Korkud’un dili, “boy boyladıkça, soy soyladıkça”; Türk’ün sînesi hem kavîleşmiş, hem de cihânı içine alacak biçimde genişlemiştir.

Türk milletinin, Müslümanlıkla ebedî nikâhını akt ettiği bir dönemin mahsûlü olan bu hikâyeler; sadece içinden çıktığı Bayındır Türklerinin değil, dört cihete yayılmış bütün Türk Dünyâsı’nın konuşan dili olmuş.

Korkud Ata’nın, bilhassa idâreci makâmında oturanların kulaklarına küpe olacak altın sözleri, günümüzün tabansız ve de tavansız kof siyâsetçilerine, seyirlik tren mevkiinde kalıyor. Bu da ayrı bir ağıt vesilesi. Korkud’ca yaşayacağımız günlere teşneyiz...

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında adı çok telâffuz edilen “Düyûn-ı Umûmîye”yi, neredeyse Türk’ü aşağılama vâsıtası sayan zihniyet, bugün IMF denilen benzer bir ecnebî Jandarma teşkilâtına medhiyeler düzüyor. IMF’nin dediğini yapmazsak, onunla anlaşmazsak, iktisâdî bütün gizliliklerimizi ona teslim etmezsek, aslâ adam (!) olmazmışız.

Şimdiye kadar IMF’nin dümen suyunda giderek geldiğimiz yer, kendi insanımıza zulmetme panayırıdır. Çalışanın kıt ücretinden, tüketim maddelerinin fâhiş fiatına kadar, her çeşit piyasa fren ve kemerlerini eline alan IMF, Türkiye’yi mâlûm iştah ehlinin ağzına düşürmek için -Allah var- gayretini hep canlı ve diri tutuyor.

ABD’de başlayıp cihânı tesirine alan ekonomik sıkıntının, sâdece İsrâil’de hissedilmemesi ve oradaki borsa, piyasa rakamlarının devamlı yukarıya tırmanması, senaryoyu yazanlarla uygulayanlar hakkında, kâfî miktarda bilgi veriyor.

IMF’nin teşkilât yapısında görülen “Kabala” izleri, Tükiye’yi susuz derelere götürmek isteyenlerin niyetini de belli ediyor.

İşin en can sıkıcı tarafı, “IMF, bizim ümüğümüzü sıkmak istiyor. Buna müsaade etmeyeceğiz” diyenlerin, bu sözü hiç söylememiş gibi IMF musluğuna el ve ağız dayamış olmalarıdır.

Kişinin şahsiyeti, idâre ettiği ülkenin kaderine gölge olarak düşerse; IMF, kocaman bir bahâne olur...

Gündüz gözüyle gördüklerimiz kâbusa dönmüşse, geceden korkmanın hiçbir mânâsı kalmamıştır. En ciddî, en muhterem, en sarsılmaz bildiğimiz insânî vasıflar, birer birer yoklar listesine giriyor.

Artık, öz kızından çocuk peydahlayan baba (!) hikâyeleri vak’a-yı âdîyeden oldu. “Ahsen-i takvim” üzre yaratılan insanın, “esfel-i sâfilîn” çukuruna, atlayış rekorları kırarak düşmesi, tâmiri mümkün görülmeyen hasâra yol açıyor.

Ellerine aldıkları gösterişli dürbünlerle sağa, sola “çevre”cilik vaazları verenler, tabiatın dengesinin fenâ şekilde bozulduğunu beyân edenler, asıl konsültasyonun “insan” dimağında yapılması lâzım geldiğini akıl edemiyorlar. Çünkü, uzağı gösteren dürbünleri, burunlarının dibini ıskalıyor.

Diyelim ki, Dünyâ’nın tabiî kaynaklarında, klimatolojik değerlerinde herhangi bir bozulma olmadı. Her şey şırıl şırıl ve mecrâsında akıyor. Peki, bu güzel dekorda hangi insan keyif sürecek? Kızından çocuk sâhibi olan baba müsveddesi mi? Kırmızı ışık ihlâli veya hatâlı sollama yapan sâde vatandaşı, hiddetine yenilerek, çekinmeden öldüren maganda mı? Vitrin münâkaşası sırasında kâtil olan çarşı esnafı mı?

İçi kararmış bir insan neslinin, her türlü nîmeti eksilmeden veren aydınlık muhîte lâyık olup olmadığını, sormak bile abes.

Arslan, yattığı yerden belli olurmuş. İnsan da, insanlığını icrâ mevkiinden....

Bâzı durumlarda çabanın da işe yaramadığını görmek, “akılsız baş” ihtârına hak verdiriyor.

“Akılsız başın cezâsını ayaklar çeker.” hükmü, nice tecrübenin özeti. Elbette, ayakla berâber daha başka uzuvlar da bu infâza muhâtab oluyor. Bizzat “baş”ın kendisi, nedâmet kasîdeleri yazıyor.

“Musîbet”den “isâbet” çıkarabilmek için “Hikmet Denizi”nde bir hayli kulaç atmak lâzım. Kadîm söz ve kalem erbâbının “vird-i zebân” ve “vird-i kalem” saydığı “fehvâ” mertebeli ibâreler, bugün mertek sanılan eliflere döndü.

Bir Kur’ân kelâmı olan “eyne’l-meferr?”, şu sıralardaki hâlet-i rûhîyemize çok mânidâr mesajlar gönderiyor. “Kaçacak yer neresi?” diye mânâlandırılabilecek “eyne’lmeferr?”, çâresizliğin varacağı son noktayı tasvîr ediyor.

1683’den sonra, ama, en fazla 93 Harbi ile Balkan hezîmetini tâkib eden zaman; Rûmeli Türklüğünün, kalabalık kâfileler hâlinde İstanbul’a, Bursa’ya, diğer Anadolu şehirlerine sığındığı sefâlet manzaralarını gösterir.

Allah saklasın, benzer felâketlerden birini daha yaşayacak olsak, bu sefer gideceğimiz yer de yoktur.

“26 Ağustos 1922” başlıklı kıt’âsında Yahyâ Kemâl, bu nâ-çâr içre nâ-çâr hâli, tam isâbetle anlatır:

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbî!

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbî!

Tâ ki, yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Gaalib et, çünkü bu son ordusudur İslâmın...”

Kalemin gücü, anlayamayanların zihnine de otağ kuracak azme şerbet veriyor. Ne vakit, kalem aleyhinde yeni yetme propaganda hamlesi yapılsa; tevâzûdan başka hiçbir imkânı olmayan “yazı âleti”, tabiî duruşuyla münâzarayı kazanıyor. Bu, şimdiye kadar böyleydi, bundan sonra da kâidenin bozulmayacağı anlaşılıyor.

Kalemin, rakîblerine fırsat vermeyen hâkimiyet iklîminde, insan varlığının özü bulunuyor. Kaleme rağmen davranmak, aynı zamanda, bahsedilen “öz”ü umursamamak mânâsına geliyor.

Kalem, irfan yekûnunun usanmak, yorulmak bilmez amelesidir. Onun azmi sâyesinde, insanlığın bugünkü dimağ hâsılası birikmiştir.

Okuyana da, yazana da kalem lâzım. Dinleyenin kalemsizinden ise, Allâh’a çığınmak, en kestirme çâre.

İlâhî kelâm katarının lokomotifinde, kalemin mührü basılı. O mukaddes söz çelengi, kalemle tâclanıyor.

Vaktiyle Diyânet yayınları arasında Mahmud Yazır’ın destelediği “Kalem Güzeli” adında iki ciltlik hat ansiklopedisi çıkmıştı. “Kalem”le “güzel” mefhûmları bir araya geldiklerinde, “mârifet” adına nasıl bir harmanlama ortaya konur? Soruya cevap arayanlar; kaleme ve güzele “Türk” ilâvesini mutlakâ yapacaklardır. Kalemin güzelliği, Türk’ün elindendir... Bu kâide Konya’da da geçerlidir.

Ahmed Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir”in “Konya” bölümüne “Konya, bozkırın tam çocuğudur.” cümlesiyle başlar. Bir şiir mısrâı letâfetindeki bu sözler, sâdece Konya’yı değil, tekmil Oğuz boylarını bozkırdan neş’et ettirir.

Türk kültürü, târihî seyri içinde, ağırlıklı olarak “bozkır kültürü”dür. Fazla vakit ayıramayıp da intihâl alışkanlığı kazanan bir kısım atâlet ehli, “bozkır” tâbirini “çöl” karşılığında kullanıyor. Böyle olunca da, “çayırlar boyunca” yeşil mekânlar güme gidiyor.

“Konar-göçer” veya “yörük” tarzı hayâtı benimseyen Türk zümreleri, günümüzde de varlıklarını sürdürüyorlar. Fakat, buradan hareketle, “bozkır kültürü”nün yerleşik medeniyete sırt çevirdiğini söylemek, hakîkati tersden görmek olur.

Konya, bozkırın çocuğu olma keyfiyetinde yalnız değil. Yakınındaki Orta Anadolu şehir ve kasabalarından başlayarak, hem bugün, hem de dün bizim olan bütün Türklük coğrafyası, bozkıra vâris olmanın sürûrunu Konya’yla paylaşıyor.

Konya’dan sonraki Anadolu pây-ı tahtları, bozkıra ilişmiş mânevî yaka rozetini, “Mevlânâ” adıyla kaftanlarına taktılar. İstanbul bile, bu geleneği bozamadı. Konya’nın ilerisine müteveccih Sefer-i hümâyûnların ilk durağı; hep bu rozet takma merâsimi için, “Kubbe-i Hadrâ” oldu. “Bozkır”ın kubbesindeki yeşili görmeyenlere, âmâ bile denmez...