1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bir Türkçü Gözüyle Suudî Arabistan ve Kutsal Topraklar

Prof.Dr. Kenan Erzurumluoğlu
Dünya üzerindeki toplam müslüman nüfusun sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte 2.5-3 milyar arasında tahmin edilmektedir. Çoğunluğu Avrasya, Afrika ve az bir kısmı da Okyanusya’da bulunmaktadır. Amerika’da bulunan müslümanlar ise anlamlı ölçüde küçük sayıdadır.

İslâmın şartları arasında olan hac tüm müslümanlara farz olmakla birlikte, yerine getirilebilmesi sıhhat ve belirli düzeyde zenginlik şartına bağlanmıştır. Her yıl kurban bayramına uyan günlerde, milyonlarca müslüman görevlerini yerine getirmek üzere kutsal topraklara gitmektedir. Umre ise hacca bağlı olarak Bakara suresinde tamamlanması emredilen ibadettir. Uygulamada sıklıkla, hac öncesinde umre yapılmakta, daha sonra hac görevi yerine getirilmektedir. Dinî bir vecibe olan bu durum, tüm müslümanların Suudî Arabistan’ı ziyaret arzularını artırmaktadır.

Öte yandan olay, günümüzde özellikle S. Arabistan açısından turizm boyutundadır. Suudî Arabistan Hac ve Evkaf Bakanlığı’na bağlı Deliller Bürosu vasıtasıyla Hac işleri organize edilmektedir. 80’li yılların ortalarında toplanan İslâm ülkeleri dış işleri bakanları, ülkelere nüfuslarının % 01’i oranında hacı kontenjanı verilmesini karara bağlamıştır. Bu rakam ülkemiz için 1998 yılı itibarıyle 65.000’dir. Ancak bu rakama Avrupa ülkelerinden gelen 11.000 Türk ve ramazanda Umreye gelip, kalan 40.000 hacı dahil değildir. Kabaca bir tahminle ülkemizden gelen hacı sayısı 115.000-120.000 dolaylarındadır.

Türkiye Cumhuriyeti için hac olayı Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), özel şirketler, Millî Görüş Teşkilâtı (Yurt içi ve Avrupa bölümleri), Avrupa’daki Türk organizasyonları tarafından gerçekleştirilmektedir. Hemen belirtelim ki bu organizasyonlardan en ciddî ve başarılı olan DİB’dır. DİB yaptığı organizasyonla, hac sürecinde tüm dünyada en iyi hizmet veren kuruluş durumundadır. Suudî rejiminin öncelik tanıdığı bazı sivil kuruluşlar ise hizmet bazında daha elverişli olanaklara sahip olmalarına karşın; ideolojik yaklaşımları nedeni ile hizmeti aksatmakta ve memnuniyetsizliğe neden olmaktadır. Yurt içinden hacı götüren özel kuruluşlar kapasitelerinin düşüklüğü nedeniyle geniş hizmet ağını kuramadıklarından, zaman zaman DİB teşkilâtından yararlanmaktadır.

S. Arabistan’daki hac organizasyonu Cidde, Mekke ve Medine üçgeninde gerçekleştirilmektedir. Cidde havaalanı, ulaşımın ilk basamağıdır. Suudî Havayollarının dışındaki tüm uçaklar Cidde’ye yönlendirilmektedir. Mekke’ye uzaklığı 90 km, Medine’ye ise 430 km’dir. Hac olayında başkaca bir yeri yoktur. Suudî Havayolları ise Cidde ile birlikte Medine havaalanını da kullanmaktadır.

Bu genel değerlendirmelerden sonra milletimiz ve devletimiz açısından hac olayında yaşanan sorunları ve temelde yatan nedenleri tartışmakta yarar vardır. Sorunlar başlıca “S. Arabistan devletine ve millet olarak Araplara bağlı olanlar”, “inanç ve ibadette şekil farklılığına bağlı olanlar” başlığı altında özetlenebilir.

S. Arabistan, devlet ve toplum olarak benlik sorunları yaşamaktadır. . Özellikle ülkeye hiç gitmemiş olanların veya fundemantalizm düzeyinde Arap hayranlarının bakış açısı dışında, ülkede millî kültüre ait unsurlar yok denecek düzeydedir. Söz gelimi, maşlah, hurma, entari dışında millî kültürel formları bulmak oldukça zordur. Bu açıdan cami, mescid, tesbih gibi değerler ise Araplara has olmaktan öte tüm İslâm dünyasının ortak formlarıdır. Medya aracılığıyla tüm dünyaya yansıyan İslâmî yaşayış formu ise, yakından bakıldığında tam bir dejenerasyon ve benlik kaybına dönüşmektedir.

“Cidde havaalanına indiğimizde başlıca 3 grup insan dikkatimizi çekti. Birinci grup beyaz ütülü elbise-maşlah veya üniforma giyenlerdi. Daha sonra bunların Suud ailesinden olanlar ve diğer memurlar olarak ayrılabileceklerini fark ettik. İkinci grup ise daha kalitesiz ve bakımsız entari-maşlah giyen Araplardı. 3. grup ise değişik kıyafetlerde olan ve çalışmak için dışardan geldikleri her hâllerinden belli olan insanlardı.”

Suudî rejiminde toplumsal yapı, 2 temel gruba ayrılmış durumdadır. Suud ailesinin oluşturduğu 1. grup elit tabakadır. Gelirleri diğerlerine oranla -aynı işlerde çalışmalarına rağmen- çok fazladır. Toplumsal yapı içinde uygulanan katı kurallardan mümkün olduğunca kaçınmakta ve yurt dışına rahatlıkla çıkmanın da getirdiği imkânlarla, istedikleri gibi yaşamaktadırlar. Mekke’de üst ekonomik gelirli kimselerin bulunduğu Aziziye, 60. Cadde gibi semtlerde vitrinlere akseden görüntü ve sosyal yaşam, batılı ülkelerden farklı değildir. Alt grup ise daha az imkânlarla yaşamaktadır. Uygulanan toplumsal yaptırımlar daha çok bu kesim üzerindedir. Uygulanan şer’i kanunların tümüyle bu kesimde olmasını, sadece ekonomik gelirin düşüklüğü ile açıklamak da mümkün değildir.

Sosyal yapıda 3. halka olarak bulunan, dış ülkelerden, çalışmak için gelen ve çoğunluğu mevsimlik işçilerin oluşturduğu grup ise sefalet içinde bulunmaktadır. Aylık 300 riyal (yaklaşık 35 milyon TL) maaşla çalışan bu insanların insanca yaşadıklarından bahsetmek mümkün değildir. Deliller aracılığı ile serbest çalışma imkânı bulanlar hem sayıca çok azdır, hem de izin alabilmek veya ayrılabilmek için sıkıntılar çekmektedirler.

Ticaret amacı ile gelen ve Mekke, Medine’ye girmelerine izin verilmeyen gayrimüslim iş adamlarının durumu ise genelde çalışmak için gelen işçilerle kıyaslanamayacak kadar iyi durumdadır.

Bahsedilen bu sosyal adaletsiz uygulamaların dışında Suudî sistemi tümüyle ithalâta dayanan bir ekonomik yapıdadır. Her türlü tüketim malzemeleri ve teknoloji ithal edilmektedir. Bulunduğumuz 1 aya yakın süre zarfında yerli madde olarak, hurma ve ürünleri, Cidde’de bulunan süt-et-meyve suları fabrikaları ve pet şişede içme suları dışında herhangi bir tespitimiz olmadı. Bunun yanı sıra başta otomotiv sanayii olmak üzere, gıdadan giyime ve teknolojiden ulaşıma kadar tüm sahalarda dış sermaye bulunmaktadır. Acıdır ki bu geniş pazarda Türkiye’nin payı bisküvi ve peynirden ibaret görünmektedir.

“Yatsı namazının farzına durduğumuzda yanımızda duran Arap önde boşalan safa geçtiğinden; yanımda bir kişilik boş yer oluştu. Bitişikteki Arap yanına çekmek için paçama yapışmış çekiyordu. Belki de, kendilerine göre normal olan namazda sınırsız hareket edebileceği düşüncesi ile safı tamamlamaya çalışıyordu.”

İslâmı bir inanç sistematiği ve yaşam biçimi olarak yorumlamak noktasındaki Suudî yaklaşımı tüm dünyadaki İslâmî mezheplerden farklılık göstermektedir. S. Arabistan’da hâkim olan mezhep Vehhabîlik olup az olarak sünnîler de bulunmaktadır. Suudî üst kesimi tümüyle Vehhabîdir. Karakteristik olarak sünnete karşı lakaydileri olup, eksajere edilmiş deyimle Peygamber’in (SA) sünnetinden ise Abdulvahab’ın sünnetine uymayı tercih etmektedirler. İnançla beraber şeklî bütünlük de taşıyan Türk-İslâm felsefesinin sonucu olan din-musikî birlikteliği, Vehhabîlerde yok denecek düzeydedir. şüphesiz kişi ve toplumların inanç bazındaki görüş ve davranışlarını eleştirmek veya tartışmak düşüncesinde değiliz. Ancak Suudî sisteminin, kutsal görev için ülkelerine gelen müslümanlara karşı aynı şekilde davranmalarını beklemek normaldir.

Olayı daha net açıklayabilmek için milletimiz ve ülkemizle Suudî sistemi arasındaki İslâmî yorum ve davranış farklılıklarını vurgulamakta yarar vardır. Millet olarak başta Peygamber Efendimiz (SA) ve takiben ehli beyti, sahabe ve din ulularına ve onların hatıralarına karşı gösterdiğimiz saygıyı Suudî sisteminde görememenin acısını duymamak mümkün değildir. Belirli yerlerde (örneğin Mescid-i Nebevî) bakım, temizlik, restorasyon çalışmaları yapılmış olmasına karşın; diğer yerlerde örneğin Uhut, Hira, Sevr dağlarındaki milletimizce kutsal kabul edilen mağaralar veya Hendek Savaşının yapıldığı yerde bazı sahabe ve Peygamber Efendimizin eşleri tarafından yaptırılan 7 mescidler, Arafat dağında (Hz. Adem ve Hz. Havva’nın cennetten kovulduktan sonra affedildikleri ve buluştukları yer) pislik, bakımsızlık ve lakaydi kabul edilemez düzeydedir. Ziyaret etme şansını bulduğumuz Hira dağındaki kutsal mağara ve etrafındaki pisliği kelimelerle anlatmak mümkün değildir. 7 mescidlerden birisi çevre yolu yapımı gerekçesi ile yıkılmıştır. Arafat dağında hac zamanı dışında dahi kirlenme had safhadadır.

“Harem-i şerife vardığımızda Cuma namazına 1.5 saat vardı. Tavafı yapıp zemzem içtiğimizde namaz saati geldi. Namaz bittiğinde saye geçerken atalarımızın yaptırdığı revakların altından geçerken arkadaşlarımızın “basmayın” ikazı ile yere dikkat ettik. Gördüğümüz şey: kutsal mekâna yapılmış büyük abdest idi.”

Vehhabîler tarafından, Peygamber Efendimize gösterilen sevginin bidata neden olacağı savı ile gösterilen lakaydi üzüntü vericidir. Milletimiz ise sünnete uyma ve peygamber sevgisi noktasında en önde gelmektedir. Nitekim yaklaşık 450 metrelik irtifada olan ve özellikle yaşlılar için tırmanmanın son derece güç olduğu Hira dağına tırmanan hacıların % 95’inden fazlası Türk’tü.

Keza Harem-i şerif ve Mescid-i Nebevî‘ye -sınırları içinde- gösterilen ilgi ve özenin diğer ziyaretgâhlara gösterilmemesi ve ayrıca özellikle Kâbe’nin dış sınırlarının hemen bittiği yerde yapılan ticaret sarayları, Hilton Oteli’nin ve hattâ dış sınırların en yakın olduğu yerde yapılan kral sarayının Kâbe’ye bu kadar yakın olmasını kabul etmek mümkün değildir. Aynı şekilde, yüksekliklerinin Kâbe’nin minareleri ile eşit yükseklikte olmaları kabul edilemez. Özellikle Türk-İslâm felsefesinde cami ve diğer dinî yerlere gösterilen özen ortada iken; 10. kattan Kâbe’yi ve Harem-i şerif’i seyreden anlayışı hoş karşılamak mümkün değildir. Harem-i şerifin etrafını çepeçevre saran ve ancak 50 metreye kadar yaklaşınca görülmesine olanak veren mimarî mantığın gerekçesi olamaz. Eldeki geniş ekonomik imkânlarla gerçekleştirilen her iki ibadet yeri ve Kâbe’nin iç durumu takdire şayandır. Ancak aynı işlemlerin diğer mescid ve ziyaret yerlerinden esirgenmesi dikkat çekicidir.

Bu noktada ibadet sırasında güçlüklere neden olan ve her yıl hacılardan bir kısmının ölümüne kadar varan olayların olduğu Arafat, Mina, Müzdelife ve şeytan taşlama bölgelerindeki gerekli tedbir ve düzenlemelerin yapılmamasını açıklamak mümkün değildir. Düşenin veya yere eğilenin ezilme tehlikesi atlattığı bir ortamda 3 milyon kişilik organizasyonun yapılmaması, İslâm için ızdırap vericidir. En basitinden giriş-çıkış yerlerinin belirlenmesi ile basitçe halledilebilecek bir sorun nedeniyle yüzlerle ifade edilen ölümlerin olması kabul edilemez. Belki de noktada Arabın devlet ve millet geleneğinin olmaması etken olmaktadır.

Öte yandan Cidde’de Lawrence’ın evini (Rahimin evi olarak anılmaktadır.) restore edip müze olarak ziyarete açan Suudî rejimi; hâlen harap hâlde bulunan Medine’deki Osmanlı İstasyonu ve Camii ile Mekke’deki yine Osmanlı yapımı kale ve kışla binasını sür’atle restore etmeli veya Türk devletinin düzenlemesine olanak sağlamalıdır. (Söz konusu yerler, şehirlerin merkezlerinde ve harabeler durumundadır.)

Suudî anlayışı ile Türk-İslâm anlayışı arasında net farklılıklar vardır. İbadet ve yaşam tarzındaki farklılıkları, toplumların inançlarını kabul ederek tartışmamak gerekir. Ancak Vehhabî inancının gereklerinin diğer müslümanlara dayatılması, kendileri gibi düşünmeyen insanlara saygı gösterilmemesi, ciddî sorunlardır. Konuyu açıklamak için örneklemekte fayda vardır. Suudîlerde hiçbir cami ve mescidde Suudî olmayan hiç kimseye ezan okuması ve imamlık yapması için izin verilmemektedir. İbadet sırasında farklı olan kabul ve davranışlar için toleranssızlık had safhadadır. Örneğin namazda olan serbestliklerine diğer müslümanların da uymasını istemektedirler. Dahası sünnet olan ibadetleri yapan diğer kimselere saygı göstermemektedirler. Zira anlayışlarına göre İslâmî ibadette esas, kendilerininkidir.

Sonuç olarak, 1. Dünya Savaşı sonrası bırakmak zorunda kaldığımız kutsal topraklar, millet olarak hakkımızın bulunduğu, vazgeçilmez değerlerimizdir. 21. yy’da Türk milliyetçiliği bu manevî iklimle ilgili politikaları geliştirmek zorundadır.