1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Bir Haber ve Düşündürdükleri

Zeynep Uluant
Mağdur milliyetçi gençlerin dâvâlarına fisebilillâh bakan İsmet Tümtürk’ü, bu gözü tok insanı, bilmem daha sonra bu gençler aradılar mı?

Demek bazılarının hak, hukuk anlayışı

Bazılarını insan yerine koymamakta!..

Meğer ne faziletler varmış da bilmezmişiz

Millî mukaddesâta saygılı olmamakta(!)

Vatan hainlerinin bile doldu çilesi;

Vatanı sevenlerin çilesi dolmamakta...

Tarih 29 Mart 2001. Televizyondaki haber kuşağında bir ödül töreni esnasında yükselen canhıraş feryatlarla irkildim. Bir adam “Hakkımı helâl etmiyorum” diye haykırırken tayyörlü sarışın bir hanım içi yanarak feryâd ediyordu. “İçim yanıyor içim, bu plâketleri istemiyoruz. Biz size bunun için oy vermedik”. Kadını sakinleştirmek için araya girmeye çalışan ve yüzlerindeki ifadeden ızdırap çektikleri anlaşılan subaylar da bu öfke krizinden nasiplerini alıyorlardı. “Dokunmayın bana!” diyordu “Dokunmayın” ve göğsünü göstererek ta bağrından kopan isyanıyla “siz evlâdını kaybetmenin ne demek olduğunu bilir misiniz?” diye onları da yanına yaklaştırmıyordu. İsyanı Allah’a değil, ahde vefa göstermeyen gafil kullaraydı. Biraz ötedeki siyasîler ise büyük bir vurdumduymazlıkla bu feryatları görmezlikten geliyorlardı. İçimi kanatan ve öfke dolduran bu sahneler, zihnimi gerilere götürdü.

Yıl 1973. Telefon çalıyor ve açıyorum. Gayet kibar bir ses, babamın evde olup olmadığını soruyor. “Ben kızıyım efendim, babam henüz gelmedi ama aradığınızı kendisine söylerim” diyorum. Pek memnun olarak yaşımı soruyor. “Onbeş efendim” diyorum. “Maaşallah evlâdım” diyerek memnuniyet ve takdirlerini belirttikten sonra telefonu kapatıyor. Biraz sonra eve gelen babama kendisini İsmet Tümtürk’ün aradığını ve aramızda geçen tatlı muhâvereyi anlatıyorum. İşte babamın “Ağabey” diye hitap ettiği avukat İsmet Tümtürk ile ilk tanışmam böyle olmuştu. Mağdur milliyetçi gençlerin dâvalarına fisebilillâh bakan bu gözü tok insanı bilmem daha sonra bu gençler aradılar mı?

O aynı zamanda Cenab Şahâbeddin’in en küçük oğluydu. 1979 yılında Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünden mezuniyet tezimi “Cenab Şahâbeddin’in Avrupa Mektupları” adlı eserinin transkripsyonu üzerine hazırlarken kendisine eşim vasıtas ıyla müracaat ettim. Zira, bu eseri sahaflarda arayıp bulmaktan daha kolay bir yoldu, üstelik pederine ait bir çalışma yaparken kendisini haberdar etmenin yerinde olabileceğini düşünmüştüm. Selâm ve sevgileriyle gönderdiği kitap orijinal ithaflı olup epey yıpranmıştı. Eşim eseri ciltlettirip teşekkürleriyle iade etti. Çünkü bütün bir ders yılı üzerinde çalışacağım kitabın mânevî değeri bu kadar büyük olmamalıydı, riski göze alamazdım. Dedemiz Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kütüphanesindeki nüshadan çalışmayı tercih ettim. Aradan yıllar geçti. Sâmiha Ayverdi’nin kaleme aldığı “Ermeni Meselesi” ve “Kölelikten Efendiliğe” adlı eserlerin İngilizce tercümelerini Türkiye’nin en iyi İngilizce bilenlerinden olan İsmet Tümtürk en ufak bir maddî karşılık beklemeden yaptı. Beyoğlu Balo Sokağı’ndaki evini ve mütevazı hayatını görenler onun bu asil davranışını ancak şu kelimelerle ifade edebilirler. O bir dâva adamıydı ve bunun gereğini yapıyordu. 1995 yılında mezuniyet tezimi bastırma teşebbüsüm olunca gene eşim vasıtasıyla kendisini aradım. Kitaba kapak olmak üzere pederinin annesine imzaladığı çok güzel bir resmini yolladı ve gene eşimin ısrarıyla bir takdim yazısı yazmak lûtfunda bulundu. El yazısıyla kaleme aldığı müsveddeyi gönderirken de her zamanki tevazuu ile istediğim değişikliği yapabileceğim haberini yolladı. Ve kitap bu aziz Türk milliyetçisinin önsözüyle çıktı.1 Daha sonraki yıllarda kendisiyle Kubbealtı Vakfı’nın bir kitabının tercüme işi konuşuldu. Vasıta olan gene eşimdi. O, her zamanki tevazu ve kibarlığı ile işi yapıp bitiren kendisine Vakfın takdim ettiği mütevazı meblâğın yarısını geri gönderdi... Eğer ısrarcı olunmasa, onu bile almayacağı aşikârdı.

Aradan zaman geçti ve bir gün vefat haberini aldık. Kendisini bir kere dahi görmüş değildim, fakat üzüntüm büyüktü. Üstelik ölüm şekli bana nedense Rahmetli Dündar Taşer’inkini hatırlatmıştı. İşte televizyonda o acı sahneleri seyrederken, şehit yakınlarının gözyaşlarıma karışan feryatları beni şu acı noktaya getirdi. Ya bu aziz insanlar sağ olup da olan biten acı hâdiseleri dünya gözü ile görselerdi daha mı iyiydi? Nur içinde yatın İsmet Tümtürk ve Dündar Taşer, mekânınız cennet olsun. Bu dünyada geride bıraktığınız sözde takipçilerinizin sizin dualarınıza çok ihtiyacı var. İşte onlara sormak istiyorum: Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi bu mu?

Zihnimdeki takvim yaprakları çevrilmeye devam ediyor ve bir mübarek isim, bir kahraman sima daha beynimde yankılanıyor. “Destanlar Burcu”nun

Namımız seyfullah yazıldı Arş’a,

Hiç yakışmaz bize niza eylemek.

İşimiz ilâ-yı kelimetullah

Sancağı altında gaza eylemek.

Her bir ibadetin tehiri mümkün.

Mümkün mü, gazayı kaza eylemek?

Diye soran yiğit sesi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu... O, öyle imanlı ve cesur bir haykırıştır ki, şiirlerini okuyana âdeta Türk’ün iki bin yıllık tarihinden kopup gelen bir rüzgâr estirir. Eserlerindeki edebî kudret, kelimeleri seçmedeki ustalığı, Türkçenin İslâmiyet öncesi ve sonrası yapısına aşinâlığı, sosyal ve kültürel meselelerdeki asabiyet ve hassasiyeti...İşte bu yüzden, kendisine yüzyılımızın destan şairi desek, herhâlde mübalâğa etmiş olmayız. Bozkurtlar’ın Destanı’nı okurken Ötüken Ormanı’nda Kürşad ve Gökbörü ile at koşturduğunuzu hissedersiniz. O, kelimelerin hakkını öyle güzel vermektedir ve şiirlerinin başına öyle güzel açıklamalar koymaktadır ki bunlara mensur şiir demek yerinde olur. İşte bir örnek: Gök Türklerin Çin başkenti Siganfu’da on yıl tutsak kalışları... Kırk yiğidin Kür Şad’ın çevresinde tek yürek oluşları... Kurtuluşu erkekçe ölmekte buluşlarıdır: Kırk yiğit, birer birer devrilecek, fakat, bir gün yine dirilecekler...

Hele şu mısralarda, Çin şehri Siganfu’da nefes aldığınızı hissedersiniz:

Yıl milâdın altıyüz kırkı...

Gece.

Si gan fu’dayız.

Si gan fu, Çindir...

Çin’de geceler,

Kör bir kuyu gibi derindir...

Bir sarı kâbus böler uykuları,

Uykular tedirgindir.

Dayanılmaz on yıl tutsaklığa!

Bizi on yıl yaşatan,

Bu kutlu kindir!

•••

Tahtadan yapılmış Çin evleri...

Tutsaklar mahallesinde Kür Şad’ın evi...

Ve bu evde kırk Türk’ün kılıçlar üzerine and içtikleridir.

Si gan fu kenti..

Si gan fu kentinin sokakları dar,

Bir özge ağıta gebedir şimdi,

Si gan fu sokaklarında kaldırımlar!..

Seçmekte zorlanarak elimdeki eski ve mürekkepleri solmuş kitabın ilk sayfasına bakıyorum. El yazısıyla bir ithaf gözüme çarpıyor: “Aziz kardeş, değerli mütefekkir, yazar Ergun Göze Beyefendi’ye sağlık, saadet, başarı dileklerimle. 9.12.1989.” Genç denebilecek bir yaşta kaybettiğimiz bu değerli şair ve fikir adamını rahmetle anarak sayfaları çevirmeye devam ediyorum. Ülkücü şehitlerin ardından yazılmış satırlar ne kadar hazin ve acı.. Üstelik birçok şiirde göze çarpan kinaye ve hiciv dolu ifadeler insanı silkelemekle kalmayıp kamçılıyor da... İşte Dündar Taşer için yazdığı Türkmen Ağam, işte Dursun Önkuzu’ya, Yusuf İmamoğlu’na ağladığı ve ağlattığı satırlar. Ya Sâmiha Ayverdi için yazdığı iki dörtlüğe ne demeli?

Bir anne ki muhterem anneler âleminden

Elli yıl nesilleri emzirdi kaleminden...

Çok şeyden muztaribdir Sâmiha Anne... lâkin

Tattırmadı kimseye ruhunun eleminden...

Yalnız feyiz verdi, aşk verdi, şuur verdi...

Virâne gönüllere şevk verdi, sürur verdi...

Millî tarihe ışık, millete gurur verdi...

Hâsılı, ne aldıysa bahşetti: El Emin’den.

Fakat bana asıl dokunan ve bugünlerin mânâsına da uygun şu mısralar. Başlık yok, herhâlde okuyucunun vicdanına bırakılmış.

Mamak’ta...

Oğullar işkencede... analar

ağlamakta.

Körpe yüreklere kan...

Gencecik rüyâlara gözyaşı

damlamakta.

Demokrasi.. Hak.. Hukuk.. karasevdâlıları...

Şuracıkta.. Mamak’ta

Vicdanları çürüten feryâdı duymamakta.

Demek bazılarının hak, hukuk anlayışı

Bazılarını insan yerine koymamakta!..

Meğer ne faziletler varmış da bilmezmişiz

Millî mukaddesâta saygılı olmamakta(!)

Vatan hainlerinin bile doldu çilesi;

Vatanı sevenlerin çilesi dolmamakta...

Haklıymış Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, hem de çok haklı... Vatanı sevenlerin çilesi gerçekten dolmuyormuş ki hainler hâlâ yaşamakta, mazlumlar feryatta. İşin acı tarafı milliyetçi geçinenlerin gaafil suskunluğu altında.

Nur içinde yat Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ruhun muazzep olmasın, gönüller daralsa da, güvendiğimiz dağlara karlar yağsa da senin imanlı seslenişini hâlâ işitip azap duyanlar var bu ülkede...

1- Cenab Şehâbeddin’in Avrupa Mektupları. Zeynep Uluant. 1997, Akademi Kitabevi, İzmir.